Warwick Kalesi: Kral Yapıcının Kalesi ve Avon Kıyısındaki Bin Yıl
İngiltere’nin tam ortasında, Avon Nehri’nin kıyısında, suya yansıyan devasa kuleleriyle bir masal kalesi yükselir: Warwick. Neredeyse bin yıldır bu nehrin kenarında duran kale, İngiliz tarihinin en güçlü isimlerine ev sahipliği yaptı; bir “kral yapıcı”nın karargâhı oldu, kuşatmalara direndi ve bir cinayetin ardından en ünlü hayaletlerinden birini kazandı.
Warwick’i özel kılan şey, hem bir ortaçağ savaş kalesi hem de görkemli bir asalet konağı olmasını aynı anda başarabilmesi. Bir yandan yüksek savunma kuleleri, hendekleri ve mazgallarıyla düşmana korku salar; diğer yandan zarif salonları, tavus kuşlu bahçeleri ve nehir manzarasıyla bir sanat eserini andırır. Ünlü ressam Canaletto bile bu manzaraya kayıtsız kalamayıp kaleyi tablolarına taşımıştır.
Bu yazıda sizi Warwick’in içine alacağız: Fatih William’ın buraya neden bir kale diktiğinden, “Kral Yapıcı” lakaplı Richard Neville’in entrikalarına; hizmetkârı tarafından öldürülen bir lordun hayaletinden, dev bir kuşatma mancınığının hâlâ gökyüzüne fırlattığı ateş toplarına kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- Nehir kıyısındaki bin yıllık geçit bekçisi
- Bir fatihin ülkenin ortasına diktiği kale
- Caesar ve Guy: iki dev kule
- Kral Yapıcı: kralları deviren adam
- Bir cinayet, bir hayalet ve efsanevi bir kahraman
- Topların gölgesinde bir kuşatma
- Kaleden konağa: Greville’lerin çağı
- Salonlar, zırhlar ve mumdan figürler
- Dev mancınık ve bugünün Warwick’i
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Nehir kıyısındaki bin yıllık geçit bekçisi
Warwick Kalesi’nin yeri, yüzyıllar boyunca hep aynı sebeple değerliydi: Avon Nehri’nin üzerindeki geçidi kontrol etmek. Bir nehri geçebileceğiniz noktalar sınırlıdır ve bu noktaları tutan, hem ticareti hem de orduların hareketini denetler. Kale, nehre bakan bir kaya yükseltisinin üzerine kurularak hem geçidi hem de çevresindeki verimli toprakları gözetim altında tutuyordu.
İşin ilginç yanı, buradaki savunmanın tarihi Normanlardan bile eskiye uzanır. Bugünkü kalenin yükseldiği tepede, daha 914 yılında, Büyük Kral Alfred’in kızı Æthelflæd tarafından Danimarkalı akıncılara karşı bir toprak istihkâm yaptırılmıştı. Yani bu tepe, Fatih William gelmeden çok önce de bir savunma noktasıydı; kale sadece o eski savunma geleneğinin taştan devamı oldu.
Bugün kaleye Avon Nehri’nin karşı kıyısından baktığınızda, suya yansıyan kuleleriyle adeta bir tablo görürsünüz. Kalenin eteklerindeki Warwick kasabası da zaten bu kalenin çevresinde büyümüş; yani şehir kaleye değil, kale şehre hayat vermiş.

Bir fatihin ülkenin ortasına diktiği kale
Hikâye yine 1066’ya, Fatih William’ın İngiltere’yi ele geçirmesine dayanıyor. William, yalnızca Londra çevresini değil, ülkenin iç bölgelerini de kontrol altında tutmak zorundaydı. 1068’de, İngiltere’nin tam kalbindeki bu stratejik noktaya bir kale kurulmasını emretti. İlk Warwick, tıpkı dönemin diğer Norman kaleleri gibi topraktan bir tepe ve ahşap bir çitten oluşan mütevazı bir motte and bailey yapısıydı.
