Diyarbakır Gezi Rehberi

“İki nehir arası” anlamına gelen Mezopotomya’nın verimli toprakları üzerinde, Dicle’nin kıyısına kurulmuş olan Diyarbakır, her devirde görkemli statüsünü korumayı başarmış ender kentlerimizdendir. Bu Güneydoğu Anadolu şehri, adeta Dicle’nin başkentidir. Buradan geçen bütün uygarlıkların izlerini korur. Geçmişin zenginliğini, bereketli toprakların verimini, coşkun nehrin çağıltısını taşlar ve düşler kentinde, gidenlerin seyrine sunar.

Mezopotamyanın kuzeyinde bir kent olan Diyarkakır, ülkemizin de güneydoğusunda yer alır. Komşuları, Malatya, Elazığı, Bingöl, Muş, Siirt, Mardin, Şanlıurfa, Batman ve Adıyaman’dır. Toros Dağlarının kolları ile çevrilmiş, hafif çukurda kalmış, volkanik bir havza üzerine kurulmuştur. Dicle’nin yanı sıra dağ yamaçlarından beslenen pek çok küçük akarsu da bu görkemli kente hayat verir.

Plaka no : 21

İlçeleri : Bismil, Çermik, Çınar, Çüngüş, Dicle, Eğil, Ergani, Hani, Hazro, Kocaköy, Kulp, Lice, Merkez, Silvan.

Yukarıdan bakıldığında bir kalkan balığını andıran ve şehri çepeçevre kuşatan surlar dünyanın en eski ikinci surlarıdır ve Çin seddinden sonra uzunluk sıralamasında da yine ikinci sırada yer almaktadır. Şehirden gelip geçmiş bütün uygarlıklar kentin surları üzerinde izlerini bırakmışlardır. İç kale ve Dış kale olarak iki bölüme ayrılan Diyarbakır Kalesi veya surları üzerinde, hemen tümü çeşitli kitabe ve motiflerle süslü 82 adet burç bulunmaktadır. Artuklu hükümdarı Melik Salih adına hicri 605, miladi 1208 yılında yaptırılan Yedi Kardeş Burcu, surların güneyinde yer alır. Planı, hükümdar Melik Salih tarafından çizilmiştir. Kitabesindeki bilgilerden mimarının da İbrahim oğlu Yahya olduğunu öğreniyoruz. Yedi Kardeş Burcu, silşndir planlı olu çok önemli bir burçtur. Dış yüzeyi tamamen kesme taşla örülmüştür. Uzun kitabelere, çift başlı kartal ve aslan kabartmalarıyla zengin süslemelere sahiptir.

Harput kapı da denilen Dağkapı Burcu’nda, islam öncesi ve islam devrine ait kitabe ve figürler vardır.

Bulunduğu coğrafyanın bütün özelliklerini barındıran kent 26 değişik uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. 13 ilçeli şehir, gelip geçmiş uygarlıkların tümünden taşıdığı derin izleri özenle korumuş, bir tarih, kültür ve turizm merkezi olmuştur.

Kent tarihi M.Ö.7500’lü yıllara kadar gider. Asur kaynaklarında buradan “Amidi” olarak söz edilirken, Araplar “Amid”, Türkler de “Kara Amid” demişlerdir. Arap akınları sırasında bölgeye yerleşen “Bekr Aşireti”den dolayı “Diyar-ı Bekr” olarak isimlendirilen kent, 1937 yılında Atatürk tarafından “Diyarbakır” olarak adlandırılmıştır.

Mittani’ler, Asurlular, Aramiler, Urartular, Medler, Persler, Seleukoslar, Partlar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Mervaniler ve Selçuklular’ın geçtiği kent, Roma’nın doğudaki en büyük sınır kenti, Akkoyunlu’ların başkenti, Osmanlı’nın 20 sancağının idare edildiği en önemli eyaleti olmuştur. Her devirde önemli bir ticaret ve askeri merkezdir.

