Leeds Kalesi: Bir Gölün Ortasındaki Kraliçeler Sarayı
İngiltere’nin güneydoğusundaki Kent kırlarında, bir gölün ortasındaki iki küçük adanın üzerinde, suya yansıyan görüntüsüyle bir rüyayı andıran bir kale vardır. Adı Leeds; ama dikkat, kuzeydeki sanayi şehri Leeds’le hiçbir ilgisi yok. Bu kale, ününü bambaşka bir şeyle kazanmıştır: pek çok kişi onu “dünyanın en güzel kalesi” olarak tanımlar. Sabahın erken saatlerinde sisin göl üzerinde asılı kaldığı bir anda ona baktığınızda, bu iddianın hiç de abartı olmadığını anlarsınız.
Leeds Castle, dokuz yüz yılı aşkın tarihinde, bir kaleden çok bir kraliçeler yuvası olmuştur. Öyle ki ona “Hanımlar Kalesi” (Ladies’ Castle) ya da “Kraliçeler Kalesi” denir; çünkü tarih boyunca İngiltere’nin altı ortaçağ kraliçesine ev sahipliği yapmış, birçoğunun kişisel mülkü olmuştur. Bir savaş kalesi olarak değil, bir aşk, entrika ve zarafet mekânı olarak tanınır. Ama yanılmayın; onun geçmişinde kanlı bir kuşatma, idam edilen bir garnizon ve ölümü haber veren hayalet bir kara köpek de vardır.
Bu kale, tek bir çağın değil, üst üste eklenen yüzyılların eseri. Bir Sakson malikânesi olarak başladı, bir Norman kalesine dönüştü, sonra Kral I. Edward’ın elinde bir kraliyet sarayına, VIII. Henry’nin elinde bir Tudor konağına ve nihayet yirminci yüzyılda zengin bir sosyetik kadının, Lady Baillie’nin elinde bir sanat ve eğlence cennetine evrildi. Her sahibi ona kendi zevkini, kendi hikâyesini kattı.
Bu yazıda sizi Leeds’in adalarına götüreceğiz: gölün neden bu kadar önemli olduğundan, kaleyi kişisel mülkü yapan altı kraliçeye; bir kraliçenin kapıda vurulmasıyla başlayan kuşatmadan, göl üzerinde süzülen kara kuğulara ve o meşhur kara köpek efsanesine kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- Bir gölün ortasındaki iki ada
- Sakson malikânesinden Norman kalesine
- Kral Edward ve sevgili kraliçesi
- Hanımlar Kalesi: altı kraliçenin yuvası
- Bir kraliçe kapıda vurulunca
- Dişi Kurt Isabella
- Henry ve Catherine: bir Tudor sarayı
- Gloriette, kapı evi ve su savunması
- Kara köpek ve beyazlı kadın
- Krallardan sonra: unutulan yıllar
- Lady Baillie ve kalenin yeniden doğuşu
- Kara kuğular, labirent ve tasma müzesi
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Bir gölün ortasındaki iki ada
Leeds Castle’ı benzersiz kılan ilk şey, hiç şüphesiz konumudur. Kale, Kent’in yeşil kırlarında, Len Nehri’nin beslediği geniş bir gölün ortasındaki iki adanın üzerine kurulmuştur. Yani kaleyi çevreleyen şey, sıradan bir hendek değil, adeta bir göldür. Bu su, hem kusursuz bir doğal savunma sağlıyor hem de kaleye o eşsiz, masalsı görüntüyü kazandırıyordu.
Ortaçağda bir kaleyi suyla çevrelemek, savunma açısından en akıllıca yöntemlerden biriydi. Saldırganlar için lağım kazmak, kuşatma kulesi yaklaştırmak ya da surların dibine ulaşmak neredeyse imkânsız hâle gelirdi. Ama Leeds’te su, zamanla salt bir savunma aracı olmaktan çıkıp kalenin kimliğinin bir parçası oldu. Bugün kaleye yaklaşırken, taş duvarların suya yansıyan görüntüsü, çoğu ziyaretçinin nefesini kesiyor.

Kale, Londra’nın yaklaşık bir saat güneydoğusunda, Maidstone kasabasının hemen yanında yer alır. Çevresindeki yüzlerce dönümlük park, bahçe ve ormanlık alan, onu bir yapıdan çok koca bir doğa cennetine dönüştürür. Gölde süzülen kuğular, çayırlarda otlayan hayvanlar ve mevsimine göre renk değiştiren bahçelerle Leeds, bir kale ziyaretinden çok bir doğa yürüyüşü gibi de yaşanabilir. İşte bu eşsiz doğa-mimari uyumu, ona yüzyıllardır “dünyanın en romantik kalesi” dedirtiyor.