William, kalenin başına Henry de Beaumont adında bir komutan atadı. Bu aile zamanla Warwick Kontları unvanını aldı ve kalenin kaderi yüzyıllarca bu güçlü soyluların eline geçti. Kale büyüdükçe Warwick Kontluğu da İngiltere’nin en önemli mevkilerinden biri hâline geldi; öyle ki bu unvanı taşımak, çoğu zaman krala en yakın güç demekti.
İlk ahşap kale, on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda yerini taş surlara bıraktı. Ama Warwick’i gerçekten efsaneleştiren mimari, on dördüncü yüzyılda, kasabaya bakan cephenin görkemli kulelerle donatılmasıyla ortaya çıktı. Bu cephe, ortaçağ askerî mimarisinin İngiltere’deki en etkileyici örneklerinden biri kabul edilir.
Caesar ve Guy: iki dev kule
Warwick’e yaklaşırken gözünüzü ilk kamaştıran şey, gökyüzüne yükselen iki devasa kuledir. Bunlardan ilki, on dördüncü yüzyılın ortasında yapılan Caesar Kulesi. Yüksek, güçlü ve altında bir zindan barındıran bu kule, kaleye hem savunma hem de gözdağı katıyordu.

İkincisi ve belki de en görkemlisi, 1395’te tamamlanan Guy Kulesi. Otuz dokuz metreye ulaşan bu on iki köşeli dev, adını efsanevi kahraman Warwick’li Guy’dan alır. Kulenin tepesine çıkan ziyaretçiler, hem kasabayı hem de Avon Nehri’nin kıvrımlarını kuşbakışı seyredebilir. İki kule arasında uzanan surlarda yürürken, yüzyıllar önce buralarda nöbet tutan askerlerin gördüğü manzaranın neredeyse aynısına bakarsınız.

Kalenin giriş bölümü de başlı başına bir savunma şaheseri. On beşinci yüzyılın ortasında tamamlanan kapı evi (gatehouse) ve onun önündeki barbakan, saldırganları tam bir ölüm tuzağına çeker. Düşman, dış kapıyı geçse bile, iki duvar arasındaki dar geçitte yukarıdan atılan oklara, taşlara ve kaynar sıvılara karşı savunmasız kalırdı. İçeri girerken bu dar geçidin altından yürürken, bir zamanlar burayı aşmaya çalışmanın ne demek olduğunu düşünmeden edemezsiniz.
Kral Yapıcı: kralları deviren adam
Warwick Kalesi’nin tarihe adını altın harflerle yazdıran isim, bir kral değil, kralların kaderini belirleyen bir konttu: Richard Neville. On beşinci yüzyılda, İngiltere’yi kana bulayan taht kavgası Güllerin Savaşı sırasında yaşayan Neville, öyle bir güç ve nüfuz biriktirdi ki tarihe “Kral Yapıcı” (the Kingmaker) olarak geçti.
Bu lakabı hak etmişti; çünkü desteğini bir taraftan diğerine kaydırarak iki farklı kralın tahta çıkışında ya da düşüşünde belirleyici rol oynadı. Bir dönem o kadar ileri gitti ki, 1469’da kendi desteklediği Kral IV. Edward’ı bu kalede, Caesar Kulesi’nde tutsak etti. Yani İngiltere’nin kralı, bir süreliğine kendi “yapımcısı”nın esiriydi. Ancak halkın tepkisi üzerine Neville kralı serbest bırakmak zorunda kaldı. Bu tehlikeli oyun sonunda ona pahalıya patladı: 1471’de Barnet Savaşı’nda hayatını kaybetti ve Kral Yapıcı’nın çağı kapandı. Bugün kalede, onun döneminin canlandırıldığı özel bir sergi, ziyaretçileri o çalkantılı yıllara geri götürüyor.