Diyarbakır’a ilk defa gelen Osmanlı Padişahı, Kanuni Sultan Süleyman’dır. 20 Ekim 1535’te, İran Seferi dönüşü Amida’ya gelen Kanuni burada 22 gün kalmıştır. Beylerbeyi Hüsrev Paşa’ya verdiği emirle 16 burç ve iki kapı ekleterek genişlettiği İç Kale’yi gezer. İçkale yakınındaki surlarda yer alan “Kanuni Kitabesi” Amida’ya 4 defa gelen Kanuni Sultan Süleyman’ın Diyarbakır günlerinin anısına yazılmıştır. 29 Eylül 1549’da, yine İran Seferi nedeniyle Halep’ten dönerken yolda hastalanan Kanuni, Amida’ya gelir ve Karacadağ Yaylaları’nda dinlenip sağlığına kavuşur. İlk gelişinde Vali Bali Paşa’ya emredip Gözeli’den kente getirttiği Hamravat Suyu ve kemerlerini (bu kemerleri ve su yolunu Mimar Koca Sinan’nın Kastamonu’lu kalfası Kasım Çelebi yapmıştı) inceler. 34 gün kaldığı Amida’dan 4 Kasım 1549’da İstanbul’a hareket eder. XVI.Yüzyılda yapılan bu pöhrenkli su donatısı XX.yüzyıl ortalarına kadar kullanılıyordu. Son zamanlarda çok tahrip olduklarından 1930 yılında bu su, demir borular içine alındı.

İç Kale : Amida’nın kuruluş tarihi tam olarak bilinmese de büyük bir ihtimalle ilk yerleşme bölgesi İç Kale’nın bulunduğu alandı ve burası kentin yönetim merkeziydi. Fis kayalıkları denilen ve Dicle’den yaklaşık 100 metre kadar yüksekte bulunan bir bölgede kurulmuştu. Romalılar tarafından bugünkü şehir surları yapılınca İç kale daha da önemli bir hale gelmişti. Virantepe Höyüğü’nde yapılan kazılarda13.yy.başlarına tarihlendirilen Artukoğulları Sarayı kalıntısına rastlanılmış. Kalıntıların en önemli kısmı etrafı yüksek eyvanlarla kaplı süslü bir havuz olmuş. Ünlü bilgin El-Cezeri’nin bu sarayın yapımında çalışmış olabileceği tahmin ediliyor. 1524/1526 yılları arasında İç Kale, Kanuni tarafından surlarla çevrilerek genişletildi. 16 Burç ve 4 kapı konuldu. Fetih ve Oğrun Kapıları dışarıya, Saray ve Küpeli kapıları içeriye, yani şehre açılırlar. Sur içinde iki kilise, Artuklu Sarayı kalıntıları ve Viran Kale, sarnıç ile cami bulunur.

İç Kalede Bulunan Eserler : Artuklu Kemeri, Artuklu Çeşmesi, Saint George (Kara Papaz) Kilisesi, Kale (Hz. Süleyman ) Camisi, Atattürk Evi, Eski Diyarbakır Ceza Evi.

Artuklu Kemeri : Artukoğulları devrinde içkaleye girişi sağlayan 10 metre genişliğindeki tarihi kemer sarayla aynı dönemde yapılmıştır. Bunu sivri kemerin üzerindeki 1206/1207 tarihinden görebiliyoruz. Kemer girişinin iki tarafında kireç taşına işlenmiş aslan ile boğanın mücadelesini betimleyen tasvirler Ulu Cami girişindeki tasvirlerin eşidir.

Saint George (Kara Papaz) Kilisesi : İçkale’nin kuzeydoğu ucundadır. Dicle vadisine bakan dik uçurumun da üstündedir. Sur duvarlarıyla bütünleşecek şekilde konumlandırılmıştır. Aslında, surlar bu şekilde konumlandırılmışlardır. Burası muhtemelen Hristiyanlık öncesinde putperestler için inşa edilmiş olup daha sonraları kiliseye çevrilmiştir. Roma döneminde ateş tapınağı olarak kullanıldığı tahmin ediliyor. Bu bina bir ara silah deposu olarak kullanılmış. Bütün kilise binası bir giriş, bir kubbeyle örtülü orta alan ve doğu yönündeki apsis karşılığı tonozdan oluşuyor.