Sakson malikânesinden Norman kalesine
Leeds’in hikâyesi, bugün gördüğümüz görkemli taş kaleden çok daha mütevazı bir başlangıca dayanır. Buradaki ilk yerleşim, Norman fethinden önce, Sakson döneminde kurulmuş bir malikâneydi. Kalenin adının da bu döneme, bölgeyi yöneten bir Sakson soylusuna dayandığı düşünülür. Yani daha ortada bir kale yokken bile, bu göl kenarı bir yaşam ve yönetim merkeziydi.
Fatih William’ın 1066’daki fethinden sonra, İngiltere’nin dört bir yanında olduğu gibi burada da toprak yeni Norman soylularının eline geçti. On ikinci yüzyılın başında, Robert de Crèvecœur adında bir Norman soylusu, gölün üzerindeki ada üzerine ilk taş kaleyi inşa etti. Böylece Leeds, ahşap ve topraktan bir yapıdan, kalıcı bir taş kaleye dönüşmeye başladı. Crèvecœur ailesi kaleyi kuşaklar boyu elinde tuttu; ama Leeds’in asıl parlak çağı, onun bir aileyi değil, bir tacı işaret etmeye başladığı zaman geldi.
Kral Edward ve sevgili kraliçesi
Leeds Castle’ın kaderini değiştiren kral, on üçüncü yüzyılın sonunda tahta çıkan I. Edward oldu. Güçlü ve savaşçı bir hükümdar olan Edward, 1278’de kaleyi kraliyet mülkü hâline getirdi. Ama Leeds’i sıradan bir kraliyet kalesi olmaktan çıkarıp bir mücevhere dönüştüren şey, Edward’ın ona kattığı kişisel anlamdı: kaleyi, çok sevdiği eşi Kastilya’lı Eleanor’a armağan etti.

Edward ve Eleanor’un aşkı, dönemin en ünlü kraliyet birlikteliklerinden biriydi. Kraliçe Eleanor, kaleyi büyütüp güzelleştirdi; Leeds, onun döneminde bir savunma yapısı olmanın ötesine geçip konforlu bir kraliyet konağına dönüşmeye başladı. Bu dönemde kalenin en özel bölümlerinden biri olan ve kraliçenin dairelerini barındıran “Gloriette” adlı yapı ile güçlü kapı evi ve dış savunmalar şekillendi.
Eleanor 1290’da öldüğünde Edward yıkıldı; onun anısına ülkenin dört bir yanına ünlü anıt haçlar diktirdi. Yıllar sonra ikinci eşi, Fransa Kralı’nın kız kardeşi Margaret ile evlendiğinde, balayını da yine bu kalede geçirdi ve Leeds’i ona bıraktı. Böylece bir gelenek doğdu: Leeds Castle, artık İngiltere kraliçelerinin kalesiydi. Bir kraldan diğerine, çoğu zaman bir kraliçeden diğerine geçerek, adeta tacın kadın yüzünün simgesi hâline geldi.
Hanımlar Kalesi: altı kraliçenin yuvası
Leeds Castle’ın en özel yanı, İngiltere’de az kaleye nasip olan bir unvana sahip olması: burası, tam altı ortaçağ kraliçesinin evi oldu. Bu yüzden ona sık sık “Hanımlar Kalesi” ya da “Kraliçeler Kalesi” denir. Kastilya’lı Eleanor, Fransa’lı Margaret, Fransa’lı Isabella, Hainault’lu Philippa, Navarra’lı Joan ve Valois’li Catherine gibi isimler, farklı yüzyıllarda bu göl kenarındaki adaların sahibi oldular.
Peki bir kale nasıl olur da bu kadar çok kraliçeye ev sahipliği yapar? Bunun sebebi, ortaçağ İngiltere’sindeki bir gelenekti. Kral, eşine “dul maaşı” niteliğinde topraklar ve kaleler bağışlardı; bunlara kraliçenin kişisel mülkü gözüyle bakılırdı ve kral ölse bile bu mülkler kraliçede kalırdı. Leeds Castle, konforu, güzelliği ve Londra ile kıta Avrupa’sı arasındaki elverişli konumu sayesinde, bu bağış için en gözde kalelerden biri hâline geldi. Her yeni kraliçe, kaleye kendi zevkini kattı; odalar yeniden döşendi, bahçeler düzenlendi, şapel süslendi.
Bu kraliçeler çağında Leeds, yalnızca bir konut değil, aynı zamanda bir sosyal ve kültürel merkezdi. Ünlü tarihçi ve vakanüvis Jean Froissart, on dördüncü yüzyılın sonunda kralın konuğu olarak burada ağırlandı ve gördüklerini kroniklerine yazdı. Kraliçeler burada doğum yaptı, yas tuttu, ziyafetler verdi. Yani Leeds’in taş duvarları, savaş çığlıklarından çok, bir sarayın günlük yaşamının fısıltılarına tanıklık etti. Ama bu zarif tablonun bir de kanlı istisnası vardı.
Bir kraliçe kapıda vurulunca
Leeds Castle’ın gördüğü tek ciddi askerî olay, tam da onun bu “kraliçeler kalesi” kimliğinden doğdu ve 1321’de yaşandı. Olayların kahramanı, dönemin kralı II. Edward’ın kraliçesi, Fransa’lı Isabella’ydı.