Bir cinayet, bir hayalet ve efsanevi bir kahraman
Warwick, İngiltere’nin en çok “perili” olduğuna inanılan kalelerinden biri ve bu ününü büyük ölçüde tek bir trajik olaya borçlu. Kaleyi on yedinci yüzyılın başında görkemli bir konağa çeviren Sir Fulke Greville, 1628’de korkunç bir sona ulaştı. En çok güvendiği hizmetkârlarından Ralph Haywood, efendisinin vasiyetinde kendisine çok az şey bıraktığını öğrenince öfkeye kapıldı ve Greville’i bıçakladı. Greville günler süren acılı bir enfeksiyonun ardından hayatını kaybetti.

Anlatılara göre Sir Fulke’un huzursuz ruhu, o günden beri kaleyi terk etmedi. Hayaletinin özellikle bir zamanlar yaşadığı Su Kapısı Kulesi’nde (Watergate Tower) dolaştığı söylenir; bu yüzden kule halk arasında “Hayalet Kulesi” diye anılır. Kimileri onun portresinden çıkıp koridorlarda süzüldüğünü bile iddia eder. Kalenin bir başka meşhur hayaleti ise koridorlarda ağır ağır yürüyen, yüzünü gösteren “Gri Kadın”dır; on dokuzuncu yüzyılda kontun eşinin onu iki kez gördüğü, anılarına bile geçmiştir.
Kalenin adı, tarihten çok daha eski bir efsaneyle de anılır: Warwick’li Guy. Rivayete göre Guy, dev gibi güçlü, yürekli bir kahramandı; canavar bir ineği ve bir ejderhayı öldürdüğü, sonunda ise bir keşiş olarak inzivaya çekildiği anlatılır. Guy Kulesi de adını işte bu efsanevi kahramandan alır. Gerçek ile efsanenin bu kadar iç içe geçmesi, Warwick’i gezerken hissettiğiniz o büyülü havanın da kaynağı.
Topların gölgesinde bir kuşatma
Warwick, görkemli görüntüsünün ardında gerçek savaşlar da gördü. On üçüncü yüzyılda, Baronlar Savaşı sırasında kale bir baskına uğradı; dönemin kontu William Mauduit, kralın safında yer aldığı için Simon de Montfort’un kuvvetlerince eşiyle birlikte esir alındı ve fidye karşılığı serbest bırakıldı. Ama Warwick’in en meşhur askerî sınavı, çok daha sonra, İngiliz İç Savaşı’nda geldi.
1642’de, kral ile parlamento arasındaki gerilim savaşa dönüştüğünde, kaleyi elinde tutan Robert Greville parlamento saflarındaydı. Bir kralcı (Royalist) ordu, ağustos ayında kaleyi kuşattı. O sırada kalede bulunmayan Greville’in yerine savunmayı Sir Edward Peyto yönetiyordu. Kralcılar kaleyi top ateşine tuttu; ama Warwick’in kalın surları bu ateşe pek aldırmadı. Yaklaşık iki üç hafta süren kuşatma başarısız oldu ve takviye kuvvetlerin gelmesiyle kralcılar geri çekilmek zorunda kaldı. Bu, artık okların ve mancınıkların değil, topların ve tüfeklerin devriydi; ama eski taş surlar yeni silahlara da direnmeyi başardı.
Kuşatmanın ardından kale, Edgehill Savaşı’nda esir düşen kralcı askerler için bir hapishaneye dönüştü; Guy ve Caesar kuleleri mahkûmlarla doldu. İlginçtir, bugün bile kalenin bazı duvarlarında, o dönem burada tutulan askerlerin taşa kazıdığı yazılar görülebilir. Yüzyıllar öncesinden gelen bu satırlar, kalenin sadece taştan değil, insan hikâyelerinden de örüldüğünü hatırlatıyor.
Kaleden konağa: Greville’lerin çağı
Warwick’in tarihi yalnızca savaşlardan ibaret değil; kimi zaman entrika ve gözden düşme hikâyeleriyle de dolu. On dördüncü yüzyılda, Kral II. Edward’ın gözde adamı Piers Gaveston, dönemin Warwick Kontu’nun emriyle bu kalede tutuldu ve yakınlarda idam edildi; kralın en yakınındaki bir ismin bile burada sonunu bulması, kalenin gücünü gösteriyordu.