Kale (Hz. Süleyman Camisi) : 1155/1160 Yılları arasında, Nisanoğlu Ebul Kasım tarafından yaptırılmıştır. bu cami Diyarbakır’lılar tarafından ziyaretgah olarak kullanılmaktadır. Hz. Ömer döneminde Diyarbakır’ınDiyarbakır’ın diğer ünlü

Diyarbakır Ulu Camii : Müslümanlar tarafından 5.Harem-i Şerif (Mukaddes Mabed) olarak kabul edilen Diyarbakır Ulu Camii, Anadolu’da Selçuklu’lara bağlanan camilerin en eskidir. Diyarbakır’ın da en büyük anıtsal yapısıdır. Oktay Aslanapa, “bilinenin aksine bu cami bir Artuklu yapısı olmayıp, Büyük Selçuklu eseridir” der. Planı Şam Emeviye Camiine bağlıdır. Melikşah, Şam Emeviye Camisi’ndeki Kubbe-i Nasr’ı burada daha sade bir şekilde ve kubbesiz olarak yaptırmıştır. Fakat bu caminin en büyük özelliği, islamın iki mezhebinin, Hanefilik ile Şafiliğin aynı avlu çevresinde iki ayrı camide ibadet etmesidir. Ulu Cami’nin dört ayrı cephesi, müslümanlığın dört ana mezhebine ayrılmıştır. Batı tarafındaki iki nefli Şaafiler Camisi 1528 yılında Osmanlılar zamanında yapılmıştır. Burada bulunan sayısız kitabelerden birisi de 1528 tarihli olup Kanuni Sultan Süleyman’a aittir. Cami avlusuna girişi sağlayan kemerli kapının dışında, iki tarafta bulunan ve aslan ile boğanın mücadelesini simgeleyen kabartmalar haricinde, içeride de aslan ve boğa başlarını temsil eden kabartmalar vardır. Ulu Cami’de, 639 yılında Diyabakır’ın Müslümanların eline geçmesinden önce aynı yerde bulunan Mar Toma Kilisesi’nden de bölümler vardır.

Tamamen siyah bazalt taşla yapılan ve yer yer beyaz kalker taşı ile hareketlendirilen Ulu Cami minaresi, kıble duvarına bitişik olarak inşa edilmiştir. Kare planlı bir kubbe görüntüsü veren minarenin üs kısmı silindirik olup sivri bir küllahla sonlandırılmış. Minarede yer yer kitabeler de bulunur. Bu kitabeler dekoratif özellikleri öne çıkan yazı kuşakları halinde yerleştirilmiş olup, kenarlardaki madalyonlar da süsleme amaçlı kullanılmışlardır.

Diyarbakır’ın yetiştirdiği ve “Şark bülbülü” olarak bilinen, 1899 doğumlu Celal Güzelses 1913/1921 yılları arasında Ulu Cami’de müzezzinlik yapmıştır. Atatürk’ün huzurunda da şarkı söyleyen sanatçı İstanbul’a gelip meşhur olmuş, sadece “Sahibinin sesi” plak firmasına 18 adet plak yapmıştır. Daha sonra Diyarbakır’a dönerek münzevi bir hayat sürmeye başlamış, kendi isteğiyle bu defa Ulu Cami’de baş müezzin olmuştur. Güzelses öldüğü tarih olan 1959 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür.

Nebi (Peygamber) Camii : Dağkapı yakınında, Gazi ile İnönü caddelerinin kesiştiği kavşaktadır. Akkoyunlular dönemine tarihlendirilir.Tek kubbeli olarak yine siyah-beyaz taştan inşa edilmiştir. İç süslemelerinde kullanılan çinilerle zenginleştirilen caminin dörtgen gövdeli minaresi 1530 yılında bir kasap tarafından yaptırılmıştır.

Safa (Parlı/Parlo) Camii : Yine siyah-beyaz taşlarla yapılan cami, planı, taş süslemeleri ve çinilerinin güzelliğiyle öne çıkıyor. Akkoyunlu’lar zamanında yapılan eserin inşa tarihi tam olarak bilinmiyor. Minaresi yapılırken, malzemeye katılan bir bitkiden dolayı halk arasında “Parlı” yani “kokulu” olarak adlandırılmış. Anadolu’da eşine az rastlanır bir süsleme tekniğiyle zenginleştirilmiş minaresinin güzelliğiyle öne çıkıyor. Silindir gövdeli minare, yatay silmelerle bölünmüş. Tek şerefeli olarak yapılmış, Süslemeler, küffi yazıtlar ve işli panolarla zenginleştirilmiş.