O sırada kale, kralın önemli bir devlet adamı olan Bartholomew de Badlesmere’in yönetimindeydi. Badlesmere kale dışındayken, yönetim eşi Margaret de Clare’in elindeydi. Bir gün Kraliçe Isabella, Canterbury’ye yaptığı bir hac ziyaretinden dönerken Leeds’te bir gece konaklamak istedi. Ama Lady Badlesmere, krala küskün olan eşinin tarafını tutarak kraliçeyi içeri almayı reddetti. Isabella zorla girmeye kalkışınca, kaledeki okçular kraliçenin maiyetine ateş açtı ve altı kişi öldü. Bir kraliçenin kendi ülkesinde, bir kalenin kapısında oklarla karşılanması, o çağda düşünülemeyecek bir hakaretti.

Kral II. Edward küplere bindi. Büyük bir orduyla Leeds Castle’ı kuşattı. Suyla çevrili bu güçlü kale bile kralın öfkesine uzun süre dayanamadı; yaklaşık bir hafta sonra, ekim ayının sonunda teslim oldu. Kralın intikamı acımasız oldu: kalenin komutanı ve garnizonun on iki askeri, ibret olsun diye kale surlarından asıldı. Kaleyi kraliçeye kapatan Lady Badlesmere ise Londra Kulesi’ne hapsedildi; kayıtlara göre, o kalede tutulan ilk kadın oldu. Kocası Badlesmere de bir süre sonra yakalanıp idam edildi. Böylece bir konaklama talebinin reddi, bir garnizonun sonunu ve bir ailenin yıkımını getirdi.
Dişi Kurt Isabella
Leeds Castle’ı kapıda oklarla karşılanan o kraliçe, aslında tarihin en güçlü ve en tartışmalı kadınlarından biriydi. Fransa’lı Isabella, güzelliği kadar hırsı ve zekâsıyla da tanınıyordu; sonraları ona verilen lakap her şeyi anlatır: “Dişi Kurt” (She-Wolf).
Kocası II. Edward, gözde adamlarına duyduğu aşırı düşkünlük ve başarısız politikalarıyla hem soyluları hem de eşini kendinden soğutmuştu. Isabella, bir süre sonra kocasına karşı açık bir isyanın liderlerinden biri hâline geldi. Sevgilisi ve müttefiki Roger Mortimer ile birlikte bir ordu toplayıp İngiltere’ye döndü, kocasını tahttan indirdi ve yerine genç oğullarını, III. Edward’ı geçirdi. Kısa süre sonra tahttan indirilen II. Edward, bir kalede esir tutulurken öldü; ölümünün, hafifçe söylemek gerekirse, hiç de doğal olmadığı yönünde güçlü rivayetler vardır ve pek çok tarihçi bunun arkasında Isabella’yı görür.
İşte bu güçlü kadın, bir zamanlar kendisini kapıda vurdurttukları Leeds Castle’ı, kocasının ölümünden sonra kendi mülkü hâline getirdi ve hayatının sonuna kadar elinde tuttu. Kapıda aşağılanan kraliçe, sonunda kalenin tek hâkimi oldu. Bu tersine dönüş, Leeds’in hikâyesine çok yakışan türden bir ironi. Isabella 1358’de öldüğünde kale yeniden tacın eline geçti ve kraliçelerin gözdesi olmayı sürdürdü; Kral II. Richard’ın genç eşi Bohemya’lı Anne bile bir kışını burada geçirdi.
Henry ve Catherine: bir Tudor sarayı
Leeds Castle’ın belki de en ünlü sahibi, İngiliz tarihinin en tanınan kralı VIII. Henry oldu. Henry, on altıncı yüzyılın başında, kaleyi bir ortaçağ savunma yapısı olmaktan çıkarıp görkemli bir Tudor sarayına dönüştürdü. Ve bunu, o dönem hâlâ büyük bir aşkla bağlı olduğu ilk eşi, Aragon’lu Catherine için yaptı.

Henry, kaleye büyük paralar döktü. Kraliyet daireleri yenilendi, şapelin pencereleri dönemin usta camcılarına yeniden yaptırıldı, konfor ve ihtişam ön plana çıkarıldı. Kalenin ünlü “Maiden Kulesi”nin (Maiden’s Tower), kraliçenin nedimeleri için inşa edildiği söylenir. İlginç bir tarih notu: bu nedimelerden biri, komşu Hever Kalesi’nden gelen Anne Boleyn’di; yani Henry’nin ileride ikinci eşi olacak ve I. Elizabeth’in annesi olacak kadın, bir zamanlar bu kalenin koridorlarında bir nedime olarak dolaşmıştı.