Kalenin kaderindeki en büyük dönüşüm ise 1604’te yaşandı. O tarihte harap durumda olan Warwick, Kral I. James tarafından şair ve devlet adamı Sir Fulke Greville’e verildi. Greville servetini dökerek bu yıpranmış savaş kalesini konforlu, görkemli bir asalet konağına çevirdi. Onun soyu, Greville ailesi, kaleyi üç buçuk yüzyıl boyunca elinde tuttu ve on sekizinci yüzyılda yeniden Warwick Kontu unvanını aldı.
Kale bu dönemde artık bir savaş makinesi değil, bir zarafet abidesiydi. Kraliçe I. Elizabeth kraliyet gezisi sırasında burada konuk edildi. Manzarası o kadar etkileyiciydi ki, on sekizinci yüzyılın büyük ressamı Canaletto bile Venedik’i resmettiği o ünlü fırçasıyla Warwick Kalesi’ni tuvale taşıdı. Böylece kale, taşıdığı tarihin yanı sıra sanat tarihinde de kendine bir yer buldu.
Salonlar, zırhlar ve mumdan figürler
Warwick’in kapısından girip avlusuna adım attığınızda, sizi bir savaş kalesinden çok bir saray karşılar. Yüzyıllar içinde Greville ailesinin özenle döşediği iç mekânlar, ortaçağ sertliğiyle asalet zarafetini bir araya getirir. Kalenin kalbindeki Büyük Salon (Great Hall), yüksek tavanı, zırhları ve duvarlarını süsleyen silahlarıyla ziyaretin en görkemli anlarından biridir.

Büyük Salon’un çevresindeki devlet odaları (State Rooms), zamanında kraliyet konuklarını ağırlamak için döşenmişti; zengin kumaşlar, tablolar ve dönem mobilyalarıyla bezeli bu odalar, aristokrat yaşamına dair etkileyici bir pencere sunar. Kalenin zırh ve silah koleksiyonu da oldukça zengindir; ortaçağ şövalyelerinin kuşandığı takımlardan, tören silahlarına kadar pek çok parçayı burada görebilirsiniz.
Warwick’i benzerlerinden ayıran bir özellik de, tarihi son derece canlı bir biçimde sunmasıdır. Kale, uzun yıllar dünyaca ünlü balmumu heykel şirketi Madame Tussauds’un çatısı altında kaldı; bu dönemde iç mekânlara yerleştirilen gerçekçi balmumu figürler, geçmişin sahnelerini adeta donmuş bir anda canlandırır. “Kral Yapıcı” sergisinde, bir savaşa hazırlanan kalenin telaşını; başka odalarda ise Viktorya dönemi bir ev partisinin zarafetini, gerçek boyutlu figürler aracılığıyla yaşarsınız. Kalenin karanlık zindanı ve işkence sergisi ise cesur ziyaretçiler için ürpertici bir deneyim sunar.
Dev mancınık ve bugünün Warwick’i
Bugün Warwick Kalesi, İngiltere’nin en canlı ve en eğlenceli tarihî mekânlarından biri. Artık bir eğlence ve deneyim şirketinin işlettiği kale, özellikle ailelerin gözdesi. Buranın en meşhur cazibesi ise gökyüzüne meydan okuyan dev bir kuşatma mancınığı: trebuchet.

Dünyanın çalışır durumdaki en büyük mancınıklarından biri olan bu ahşap dev, düzenlenen gösterilerde ateş toplarını ya da ağır gülleleri yüz metrelerce öteye fırlatır. Bir ortaçağ kuşatma silahının gerçekten çalıştığını görmek, hem çocuklar hem yetişkinler için unutulmaz bir an. Bunun yanında kale, şövalye turnuvaları (jousting), yırtıcı kuş gösterileri ve mevsimlik etkinlikleriyle âdeta yaşayan bir tarih parkına dönüşür.

Kalenin bahçeleri de en az yapının kendisi kadar büyüleyici. On sekizinci yüzyılın ünlü peyzaj ustası Capability Brown tarafından düzenlenen geniş yeşil alanlar, nehir kıyısında huzurlu bir yürüyüş sunar. Özellikle Tavus Kuşu Bahçesi’nde, rengârenk tüylerini açan tavus kuşları arasında dolaşmak, gezinin en keyifli molalarından biridir.
Yüz Yıl Savaşları’nın şövalyesi: Richard Beauchamp
Warwick Kontları arasında bir isim, çağının en büyük şövalyelerinden biri olarak öne çıkar: Richard Beauchamp. On beşinci yüzyılın başında yaşayan bu kont, yalnızca Warwick’in değil, tüm İngiltere’nin en saygın savaşçılarından biriydi. Turnuvalarda kazandığı zaferler, cesareti ve zarafetiyle döneminin adeta canlı bir şövalye ideali hâline gelmişti.
Beauchamp’ın hayatı, İngiltere ile Fransa arasındaki uzun ve kanlı Yüz Yıl Savaşları’yla iç içe geçti. Fransa’daki İngiliz kuvvetlerinin önde gelen komutanlarından biriydi ve genç Kral VI. Henry’nin vasisi, yani eğitmeni ve koruyucusu olarak görevlendirildi. Ülkenin geleceğindeki kralı yetiştirme sorumluluğu ona verilmişti; bu, krala ne kadar yakın bir güce sahip olduğunu gösteriyor.
Adı, tarihin en trajik olaylarından birine de karışır. Fransız kahraman Jeanne d’Arc’ın esir alınıp yargılandığı ve yakıldığı Rouen’de, İngiliz tarafının komutanı olarak bulunan isimlerden biri de Beauchamp’tı; genç kızın tutukluluğundan ve acı sonundan sorumlu olanlar arasında sayılır. Bu karanlık bağlantı, onun görkemli şövalye imgesine hüzünlü bir gölge düşürür.
Richard Beauchamp öldüğünde, ardında sanat tarihinin bir başyapıtı kaldı. Warwick kasabasındaki Aziz Meryem Kilisesi’nin içindeki Beauchamp Şapeli’nde yer alan altın yaldızlı bronz mezar heykeli, ortaçağ İngiliz sanatının en etkileyici örneklerinden biri kabul edilir. Kaleyi gezdikten sonra kasabadaki bu kiliseye uğrayıp kontun mezarını görmek, Warwick’in hikâyesini tamamlayan güzel bir dokunuş olur.
Zindanın karanlığında
Warwick’in görkemli salonları ve zarif bahçeleri bir yüzüyse, diğer yüzü çok daha karanlıktır. Caesar Kulesi’nin altında yer alan zindan, kalenin en ürpertici köşesidir. Buraya atılan mahkûmlar, gün ışığından ve umuttan tamamen yoksun bir karanlığa gömülürdü. Zindanın en korkunç bölümlerinden biri, “unutulanlar çukuru” olarak bilinen dar bir hücreydi; buraya indirilen bir mahkûmun bir daha çıkması neredeyse hiç beklenmezdi.
Bugün kale, bu karanlık geçmişi ziyaretçilere canlı bir deneyim olarak sunuyor. Cesur olanlar, oyuncuların canlandırdığı ürkütücü bir zindan turuna katılıp ortaçağın adalet ve ceza anlayışının en ürpertici hâlini birebir yaşayabiliyor. Kahkaha ile korkunun iç içe geçtiği bu deneyim, özellikle macera arayan ziyaretçilerin favorisi. Ama unutmayın: burada anlatılan her hikâyenin altında, bir zamanlar gerçekten bu taşların arasında acı çekmiş insanların anısı yatıyor.
Warwick’in görkemli son leydisi
Warwick Kalesi’nin belki de en renkli sakini, on dokuzuncu yüzyılın sonunda ve yirminci yüzyılın başında burada yaşayan Kontes Frances Greville’di; herkes onu sevimli lakabıyla, “Daisy” diye tanırdı. Dönemin en güzel ve en çok konuşulan kadınlarından biriydi. Warwick Kalesi’nde verdiği görkemli ev partileri efsaneydi; İngiltere’nin en seçkin isimleri, hatta veliaht prensin kendisi bu davetlerin konuğu olurdu.
Daisy, uzun yıllar boyunca ileride Kral VII. Edward olacak olan Galler Prensi’nin gözdesiydi ve bu ilişki dönemin dedikodularına damga vurdu. Öyle çekiciydi ki, ünlü “Daisy Bell” şarkısına ilham verdiği bile söylenir. Ancak bu göz kamaştıran hayatın bir bedeli vardı: verdiği savurgan partiler ve lüks yaşam, zamanla ailenin büyük servetini eritti. İlerleyen yıllarda beklenmedik bir dönüş yaparak sosyalist görüşleri benimsemesi ve hayvan haklarını savunması ise onu daha da ilginç bir figür hâline getirdi. 1938’de bu kalede hayata veda etti; kalede dolaştığı söylenen o zarif “Gri Kadın” hayaletinin, kimilerine göre Daisy’nin ta kendisi olduğu fısıldanır.
Kalenin görkemli günleri, on dokuzuncu yüzyılda atlatılan bir felaketle de sınandı: 1871’de çıkan bir yangın, Büyük Salon’u ve özel daireleri ciddi biçimde hasara uğrattı. Ancak kale, tıpkı geçmişteki bütün darbeleri atlattığı gibi bu yangından da onarılarak çıktı ve görkemini korudu.
Ayı ve budaklı sopa: bir armanın hikâyesi
Warwick Kalesi’ni ve kasabasını gezerken, bir sembol sürekli karşınıza çıkar: zincire vurulmuş bir ayı ile budaklı bir sopa. Duvarlarda, kapılarda, bayraklarda, hatta hediyelik eşyalarda tekrar tekrar gördüğünüz bu arma, Warwick Kontları’nın asırlık simgesidir ve arkasında güzel bir efsane yatar.
Rivayete göre bu iki öğe, iki farklı efsanevi konttan gelir. Ayı, adı “ayı” anlamına geldiği söylenen çok eski bir konta; budaklı sopa ise, bir devle karşılaştığında elinin altında silah bulamayınca genç bir ağacı kökünden söküp dallarını budayarak ondan bir cop yapan ve devi bu ilkel silahla alt eden başka bir konta dayandırılır. Zamanla bu iki güçlü imge birleşerek “ayı ve budaklı sopa” (bear and ragged staff) armasını oluşturmuş.
Bu sembol o kadar güçlüydü ki, yalnızca kontların değil, bütün Warwickshire bölgesinin simgesi hâline geldi. Özellikle “Kral Yapıcı” Richard Neville döneminde bu arma, savaş alanlarında görüldüğünde hem korku hem saygı uyandırırdı; onu taşıyan orduların çok güçlü bir isme bağlı olduğu herkesçe bilinirdi. Bugün kaleyi gezerken bu ayıyı fark etmeye başladığınızda, onu artık her köşede göreceksiniz; adeta kalenin sessiz imzası gibi.
Nehir kıyısındaki cennet: bahçeler ve bir antik vazo
Warwick’in büyüsü yalnızca taş duvarlarında değil, onları çevreleyen yemyeşil doğada da saklı. Kalenin geniş arazisi, on sekizinci yüzyılın efsanevi peyzaj ustası Capability Brown tarafından düzenlendi. Brown, İngiliz bahçe sanatının en büyük ismi kabul edilir; onun elinden çıkan bu doğal görünümlü, akıcı çayırlar ve ağaç kümeleri, kaleye masalsı bir çerçeve sunar. Nehir kıyısında yürürken, bir yanda görkemli surlar, diğer yanda huzur veren bir manzara sizi karşılar.