Diğer kentlerden ayrı olarak özellikle Akkoyunlu, Artuklu ve Osmanlı stilinde ama daha özgün bir mimari anlayış sergileyen Diyarbakır yapıları zerafet ve güzellikleriyle farklı bir kategoride yer alıyorlar. Yapılarda bu yöreye mahsus siyah bazalt taş kullanılmış. Siyah taş üzerine yapılan enfes süslemelerde de beyaz hakimiyeti var. Süslemeler yapılarda sıklıkla tekrarlanmış.

Köklü bir mimarlık anlayışı sunan bu tür yapıların başında gelen Diyarbakır evleri daha doğrusu konakları şehrin bir çok yerinde bulunuyorlar. Bu güzel konaklardan birisi de ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın ailesine ait olan mükemmel bir yapı.

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi : Tarancı Müzesi, Diyarbakır’ın en merkezi yerinde, Ulu cami’nin hemen arkasında bulunuyor. Büyükçe bir avlunun etrafında bulunan değişik yaplardan oluşan konak 1733 yılında inşa edilmiş. Haremlik ve Selamlık olarak iki ayrı bölümden oluşuyormuş. Fakat bu gün görünen kısım yapının sadece haremlik bölümü. Ne yazık kı zaman içinde selamlık bölümü yıkılmış ve iki bölümü birbirine bağlayan giriş örülerek kapatılmış.

Avluyu çevreleyen yapılar, iklim koşullarına uygun yapılmışlar. Yazın kullanılacak kısım serin olması sebebiyle kuzeye yapılmış. Kışlık bina da güneyde bulunuyor. Doğudaki bina daha çok ilkbaharda, batıda yapılan kısım da özellikle sonbaharda kullanılıyormuş.

Konağın günümüze gelebilen kısımları toplam 14 odadan oluşuyor. Avlusunda da küçük bir süs havuzu bulunuyor. Cahit Sıtkı Tarancı, 2 Ekim 1910 yılında bu binanın baş odasında doğmuş. Diyarbakır’lı ünlü Pirinççizade ailesinin oğlu. 1954 Yılında hastalanıp felç geçirmiş. Tedavi olmak için gittiği Viyana’da hayata gözlerini yumunca, cenazesi yurda getirilip, Ankara’da toprağa verilmiş.

Diyarbakır’daki görkemli konak 1973 yılında Kültür Bakanlığı tarafından satın alınıp müzeye dönüştürülmüş. 29 Ekim 1973 yılında da ziyarete açılmış. Müzede, şairin özel eşyaları, kendi el yazısıyla yazılmış mektupları, kitapları ve özel aile fotoğraflarının yanı sıra Diyarbakır yaşamını anlatan etnoğrafik eserler de sergileniyor.

Müze, Pazartesi günleri haricinde her gün 07.30- 17.30 saatleri arasında gezilebiliyor.

Tel : 0412 223 89 53

Diyarbakır’ın en önemli ve alışverişin en canlı olduğu yer Ulu Cami’nin de bulunduğu Gazi Caddesi’dir. Burada bulunan Hasan Paşa Hanı, 1575-1576 yılında III.Murat’ın sadrazamı Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Diyarbakır’a özgü kahvaltı mekanlarının, cafelerin ve hediyelik eşya satış dükkanlarının bulunduğu han odaları, ortasında revaklı bir çeşme bulunan avlunun kenarına sıralanmışlar. Han iki katlı olarak inşa edilmiş ama bu iki kat haricinde zeminin altında bulunan bodrum katlar da değişik amaçlarla kullanıma sunulmuşlar.