Henry ile Catherine, 1520’de, Fransa Kralı I. François ile yapacağı meşhur “Altın Kumaş Tarlası” (Field of the Cloth of Gold) buluşmasına giderken, beş binden fazla kişilik devasa bir maiyetle bu kalede konakladı. İki hükümdarın o görkemli buluşmasını ölümsüzleştiren ünlü tablo, bugün hâlâ Leeds Castle’da asılıdır. Ne yazık ki bu mutlu tablo uzun sürmedi; Henry ile Catherine’in evliliği yıllar sonra tarihin akışını değiştiren o meşhur boşanmayla son buldu. Henry kaleyi elinde tutmayı sürdürdü, ama artık bir aşk yuvası olarak değil, kıtaya giderken uğradığı bir konak olarak. Yine de Leeds’in Tudor ihtişamının izleri, bugün gezdiğiniz odalarda hâlâ hissedilir.
Gloriette, kapı evi ve su savunması
Leeds Castle’ı gezerken, onun aslında birbirine köprülerle bağlı birkaç ayrı yapıdan oluştuğunu fark edersiniz. Kalenin kalbi, daha küçük olan adanın üzerinde yükselen ve “Gloriette” adı verilen bölümdür. Bu isim, İspanyolca kökenli olup “küçük, zarif yapı” anlamına gelir ve muhtemelen Kastilya’lı Kraliçe Eleanor’un mirasıdır. Gloriette, yüzyıllar boyunca kraliçelerin özel dairelerini barındırdı; en mahrem, en korunaklı ve en gösterişli mekânlar buradaydı.

Ana adaya, güçlü bir kapı evinden (gatehouse) geçilerek ulaşılır. Bu kapı evi, hem bir savunma noktası hem de kalenin komutanının yaşadığı bir konuttu; alt katında muhafız odaları, üst katında ise idari mekânlar bulunuyordu. Kalenin dış savunmasında ayrıca bir barbakan, on üçüncü yüzyıldan kalma güçlü perde duvarlar ve savunma kuleleri yer alır. Ama tüm bu savunma öğelerinin en önemlisi, hiç şüphesiz kaleyi çevreleyen sudur; iki ada arasındaki geçişler köprülerle sağlanır ve bu köprüler kaldırıldığında kale adeta bir su kalesine dönüşür.
Yüzyıllar boyunca kaleye çok sayıda ekleme yapıldı: yeni kapılar, çifte sürgülü kapı sistemleri (portkulis), yeni bir asma köprü ve yenilenen kraliyet daireleri. On dokuzuncu yüzyılda kalenin ana bölümü, dönemin Gotik canlanma modasına uygun biçimde büyük ölçüde yeniden inşa edildi. Bu yüzden bugün gördüğünüz Leeds, ortaçağ temellerinin üzerine yükselen, ama farklı çağların zevkini bir arada taşıyan katmanlı bir yapıdır. Yine de suya yansıyan o zarif silueti, ilk günkü büyüsünü hiç kaybetmemiştir.
Kara köpek ve beyazlı kadın
Dokuz yüz yıllık, kraliçeler, entrikalar ve idamlarla dolu bir kalenin hayaletsiz olması düşünülemezdi. Leeds Castle’ın en ünlü ve en ürpertici efsanesi, bir insana değil, bir hayvana aittir: Kara Köpek.
Anlatıya göre, kalenin koridorlarında ve arazisinde zaman zaman büyük, kıvırcık tüylü, siyah bir köpek belirir. Bu köpek sıradan bir hayvan değildir; sessizce ortaya çıkar, bir duvardan ya da kapalı bir kapıdan geçerek aniden kaybolur. Yüzyıllardır bu kara köpeğin görülmesi, uğursuzluğun, hastalığın ve hatta ölümün habercisi sayılmıştır. Efsanenin kökeni, on beşinci yüzyılda büyücülük ve kara büyüyle suçlanarak bu kalede hapsedilen Gloucester Düşesi Eleanor Cobham’a dayandırılır; kimileri, köpeğin onun lanetinden doğduğuna inanır.

Ama bu efsanenin güzel bir yanı da vardır. Bir rivayete göre, kara köpek her zaman kötülük getirmez. Anlatılan meşhur bir öyküde, kalenin sahiplerinden bir kadın, bir gün bu kara köpeği görüp onu izlemek için pencere önündeki oturma yerinden kalkar; tam o anda, oturduğu o cumbalı pencere hendeğe doğru çöker. Yani köpek, ölümün habercisi olmak yerine, kadının hayatını kurtarmış olur. Bu yüzden kimileri kara köpeği bir kötü kader işareti, kimileri ise bir koruyucu ruh olarak görür. Kalenin bir başka hayaleti ise, Maiden Kulesi çevresinde görüldüğü söylenen “Beyazlı Kadın”dır; kimileri onun kalede yaşamış bir ortaçağ kraliçesinin ruhu olduğuna inanır. Elbette bunlar birer halk anlatısı; ama Leeds gibi bunca hikâye biriktirmiş bir yerde, onlara kulak vermemek de elde değil.