Bahçelerin en sevilenlerinden biri, Viktorya döneminden kalma zarif Gül Bahçesi’dir; bir diğeri ise kalenin hemen dışındaki, nehir ve köprü manzarasıyla ünlü Değirmen Bahçesi (Mill Garden). Buradan kaleye bakmak, fotoğrafçıların en çok tercih ettiği açılardan biri.
Kalenin bahçelerinde uzun yıllar sergilenen en değerli parçalardan biri de “Warwick Vazosu” adıyla bilinen devasa antik Roma mermer vazosuydu. İtalya’da, bir antik kentin yakınında bulunup on sekizinci yüzyılda buraya getirilen bu görkemli eser, kalenin sanat tutkusunun bir simgesi oldu. Aslı sonradan başka bir koleksiyona geçse de, vazonun hikâyesi Warwick’in yalnızca bir savaş kalesi değil, aynı zamanda bir sanat ve zevk merkezi olduğunu hatırlatır.
Kapısını çaldığınızda
Warwick Kalesi, bugün İngiltere’nin en kolay ziyaret edilebilen tarihî mekânlarından biri. Warwickshire’daki Warwick kasabasının merkezinde yer alıyor ve Londra’dan yaklaşık bir buçuk-iki saatlik mesafede. Trenle gelenler Warwick ya da Warwick Parkway istasyonlarını kullanabilir; arabayla gelecekler için en yakın ana yol M40’ın 15. kavşağı.
Kaleyi hakkıyla gezmek için neredeyse bütün bir gün ayırmanızı öneririz; çünkü burası sadece bir yapı değil, içinde gösteriler, sergiler ve etkinlikler olan koca bir deneyim alanı. Guy Kulesi’ne tırmanmayı, Büyük Salon ve devlet odalarını gezmeyi, “Kral Yapıcı” sergisini görmeyi, dev trebuchet gösterisini izlemeyi ve bahçelerde tavus kuşları arasında dolaşmayı planınıza ekleyin. Özellikle çocuklu ailelerin çok sevdiği bir yer; ama tarih meraklıları için de doyurucu bir gün sunuyor. Güncel bilet fiyatları ve gösteri saatleri mevsime göre değiştiği için, gitmeden önce kalenin resmî sitesinden kontrol etmekte fayda var.
Konum: Warwick, Warwickshire, İngiltere · Koordinatlar: 52.2794° K, 1.5847° B · Warwick Kalesi’ni Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Warwick’i gezdiyseniz, İngiltere’nin kale keşfine doyamayacaksınız demektir. Aynı ülkenin farklı köşelerinde sizi bekleyen görkemli kaleler var: dünyanın en uzun süredir oturulan sarayı Windsor Kalesi ve İngiliz tarihinin en karanlık sırlarını saklayan Londra Kulesi, bu rotanın öne çıkan durakları. Warwick’in hemen yakınındaki, kısmen yıkık ama son derece etkileyici Kenilworth Kalesi ile Manş kıyısındaki Dover Kalesi de aynı seride sizi bekliyor; yayımlandıkça bağlantısını buraya ekleyeceğiz. Kent bölgesinde, bir gölün ortasındaki, dünyanın en güzel kalelerinden sayılan Leeds Kalesi de aynı rotada sizi bekliyor.
Warwick, taş ve zamanın birlikte yarattığı ender güzelliklerden biri. Bir fatihin gözdağı olarak yükseldi, bir kral yapıcının karargâhı oldu, kuşatmalara direndi, bir konağa dönüştü ve sonunda bir masal kalesi gibi bugüne ulaştı. Avon Nehri’nin kıyısında, suya yansıyan o kulelere bakarken, bin yıllık bir hikâyenin tam ortasında durduğunuzu hissedeceksiniz. Ve büyük ihtimalle, o dev mancınığın fırlattığı ateş topunu gözünüzle görmeden ayrılmak istemeyeceksiniz.