Yine aynı cadde üzerinde bulunan bir sokağın içindeki Şeyh Matar Camisi’ne gitmeden önce aynı sırada bulunan Diyarbakır Postahanesi de zerafetiyle göz kamaştıran binalardan birisi. Cami, Kasım Padişah Camisi olarak da anılıyor. En dikkat çeken tarafı, camiden bağımsız olan ve dört ayak üzerinde duran ilginç minaresi. Bu minarenin her ayağı bir islam mezhebini simgeliyor. Minare bazalt taştan yapılmış. Kare planlı minare yukarıda silindirik bir gövde üzerine oturtulmuş konik bir çatı ile sonlandırılmış. Gövde kısmı üç silme ile dört ayrı parçaya bölünmüş. Bu cami, Akkoyunlu Emiri Cihangir’in oğlu Sultan Kasım tarafından 1512 yılında inşa ettirilmiş. Caminin kapısından minareye doğru bakıldığında görülen çan kulesi Mar Petyun Keldani kilisesine ait. Kilisenin kapısı dar bir sokağa açılıyor. Dış avlu kapısının üzerine nakşedilmiş olan iki yavru aslan usta bir çalışmanın eseri. Bu kilisenin hemen yanıbaşında Surp Gregorios Ermeni kilisesi var. Bu kilisenin uyapılış tarihi tam olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklar 16.yy’dan kalma olduğun yazarlar. 1722 Yılında Metropolit Bedros Vartabet tarafından restore edilmişse de, 10 haziran 1881 tarşhli bir yangında harap olmuş Ama 1883 yılında yeni baştan inşa edilmiş. Fakat daha sonra kaderine terk edileen kilisenin ve bitişiğinde bulunan Ermeni katedralinin sadece duvarları ayaktaydı. Bu duvarlar restorasyona tabi tutularak bir çatı ile kapatıldılar. geniş bir bahçe içinde yer alan kilise, tamamen kesme bazalt taştan yapılmış. Batıya konulan giriş kapısı, doğu-batı doğrultusunda uzanıyor. İçeride, dört sıra halindee 16 sütun bulunuyor. Bu sütunların taşıdığı kemerlerle beş sahanlı ve beş apsisli alanlar yaratılmış. Kilisnin yğksek duvarları de bri çok pencere ve nişlerle hareketlendirilmiş. İki katlı narteksin alt katı ayak ve kemerlerle dışa açık revak şeklinde düzenlenmiş. Dış cephesinde görülen yarın daire şeklindeki balkon, örta bölğmğn yarım sütunlarla dışa taşırılmasından oluşmuş. Diyarbakır’da bulunan bir diğer kilise de yine Kutsal Bakireye adanmış olan Meryem Ana Kilisesi. Süryani Ortodoks Kilisesinin ilk yapısından 4 adet mermer blok kilisenin hemen içinde yer alıyor. Duvarlarda da Aramice kitabeler mevcut.

Diyarbakır camilerinden bir tanesi de Melek Ahmet Paşa Camisi. Melek Ahmet Paşa, Diyarbakır’ın 60.valisiymiş. Bu görevi sırasında, 1591 yılında yaptırmış bu camiyi. Camiye, küçük, kapalı bir geçitten geçilerek girilen avluya açılan kapıdan giriliyor. Yapının en dikkat çeken özelliği arabesk süslemeleri olan minaresi. Minare, caminin kuzey yönündeki merdivenin sağında, camiden ayrı olarak yapılmış. Silindirik bir gövdeye sahip. Tek şerefeli. İçerideki merdivenleri, minarenin yarısına kadar çift taraflı yapılmış olup, yarıdan sonra birleşerek tek merdivene dönüşüyor. Minarenin üzerine oturtulduğu taş kaidenin dört tarafına beyaz taştan yapılmış panolar konulmuş. Bu pnoların içi geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş. Panoların üstünde kaidenin dört tarafını çereleyen yine beyaz taştan yapılmış, iç içe geçmiş çok kollu yıldızlar içinde kabaralar bulunan bir sıra bordürle zenginleştirilmiş. Bu bordürlerde, çoğu çalınmış olduğundan yer yer izleri görülen turkuaz çiniler bulunuyor. Mihrabında da harika İznik çinileri kullanılmış.