Krallardan sonra: unutulan yıllar
VIII. Henry’nin ardından Leeds Castle’ın kraliyet çağı yavaş yavaş kapandı. On altıncı yüzyılın ortasında kale, kraliyet ailesinden çıkıp özel bir soylu ailenin eline geçti. Bu, Leeds için bir tür sürgün döneminin başlangıcı oldu; artık kraliçelerin gözdesi değil, birbiri ardına gelen ailelerin özel malikânesiydi.
Sonraki yüzyıllarda kale, İngiliz tarihinin çalkantılarından payını aldı. İç Savaş ve daha sonra Napolyon savaşları dönemlerinde, bir zamanların zarif kraliçeler sarayı, savaş esirlerinin tutulduğu bir hapishane olarak kullanıldı. Görkemli salonlarda ziyafetler yerine artık mahkûmların sesleri yankılanıyordu. Kale zaman zaman bakımsız kaldı, kimi bölümleri yıprandı; bir dönem eski ihtişamından epey uzaklaştı.
On dokuzuncu yüzyılda kaleye sahip olan Wykeham-Martin ailesi, harap olmaya yüz tutan ana yapıyı dönemin Gotik canlanma modasına uygun biçimde büyük ölçüde yeniden inşa etti. Bu, kaleyi ayakta tuttu; ama Leeds hâlâ, bir zamanlar sahip olduğu o büyülü ışıltıdan yoksundu. Kale, adeta kendisini yeniden hak edecek birini bekliyordu. Ve yirminci yüzyılın başında, o kişi ortaya çıktı; üstelik hiç beklenmedik bir yerden: Atlantik’in öte yakasından gelen, sıra dışı bir kadından.
Lady Baillie ve kalenin yeniden doğuşu
Leeds Castle’ı bugün gördüğümüz büyülü hâline kavuşturan kişi, bir kral ya da kraliçe değil, zengin ve zarif bir sosyetik kadındı: Lady Olive Baillie. Yarı Amerikalı, yarı İngiliz olan ve büyük bir servetin vârisi olan Lady Baillie, 1926’da kaleyi satın aldı ve hayatının geri kalanını onu bir cennete çevirmeye adadı.

Lady Baillie, kaleyi restore etmek için dönemin en iyi tasarımcılarını ve ustalarını çağırdı. İç mekânlar, hem ortaçağ ve Tudor ruhunu koruyacak hem de yirminci yüzyılın konforunu sunacak biçimde yeniden düzenlendi. Bugün kalenin içinde gördüğünüz zarif odaların, döşemelerin ve dekorasyonun büyük bölümü onun zevkinin eseridir. Ama Lady Baillie kaleyi yalnızca bir müze gibi restore etmedi; onu yaşayan, nefes alan bir eğlence merkezine dönüştürdü.
1930’lu yıllarda Leeds Castle, dünyanın en ünlü isimlerinin ağırlandığı efsanevi bir buluşma noktası hâline geldi. Hollywood yıldızları, devlet adamları ve kraliyet mensupları onun konuğu oldu; dönemin sinema yıldızlarından, ileride ünlü liderlere kadar pek çok isim bu kalenin salonlarında ağırlandı. Kale, ortaçağın ihtişamıyla modern çağın zarafetini bir araya getiren, benzersiz bir sosyete cennetine dönüşmüştü.
Lady Baillie’nin kaleye en kalıcı armağanlarından biri de göldeki o zarif kara kuğulardı; onları buraya getirip kalenin adeta canlı bir simgesine dönüştürdü. Ölümünden önce, sevdiği bu kaleyi bir vakfa bırakarak, herkesin gelip görebileceği bir yer olmasını sağladı. Böylece bir zamanlar kraliçelere ait olan bu özel cennet, onun sayesinde tüm dünyanın ortak mirası oldu. Anlatılara göre Lady Baillie, ölümünden sonra bile kalesini terk etmedi; gece bekçileri, kütüphanenin yakınında 1930’ların kıyafetlerini giymiş zarif bir kadın figürü gördüklerini, sanki hâlâ sevgili evini kolaçan ettiğini anlatır.
Kara kuğular, labirent ve tasma müzesi
Bugün Leeds Castle, yalnızca bir tarihî yapı değil, bütün bir gün geçirebileceğiniz koca bir keşif alanı. Kalenin kendisi kadar, onu çevreleyen yüzlerce dönümlük park, bahçe ve göl de en az taş duvarlar kadar büyüleyici. İşte bu yüzden Leeds’i gezmek, çoğu kaleden farklı olarak, bir tarih dersi kadar bir doğa yürüyüşü gibi de hissettirir.

Kalenin en sevilen sakinleri, hiç şüphesiz göl üzerinde zarifçe süzülen kara kuğulardır. Beyaz kuğulara alışkın gözler için bu zarif kara kuşlar, kaleye adeta gizemli bir hava katar; onlar artık Leeds’in resmî simgesi gibidir. Gölün çevresinde yürürken, suya yansıyan kaleyle bu kara kuğuların oluşturduğu manzara, ziyaretçilerin en çok fotoğrafladığı karelerden biri.
Aileler ve çocuklar için kalenin en eğlenceli köşelerinden biri, çim bir tepe üzerine kurulmuş ünlü labirenttir. Yaklaşık iki bin porsuk ağacından oluşan bu labirentin ortasına ulaşmayı başaranları, beklenmedik bir sürpriz karşılar: yerin altına inen, deniz kabukları ve tuhaf figürlerle süslü, gizemli bir mağara (grotto). Labirentte kaybolup sonra bu yeraltı dünyasından çıkmak, özellikle çocuklar için gezinin en heyecanlı anı oluyor.
Leeds Castle’ın en sıra dışı köşelerinden biri de, dünyada pek az örneği bulunan bir müzedir: Köpek Tasması Müzesi (Dog Collar Museum). Ortaçağdan günümüze uzanan, kimi son derece süslü, kimi ürkütücü görünümlü yüzlerce tarihî köpek tasmasının sergilendiği bu müze, ilk bakışta tuhaf gelse de, aslında insan ile köpek arasındaki yüzyıllık ilişkiye dair keyifli bir pencere sunar. Ziyaretçilerin çoğu, böyle bir koleksiyonun varlığına önce şaşırıyor, sonra da hayran kalıyor.
Bunların yanında kale; özenle düzenlenmiş bahçeleri, kuş barınağı (aviary), mevsimlik etkinlikleri, göl üzerindeki tekne turları ve arazide gezen küçük treniyle tam bir gün boyu deneyim sunar. İlkbaharda çiçek açan bahçeler, sonbaharda renk değiştiren ormanlar ve yıl boyu değişen etkinliklerle, Leeds her mevsim farklı bir yüz gösterir. Kısacası burası, bir kaleyi gezmekten çok, bir masalın içinde bir gün geçirmeye benzer.
Bir hanedanın doğduğu aşk: Catherine ve Owen Tudor
Leeds Castle’ın kraliçeleri arasında biri var ki, onun hikâyesi olmasaydı belki de İngiliz tarihinin en ünlü hanedanı hiç var olmayacaktı: Valois’li Catherine. Kral V. Henry’nin genç Fransız eşi olan Catherine, kocası erken yaşta ölünce, henüz yirmili yaşlarının başında, yabancı bir ülkede dul kalmış bir kraliçeydi. Kocasından ona kalan mülkler arasında Leeds Castle da vardı ve o da kaleyi bu hüzünlü dönemde elinde tuttu.
Ama Catherine’in hikâyesi bir dul kraliçenin sessiz yasıyla bitmedi. Sarayında görevli, Owen Tudor adında sıradan bir Galli soyluya âşık oldu. Bir kraliçenin, üstelik kralın annesinin, böyle mütevazı biriyle ilişki kurması o çağda büyük skandaldı; bu gizli aşk ikilinin başını hayli derde soktu. Yine de birlikte oldular ve çocukları oldu.
İşte tarihin cilvesi tam da burada devreye girer. Catherine ile Owen Tudor’un torunu, yıllar sonra Bosworth Savaşı’nda III. Richard’ı yenerek tahta çıktı ve VII. Henry adıyla Tudor hanedanını kurdu. Yani İngiltere’yi bir asır boyunca yönetecek, VIII. Henry ve I. Elizabeth gibi dev isimleri çıkaracak olan Tudor hanedanı, bir bakıma bir dul kraliçenin yasak aşkından doğdu. Ve o kraliçenin bir zamanlar yaşadığı, yasını tuttuğu yerlerden biri de tam olarak buydu: gölün ortasındaki bu sessiz kale.
Zehir ve büyücülük suçlaması: Kraliçe Joan
Leeds’in kraliçeleri her zaman mutlu sonlar yaşamadı. Bunlardan biri, Kral IV. Henry’nin eşi Navarra’lı Joan’du. Kocasının ölümünden sonra üvey oğlu V. Henry döneminde yaşayan Joan, birdenbire kendini akıl almaz bir suçlamanın ortasında buldu: büyücülük yaparak kralı, yani üvey oğlunu öldürmeye çalışmakla suçlandı.
O çağda büyücülük suçlaması, çoğu zaman siyasi ve maddi çıkarların bir aracıydı; nitekim Joan’ın da servetine ve mülklerine el konuldu. Bir kraliçe olmasına rağmen bir süre gözetim altında, adeta tutsak gibi yaşamak zorunda kaldı. Yıllar sonra suçlamalar düşürüldü ve mülkleri kendisine iade edildi; ama bu olay, bir kraliçenin bile bir gecede her şeyini kaybedebileceğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçti. Leeds Castle’ın kara köpek efsanesinin, bu tür büyücülük hikâyeleriyle örülü bir geçmişten beslenmesi de tesadüf değil; bu duvarlar, hem taç giymiş başları hem de haksız suçlamaları görmüştü.
Altın Kumaş Tarlası: iki kralın görkem yarışı
Leeds Castle’ın Tudor çağındaki en görkemli anlarından biri, doğrudan kalede geçmese de onun hikâyesine sıkıca bağlıdır: 1520’deki “Altın Kumaş Tarlası” buluşması. Bu, İngiltere Kralı VIII. Henry ile Fransa Kralı I. François’nın, Fransa yakınlarında bir ovada gerçekleştirdiği, tarihin en gösterişli diplomatik zirvelerinden biriydi.
İki genç ve hırslı kral, âdeta bir görkem yarışına girmişti. Ovaya altın sırmalı çadırlar kuruldu, günlerce süren ziyafetler, mızrak dövüşleri ve gösteriler düzenlendi; her iki taraf da diğerinden daha zengin, daha güçlü görünmeye çalıştı. Buluşmanın adı da zaten oraya kurulan, altın ipliklerle dokunmuş göz kamaştırıcı çadır ve kumaşlardan geliyordu. Henry, bu görkemli yolculuğa çıkmadan önce, beş binden fazla kişilik devasa maiyetiyle işte Leeds Castle’da konaklamıştı.
Bu tarihî buluşmayı ölümsüzleştiren büyük tablo, bugün hâlâ Leeds Castle’ın duvarlarını süslüyor. Ziyaretçiler bu tabloya bakarken, beş yüz yıl önce iki kralın nasıl bir ihtişam gösterisine giriştiğini kendi gözleriyle görebiliyor. Bir kalenin, hem bir kraliçeler yuvası hem de böylesine büyük bir tarihî olayın başlangıç noktası olması, Leeds’in İngiliz tarihindeki özel yerini bir kez daha gösteriyor.
Bir kraliçenin dünyası: Gloriette’in içinde
Leeds Castle’ı gerçekten anlamak için, bir an durup onun asıl sakinlerinin, yani kraliçelerin gözünden bakmak gerekir. Kalenin kalbindeki Gloriette, sıradan bir savunma yapısı değil, bir kraliçenin bütün dünyasının sığdığı mahrem bir sığınaktı. Burada yatak odaları, özel salonlar, bir şapel ve hizmetkârların çalıştığı bölümler bir arada bulunurdu; küçük ama eksiksiz bir saraydı adeta.
Ortaçağda bir kraliçenin günü, bu duvarların arasında geçerdi. Sabah dualarını kalenin şapelinde eder, gününü nakış işleyerek, mektup yazdırarak, müzik dinleyerek ya da bahçelerde yürüyerek geçirirdi. Önemli konuklar geldiğinde, büyük salonda görkemli ziyafetler verilir; müzisyenler çalar, uzak diyarlardan gelen yiyecekler sofraları süslerdi. Kraliçe için bu kale, hem bir yaşam alanı hem de kendi otoritesinin, kendi zevkinin bir ifadesiydi; her kraliçe, mekâna kendi izini bırakmak isterdi.
VIII. Henry döneminde bu zarif dünyaya Tudor ihtişamı da eklendi. Kral, kalenin konforunu artırmak için yeni yapılar ekletti; bunlardan biri, bahçede ziyafetler ve eğlenceler için tasarlanmış özel bir köşktü. Böylece Leeds, ortaçağ kraliçelerinin sessiz zarafetiyle Tudor çağının gösterişli şölenlerini aynı çatı altında birleştirdi. Bugün Gloriette’in odalarında gezerken, bu iki farklı çağın izlerini yan yana görebilir, yüzyıllar önce burada yaşamış kraliçelerin dünyasına bir an olsun konuk olabilirsiniz.
Gölü yaratan mühendislik
Leeds Castle’ın o büyüleyici göl manzarası, aslında yalnızca doğanın değil, insan zekâsının da eseridir. Kaleyi çevreleyen bu geniş su kütlesi, Len Nehri’nin akışının ustaca yönlendirilip bir set (bent) yardımıyla biriktirilmesiyle oluşturulmuştur. Yani ortaçağ mühendisleri, sıradan bir dereyi, koca bir kaleyi çevreleyecek yapay bir göle dönüştürmüşlerdir.
Bu, hiç de küçümsenecek bir başarı değildi. Suyun seviyesini sabit tutmak, taşkınları önlemek ve gölü besleyen kanalları temiz tutmak, sürekli bir bakım ve mühendislik bilgisi gerektiriyordu. Su, aynı zamanda kalenin değirmenini de çevirerek tahılın öğütülmesini sağlıyordu; yani göl, hem bir savunma hattı, hem bir güzellik kaynağı, hem de bir üretim aracıydı. Kaleye girişteki barbakan ve köprüler de bu su savunmasının bir parçasıydı; düşman ancak dar, kontrollü geçitlerden yaklaşabilirdi.
Bugün gölün durgun yüzeyine bakarken, onun aslında yüzyıllar önce bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu düşünmek, kaleye bakışınızı değiştiriyor. Leeds’in güzelliği, doğa ile insan emeğinin kusursuz bir iş birliğinden doğmuş; tıpkı kalenin kendisi gibi, bu göl de sabırla, ustalıkla ve zamanla şekillenmiş.
Beyazperdeden balonlara: modern Leeds
Leeds Castle, tarihini bir vitrin ardında dondurup kalmış bir yer değil; bugün de canlı, hareketli ve sürprizlerle dolu bir mekân. Suya yansıyan masalsı görüntüsü, onu yapımcılar için de cazip kılmış; kale, yıllar içinde pek çok film, dizi ve reklam filmine ev sahipliği yapmış, adeta bir doğal plato hâline gelmiştir.
Kale aynı zamanda bir etkinlik cennetidir. Yaz aylarında gölün kıyısında düzenlenen açık hava klasik müzik konserleri, havai fişek gösterileriyle taçlanan büyülü geceler sunar. Gökyüzünü rengârenk sıcak hava balonlarının doldurduğu festivaller, şövalye turnuvaları, mevsimlik kutlamalar ve çocuklara yönelik etkinlikler, kaleyi yıl boyu şenlikli tutar. Pek çok çift de hayatlarının en özel gününü bu romantik mekânda, yani “dünyanın en güzel kalesi”nde geçirmeyi seçer.
İşte Leeds’i özel kılan da bu: dokuz yüz yıllık taş duvarlar, hâlâ yeni anılar biriktirmeye devam ediyor. Bir zamanlar kraliçelerin ziyafet verdiği bu göl kıyısında, bugün ailelerin piknik yaptığını, çocukların labirentte koşuşturduğunu ve balonların gökyüzüne süzüldüğünü görmek, tarihin aslında hiç bitmediğini, sadece kılık değiştirerek devam ettiğini hatırlatıyor.
Kapısını çaldığınızda
Peki bu masalsı kaleyi kendiniz görmek isterseniz? İyi haber şu: Leeds Castle, Londra’dan günübirlik gidilebilecek en keyifli yerlerden biri. Kent bölgesinde, Maidstone kasabasının yakınında yer alıyor ve Londra’ya yaklaşık bir saat mesafede. Arabayla gelenler için M20 otoyolunun 8. kavşağından kolayca ulaşılıyor; toplu taşımayla gelmek isteyenler ise trenle Bearsted istasyonuna gidip oradan kaleye ulaşabiliyor.
Leeds’i gezmek için bütün bir gün ayırmanızı gönülden öneririz; çünkü burada görülecekler yalnızca kaleyle sınırlı değil. Kalenin içindeki kraliçe dairelerini ve Tudor odalarını, göldeki kara kuğuları, porsuk labirentini ve altındaki gizemli mağarayı, sıra dışı köpek tasması müzesini ve özenle düzenlenmiş bahçeleri gezmek zaman ister. Arazi çok geniş olduğu için, yorulanlar için göl üzerinde tekne turları ve araziyi dolaşan küçük bir tren de mevcut.
Birkaç küçük ipucu: Kale ve bahçeler özellikle ilkbahar ve yaz aylarında en güzel hâline bürünür; ama sonbaharın renkleri de ayrı bir güzeldir. Hafta içi günler, hafta sonlarına göre daha sakin olur. Yıl boyunca düzenlenen özel etkinlikler (şövalye gösterileri, festivaller, mevsimlik kutlamalar) gezinizi çok daha keyifli hâle getirebilir; bu yüzden gitmeden önce kalenin resmî sitesinden güncel etkinlik takvimini, bilet fiyatlarını ve açılış saatlerini kontrol etmekte fayda var. Rahat yürüyüş ayakkabıları giymeyi de unutmayın; çünkü burada bolca yürüyeceksiniz.
Konum: Maidstone yakını, Kent, İngiltere · Koordinatlar: 51.2486° K, 0.6303° D · Leeds Kalesi’ni Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Leeds’i gezdiyseniz, İngiltere’nin kale zenginliği sizi başka görkemli duraklara da çağırıyor demektir. Aynı Kent bölgesinde, Manş’a bakan görkemli Dover Kalesi yalnızca yarım saat uzakta. Biraz daha uzağa gitmeye hazırsanız, kraliyet ihtişamının merkezi Windsor Kalesi, tarihin en karanlık sırlarını saklayan Londra Kulesi ve “Kral Yapıcı”nın kalesi Warwick Kalesi de aynı seride sizi bekliyor.
Leeds Castle, taşın ve suyun birlikte yarattığı bir masal. Bir Sakson malikânesi olarak doğdu, altı kraliçeye yuva oldu, bir kraliçenin kapıda vurulmasıyla kanlı bir kuşatma gördü, bir kralın aşkına şahit oldu ve sonunda zarif bir kadının elinde yeniden hayata döndü. Gölün kıyısında durup suya yansıyan o zarif silueti seyrederken, dokuz yüz yıllık bir hikâyenin, sayısız kraliçenin, entrikanın ve aşkın tam ortasında olduğunuzu hissedeceksiniz. Ve büyük ihtimalle, o kara kuğular gibi siz de bu sudan kolay kolay ayrılmak istemeyeceksiniz.