Dicle (On Gözlü) Köprüsü : Mardin Kapı’sı dışında yer alan köprü, şehrin 3 km. mesafesindedir. 1064/65 Yıllarında, Ubeyd adlı bir mimar tarafından inşa edilmiştir. Mervaneoğulları’ndan Nizamüddevle Nasr zamanında Kadı Ebü’l hasan Abdülvahid tarafından yaptırılmıştır. Bu bilgiler, Güney cephesinde kemerlerle korkuluk arasında yer alan iki satırlık küffi bir kitabede yer almaktadırlar. Bazı kaynaklarda bu kitabenin bir onarım kitabesi olduğu da belirtilir. Bizans İmparatoru İoannes Tzimiskes, 974 Yılında Diyarbakır’ı kuşatıp giremediğinde, burada bulunan bir köprüyü yıktırmış olduğu biliniyor. Yıkılan köprünün burası olduğu ve 1065 yılında yeniden inşa edildiğini söyleyen tarihçiler bulunuyor. 180 metre uzunluğunda, 7/8 metre genişliğindeki köprü hızla akan Dicle’nin su basıncına dayanacak şekilde ama topografik yapıyla da uyumlu halde inşa edilmiş. Diyarbakır türkülerine konu olmuş Efsel bahçeleri yakınında olsa da artık o muhteşem bahçeler ne yazık ki eskisi gibi ekilip bakılmıyor. Dicle’nin de yatağı daralıp suyu azalmış, ama köprü bütün haşmetiye zamana meydan okumaya devam ediyor.

Malabadi Köprüsü : Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’ndedir. Dünyanın en geniş kemerli taş köprüsüdür. Kemerin her iki tarafında da özellikle zorlu kış şartlarında yolcu ve kervanların kullanımı için iki oda bulunur. Köprü kırık hatlardan oluşan üç ayrı bölümden meydana geliyor. Beş gözlüdür. Gözlerden biri diğerlerinden büyüktür. 1147 Yılında Artukoğulları devrinde inşa edilmiştir. Günümüzde yanıbaşına inşa edilen yeni köprüden dolayı çok fazla kullanılmamakta olup son zamanlarda yanlış bir restorasyona tabi tutulmuştur.

Çayönü Ören Yeri : Ergani ilçesine bağlı Çayönü Tepesi’ndedir. Burada ele geçen buluntular ışığında Diyarbakır ve Güneydoğu Anadolu sınırları içinde yer alan bölgenin ilk yerleşme bölgesi olduğu ve yerleşimin 9000 yıl önceye dek uzandığı saptanmıştır. Çayönü’nde yapılan kazılarda ızgara plan sistemine göre düzenlenmiş evler ve yapılar bulunmuştur.

Çayönü haricinde, Bismil’de Üçtepe, ve Silvan’daki Hassuni Mağarası ile Ergani’deki Hilal Mağarası da görülmesi gereken yerler arasındadır.

Bağcılık

Başta Çüngüş olmak üzere, Çermik , Ergani ve Eğilde büyük çaplı bağcılık yapılmaktadır. Öküzgözü ve Boğazkere’nin en fazla üretldiği bağlar bu bu ilçelerde bulunmaktadır. Diyarbakır merkezde bulunan ve “Bağlar” adıyla anılan yöre, çok katlı binalar, yoğun bir trafik ve kalabalık bir nüfusa sahip bulunmaktadır. Buradaki bağcılık sadece semtin isminde yer almaktadır.

Diyarbakır’la ilgili bir kaç not :

* Dünyada, ceylan derisi üzerine elle yazılmış tek Tevrat Diyarbakır’da bulunuyor.

* Türkiye’de Hz. İsa’nın diliyle (Aramice) ibadet yapılan tek kilise Diyarbakır’da bulunuyor.

* Diyarbakır Arkeloji Müzesi’nde otuz binden fazla eser bulunuyor.

* Ulucami’de bulunan sütunların her biri Anadolu’nun değişik yerlerinden getirilmişler ve hepsi de değişik şekillerde işlenmişlerdir.

* Kabe’nin ilk ipek örtüsü Diyarbakır’daki Hasanpaşa Hanı’nda işlenmişti.

* Ünlü İslam bilgini Cezeri, “Otomatlar” kitabını Diyarbakır Saray’ında yazmş, dünyanın ilk robotu bu kentte yapılmıştı.

Yapmadan Dönme

Diyarbakır Surlarını ve Malabadi Köprüsünü görmeden,

Eski Diyarbakır Evlerini ve Cahit Sıtkı Tarancı ve Arkeoloji Müzelerini görmeden,

Hasanpaşa Hanında kahvaltı yapmadan,

Sümer Park’ta bulunan Güneş Evi’ni gezmeden,

Meyankökü içmeden,

Diyarbakır hasırı almadan,

Diyarbakır’dan dönmeyin.

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir