Petropavlovsk Kalesi: Sankt Peterburg’un Doğduğu Yer
Bir şehrin doğum gününü kesin olarak söyleyebilmek nadir rastlanan bir durum. Sankt Peterburg ise bu nadir şehirlerden biri: 16 Mayıs 1703, eski takvime göre. Bu tarihte, Neva Nehri’nin ortasındaki küçük ve bataklık bir adada, Büyük Petro yeni bir kalenin temelini attı. Bu kale, Petropavlovsk Kalesi, yani Aziz Petro ve Aziz Pavlus Kalesi oldu. Ve şehir, bu kalenin etrafında büyüyerek Rusya’nın yeni başkentine, “Kuzeyin Venedik’ine” dönüştü.
Kaleler serimizin Rusya ayağında bu kez Sankt Peterburg’un kalbine geliyoruz. Petropavlovsk Kalesi’nin ilginç bir özelliği var: Hiçbir zaman bir savaşta kullanılmadı. Ama bu, kalenin tarihinin sakin geçtiği anlamına gelmiyor. Kalenin içindeki katedralde Rus imparatorları yatıyor; tabyalarındaki hücrelerde ise çarlık Rusyası’nın en ünlü siyasi mahkûmları tutuldu. Bu kale, Rusya’nın hem görkemini hem de karanlık yüzünü bir arada yansıtıyor.
İçindekiler
- Petropavlovsk Kalesi Nerede?
- 1703: Bir Şehrin Doğuşu
- Domenico Trezzini ve Taş Kale
- Altı Tabya
- Aziz Petro ve Pavlus Katedrali
- İmparatorların Son İstirahatgâhı
- Trubetskoy Tabyası Hapishanesi
- Tahtın Varisi Aleksey’in Trajedisi
- Ünlü Mahkûmlar
- Öğle Topu
- Darphane ve Diğer Yapılar
- Kale Duvarlarının Dibinde Plaj
- Video
- Ulaşım
- Pratik İpuçları
- Sıkça Sorulan Sorular
- Sonuç
- Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Petropavlovsk Kalesi Nerede?
Petropavlovsk Kalesi, Sankt Peterburg’un tam merkezinde, Neva Nehri’nin en geniş olduğu bölümde, Zayaçiy Adası’nda, yani Tavşan Adası’nda bulunuyor. Ada, Neva’nın kuzey kıyısına iki köprüyle bağlı. Kalenin karşısında, nehrin güney kıyısında Kışlık Saray ve Hermitage Müzesi yer alıyor. Bu konum, kaleyi Sankt Peterburg’un en ikonik manzaralarından birinin parçası yapıyor.
Koordinatlar: 59.9500° K, 30.3167° D
Google Haritalar’da Petropavlovsk Kalesi
Kalenin silüeti, özellikle Aziz Petro ve Pavlus Katedrali’nin altın kaplı ince ve uzun kulesi, Sankt Peterburg’un sembolü haline gelmiş. Bu kule, şehrin pek çok noktasından görülebiliyor ve Neva’nın sularına yansıdığında büyüleyici bir görüntü oluşturuyor. Akşam saatlerinde, ışıklandırılmış kule ve kale duvarları, şehrin en romantik manzaralarından birini sunuyor.
1703: Bir Şehrin Doğuşu
1703 yılında Rusya, Büyük Kuzey Savaşı’nda İsveç ile mücadele ediyordu. Bir önceki yıl Oreşek’i ele geçiren Büyük Petro, bu yılın baharında Neva’nın ağzındaki İsveç kalesi Nyenschantz’ı da aldı. Böylece Neva Nehri’nin tamamı Rus kontrolüne geçmişti. Petro, bu yeni toprakları korumak ve Baltık’a açılan kapıyı güvence altına almak için Neva’nın ağzına yakın bir yerde yeni bir kale inşa etmeye karar verdi.
Seçilen yer, Neva’nın en geniş olduğu noktadaki küçük Tavşan Adası oldu. Bu ada, nehrin iki kolu arasında yer alıyor ve gemilerin nehre girişini kontrol etmek için ideal bir konumdaydı. 16 Mayıs 1703’te kalenin temeli atıldı. Bu tarih, Sankt Peterburg’un resmi kuruluş tarihi olarak kabul ediliyor. Kale başlangıçta, Petro’nun koruyucu azizi Aziz Petro’nun adıyla “Sankt Piter-Burh” olarak anıldı; bu isim daha sonra bütün şehre verildi.
İlk kale, topraktan ve ahşaptan yapılmıştı. İnşaat son derece hızlı yürütüldü; anlatılanlara göre yalnızca birkaç ay içinde tamamlandı. İnşaatta binlerce asker, köylü ve İsveçli esir çalıştı. Bataklık arazi, sert iklim ve zor çalışma koşulları nedeniyle, inşaat sırasında pek çok işçinin hayatını kaybettiği anlatılıyor. Sankt Peterburg’un “kemikler üzerine kurulmuş şehir” olarak anılmasının sebeplerinden biri de bu.
Büyük Petro’nun Vizyonu
Petropavlovsk Kalesi’ni anlamak için, onu inşa ettiren Büyük Petro’nun vizyonunu anlamak gerekiyor. Petro, 1682’de çok genç yaşta tahta çıktığında, Rusya Avrupa’nın doğusunda, Batı’dan büyük ölçüde kopuk, geleneksel bir devletti. Petro ise gençliğinden itibaren Batı’nın teknolojisine, bilimine ve kültürüne hayranlık duydu. 1697-1698 yıllarında, kimliğini gizleyerek Avrupa’yı gezdi; Hollanda’da gemi tersanelerinde işçi olarak çalıştı, İngiltere’de fabrikaları ve bilim kurumlarını inceledi.
Bu yolculuktan döndükten sonra Petro, Rusya’yı köklü bir şekilde değiştirmeye karar verdi. Orduyu ve donanmayı modernleştirdi, devlet yönetimini yeniden düzenledi, eğitim kurumları kurdu ve hatta soyluların sakallarını kesmelerini ve Avrupa tarzı kıyafetler giymelerini zorunlu kıldı. Bu reformların en büyük sembolü ise yeni bir başkent kurmaktı.
Petro, Moskova’yı geleneksel ve muhafazakâr Rusya’nın sembolü olarak görüyordu. Yeni başkentinin ise Avrupa’ya bakan, modern, düzenli ve denize açılan bir şehir olmasını istiyordu. Sankt Peterburg, bu vizyonun somut ifadesi oldu. Petro, şehrin planlamasında Amsterdam ve Venedik’ten ilham aldı; kanallar, geniş caddeler ve Avrupa tarzı binalar inşa ettirdi. 1712’de başkenti resmi olarak Moskova’dan Sankt Peterburg’a taşıdı.
Petropavlovsk Kalesi, bu büyük dönüşümün başladığı yer. Bataklık bir adada atılan ilk temel, iki yüz yıl boyunca Rus İmparatorluğu’nun başkenti olacak ve dünyanın en güzel şehirlerinden birine dönüşecek bir şehrin başlangıcıydı. Kalenin duvarlarında yürürken, bu büyük vizyonun ilk adımlarının atıldığı toprakların üzerinde olduğunuzu hatırlamak, deneyime özel bir anlam katıyor.

Domenico Trezzini ve Taş Kale
Toprak ve ahşap kale, yalnızca geçici bir çözümdü. 1706 yılında, kalenin taştan yeniden inşasına başlandı. Bu büyük projeyi yöneten mimar, İsviçre’nin İtalyanca konuşulan bölgesinden gelen Domenico Trezzini’ydi. Trezzini, Büyük Petro tarafından Rusya’ya davet edilmiş ve Sankt Peterburg’un ilk dönem mimarisini şekillendiren en önemli isim olmuştu.
Trezzini, kalenin taş duvarlarını ve tabyalarını, eski toprak kalenin planını büyük ölçüde koruyarak inşa etti. Bu inşaat on yıllar sürdü ve 1740’larda tamamlandı. Daha sonra, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında, kalenin Neva’ya bakan duvarları granitle kaplandı. Bu granit kaplama, kaleye bugünkü heybetli görünümünü kazandırdı.
Trezzini’nin kale için yaptığı en ünlü eser, Aziz Petro ve Pavlus Katedrali’ydi. Ancak onun Sankt Peterburg’a katkıları bununla sınırlı değil. Şehrin ilk yazlık sarayı, ilk yönetim binaları ve pek çok diğer yapı da onun eseri. Trezzini, Rus mimarisinde Petro baroğu olarak bilinen üslubun kurucularından biri olarak kabul ediliyor. Bu üslup, Avrupa barok mimarisinin Rus koşullarına uyarlanmış, daha sade ve ölçülü bir versiyonu.
Altı Tabya
Petropavlovsk Kalesi, adanın şeklini takip eden, uzunca bir altıgen planına sahip. Kalenin köşelerinde altı tabya yer alıyor. Tabyalar, duvarlardan dışarıya doğru çıkıntı yapan ve top mevzileri barındıran savunma yapıları. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Avrupa’da yaygın olan bu tabyalı kale sistemi, topçu çağının savunma ihtiyaçlarına göre tasarlanmıştı.
Büyük Petro, kalenin inşaatını hızlandırmak için ilginç bir yöntem uyguladı. Her tabyanın inşaatını, en yakın arkadaşlarından ve devlet adamlarından birine emanet etti ve tabyaya o kişinin adını verdi. Böylece tabyalar; Gosudarev, yani Hükümdar Tabyası, Narışkin, Trubetskoy, Zotov, Golovkin ve Menşikov tabyaları olarak adlandırıldı. Gosudarev Tabyası’nın inşaatını Petro’nun kendisinin denetlediği anlatılıyor.
Bu tabyaların her biri, kalenin farklı bir köşesini koruyordu. Tabyaların arasındaki düz duvar bölümlerine “kurtina” deniyor. Kalenin içine giriş, bu kurtinalarda açılan kapılardan sağlanıyor. Kalenin ana girişi olan Petrovski Kapısı, kalenin doğu tarafında yer alıyor ve barok süslemeleriyle dikkat çekiyor. Kapının üzerinde, Havari Petrus’un büyücü Simon’u yendiği sahneyi tasvir eden ahşap bir rölyef bulunuyor; bu sahnenin, Petro’nun İsveç Kralı XII. Karl’a karşı kazandığı zaferi sembolize ettiği düşünülüyor.
Kalenin duvarlarının üzerinde yürüyüş yapmak mümkün. “Neva Panoraması” olarak adlandırılan bu yürüyüş yolu, Neva’ya bakan duvarların üzerinde uzanıyor ve Sankt Peterburg’un en güzel manzaralarından birini sunuyor. Buradan Kışlık Saray’a, Hermitage’a, Vasilyevski Adası’na ve şehrin pek çok önemli yapısına bakabilirsiniz.

Aziz Petro ve Pavlus Katedrali
Petropavlovsk Kalesi’nin kalbinde, kalenin ve şehrin en ünlü yapısı yükseliyor: Aziz Petro ve Pavlus Katedrali. Bu katedral, 1712 ile 1733 yılları arasında Domenico Trezzini tarafından inşa edildi. Katedralin en dikkat çekici özelliği, altın kaplı ince ve uzun kulesi. Kulenin tepesindeki melek figürüyle birlikte yüksekliği yaklaşık 122 metreye ulaşıyor. Bu yükseklikle katedral, uzun yıllar boyunca Sankt Peterburg’un en yüksek yapısıydı.
Katedralin mimarisi, geleneksel Rus kiliselerinden oldukça farklı. Soğan kubbeler yerine, Batı Avrupa’nın Protestan kiliselerini andıran uzun ve sivri bir kule bulunuyor. Bu tercih, Büyük Petro’nun Rusya’yı Avrupa’ya açma ve modernleştirme vizyonunun bir yansıması olarak görülüyor. Petro, yeni başkentinin bir Avrupa şehri gibi görünmesini istiyordu ve katedral bu vizyonun en güçlü sembollerinden biri oldu.
Katedralin içi, barok üslubun zenginliğini yansıtıyor. Altın varaklı, ahşap oymalı ikonostaz, katedralin en etkileyici unsuru. Bu ikonostaz, Moskova’daki usta oymacılar tarafından yapıldı ve geleneksel Rus ikonostazlarından farklı olarak, bir zafer takını andıran barok bir tasarıma sahip. Katedralin yüksek tavanı, geniş pencereleri ve renkli iç mekânı, ziyaretçileri büyülüyor.


İmparatorların Son İstirahatgâhı
Aziz Petro ve Pavlus Katedrali’ni benzersiz kılan bir diğer özellik, Rus imparatorlarının mezarlarına ev sahipliği yapması. Büyük Petro’dan itibaren, birkaç istisna dışında, neredeyse bütün Rus imparatorları ve imparatoriçeleri bu katedralde gömüldü. Büyük Petro’nun kendisi de, 1725’teki ölümünden sonra, henüz inşaatı tamamlanmamış olan bu katedralin içine defnedildi.
Katedralin içinde, beyaz mermerden yapılmış sade lahitler sıralanıyor. Her lahdin üzerinde altın bir haç ve gömülen kişinin adı ile tarihleri yazılı. Bu sadelik içinde iki lahit dikkat çekiyor: II. Aleksandr ve eşinin lahitleri. Bu lahitler, Ural Dağları’ndan getirilen yeşil yeşim taşı ve pembe rodonit taşından yapılmış ve diğerlerinden çok daha görkemli. II. Aleksandr, 1881’de bir suikast sonucu hayatını kaybetmişti.
Katedralin yanındaki küçük bir şapelde ise son Rus çarı II. Nikolay ve ailesinin kalıntıları bulunuyor. Romanov ailesi, 1918’de Yekaterinburg’da öldürüldükten sonra kalıntıları uzun yıllar kayıp kaldı. 1990’larda bulunan kalıntılar, kapsamlı incelemelerin ardından 1998’de bu şapele defnedildi. Serimizde daha önce gezdiğimiz Tobolsk Kremlini’nin hikâyesi, böylece Sankt Peterburg’da tamamlanıyor. Romanov ailesinin Tobolsk’taki son aylarını hatırlayarak bu şapeli ziyaret etmek, insanı derinden etkiliyor.
Katedralin içinde yürürken, Rus tarihinin yaklaşık iki yüz yılını kapsayan bir hükümdarlar zinciriyle karşılaşıyorsunuz. Büyük Petro, II. Katerina, I. Aleksandr, I. Nikolay, II. Aleksandr ve diğerleri… Her biri, Rusya’nın tarihinde derin izler bırakmış isimler. Bu lahitlerin önünde durmak, Rus imparatorluk tarihine yakından dokunmak gibi.
Trubetskoy Tabyası Hapishanesi
Petropavlovsk Kalesi’nin karanlık yüzü, hapishane olarak kullanıldığı dönemlerde ortaya çıkıyor. Kale, hiçbir savaşta kullanılmadığı için askerî işlevi zamanla azaldı. Ancak kalın duvarları ve korunaklı konumu, onu ideal bir hapishane haline getirdi. On sekizinci yüzyılın başlarından itibaren kalede siyasi mahkûmlar tutulmaya başlandı.
Kalenin en ünlü hapishanesi, Trubetskoy Tabyası’nda bulunuyor. 1872’de bu tabyanın içinde özel olarak tasarlanmış bir hapishane binası açıldı. Bu hapishane, çarlık Rusyası’nın en sıkı güvenlikli siyasi hapishanelerinden biriydi. Mahkûmlar tek kişilik hücrelerde, tam bir yalnızlık içinde tutuluyordu. Hücrelerde bir yatak, bir masa ve bir lavabo dışında hiçbir şey bulunmuyordu. Mahkûmların birbiriyle iletişim kurması kesinlikle yasaktı.
Bugün Trubetskoy Tabyası hapishanesi, bir müze olarak ziyaret edilebiliyor. Hücrelerin içine girdiğinizde, dar duvarlar, küçük pencereler ve ağır demir kapılar, burada yaşanan yalnızlığı ve çaresizliği çok çarpıcı bir şekilde hissettiriyor. Her hücrenin önünde, orada tutulmuş ünlü mahkûmların isimleri ve hikâyeleri yazılı.


Tahtın Varisi Aleksey’in Trajedisi
Petropavlovsk Kalesi’nin ilk ve belki de en trajik mahkûmu, Büyük Petro’nun kendi oğlu, tahtın varisi Aleksey Petroviç’ti. Aleksey, babasının reformlarına ve modernleştirme politikalarına karşı çıkan, geleneksel Rus değerlerine bağlı bir prensti. Baba ile oğul arasındaki ilişki giderek gerginleşti. Sonunda Aleksey, babasından kaçarak yurtdışına sığındı.
Petro, oğlunu ikna ederek ya da kandırarak Rusya’ya geri dönmesini sağladı. Aleksey döndükten sonra tutuklandı ve babasına karşı komplo kurmakla suçlandı. Petropavlovsk Kalesi’nde sorgulandı ve sorgulama sırasında ağır işkenceye maruz kaldığı anlatılıyor. 1718’de mahkeme onu ölüme mahkûm etti, ancak infaz gerçekleşmeden önce kalede hayatını kaybetti. Ölümünün kesin sebebi hâlâ tartışmalı.
Bu trajedi, Rus tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak hatırlanıyor. Bir babanın kendi oğlunu ölüme göndermesi, Büyük Petro’nun reformlarına ne kadar tutkuyla bağlı olduğunu ve bu uğurda ne kadar acımasız olabildiğini gösteriyor. Aleksey, Aziz Petro ve Pavlus Katedrali’nde, babasının da yattığı yere gömüldü.
Ünlü Mahkûmlar
Petropavlovsk Kalesi’nin hücrelerinden, Rus tarihinin pek çok ünlü ismi geçti. On sekizinci yüzyılın sonlarında, Rusya’daki serfliği eleştiren “Petersburg’dan Moskova’ya Yolculuk” adlı kitabın yazarı Aleksandr Radişçev burada tutuldu. 1825’te başarısız bir ayaklanma düzenleyen Dekabristlerin önemli bir kısmı da kalede hapsedildi ve sorgulandı. Bu ayaklanmanın beş lideri, kalenin topraklarında idam edildi.
Büyük Rus yazarı Fyodor Dostoyevski de 1849’da, devrimci bir edebiyat grubuna katıldığı gerekçesiyle tutuklanarak bu kalede tutuldu. Dostoyevski ve arkadaşları idama mahkûm edildi. Ancak infaz anında, son anda çarın affı okundu ve ceza Sibirya’da sürgün ve ağır çalışmaya çevrildi. Bu korkunç deneyim, Dostoyevski’nin hayatını ve eserlerini derinden etkiledi. Serimizde daha önce Tobolsk’u anlatırken, Dostoyevski’nin sürgün yolunda bu şehirden geçtiğinden bahsetmiştik.
On dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında, Trubetskoy Tabyası’nda pek çok devrimci tutuldu. Bunlar arasında yazar Maksim Gorki ve devrimci lider Lev Troçki de bulunuyordu. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra ise durum tersine döndü: Bu kez devrik çarlık hükümetinin bakanları ve yetkilileri aynı hücrelerde tutuldu. Kalenin hapishane olarak kullanımı, 1920’lerde sona erdi.
Öğle Topu
Petropavlovsk Kalesi’nin en sevilen geleneklerinden biri, her gün tam öğle saatinde atılan top atışı. Bu gelenek, on sekizinci yüzyıla kadar uzanıyor. Başlangıçta top atışı, iş gününün başlangıcını ve bitişini, ayrıca Neva’nın taşma tehlikesini haber vermek için kullanılıyordu. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren ise her gün öğle saatinde atış yapılmaya başlandı.
Bugün bu gelenek hâlâ sürüyor. Her gün tam saat on ikide, Narışkin Tabyası’ndan bir top atışı yapılıyor. Atışın sesi, şehrin merkezinde duyulabiliyor. Turistler ve yerel halk, bu atışı izlemek için tabyanın önünde toplanıyor. Atış, bir askerî tören eşliğinde gerçekleştiriliyor. Eğer Sankt Peterburg’daysanız ve öğle saatinde kaleye yakın bir yerdeyseniz, bu ilginç geleneği izlemek için Narışkin Tabyası’nın önüne gelmenizi öneririm. Ancak ses oldukça yüksek olduğu için hazırlıklı olun.
Darphane ve Diğer Yapılar
Petropavlovsk Kalesi’nin içinde, katedral ve hapishane dışında pek çok ilginç yapı bulunuyor. Bunlardan biri, Rusya’nın en eski ve hâlâ faal olan darphanelerinden biri olan Sankt Peterburg Darphanesi. Darphane, on sekizinci yüzyılın başlarında kaleye taşındı ve o tarihten bu yana burada sikke, madalya ve nişan üretiyor. Darphane binası, kalenin içindeki en büyük yapılardan biri.
Kalenin içinde ayrıca, Büyük Petro’nun küçük teknesinin saklandığı Kayıkhane, komutanın konutu, mühendislik binası ve çeşitli müze binaları bulunuyor. Komutanın konutu bugün Sankt Peterburg’un tarihini anlatan bir müzeye ev sahipliği yapıyor. Burada şehrin kuruluşundan yirminci yüzyılın başlarına kadar uzanan tarihini anlatan sergiler bulunuyor.
Kalenin avlusunda, Büyük Petro’nun alışılmadık bir heykeli de yer alıyor. Mihail Şemyakin adlı sanatçının 1991’de yaptığı bu bronz heykel, Petro’yu oturur pozisyonda, uzun ve ince uzuvlarıyla, küçük başıyla oldukça sıra dışı bir şekilde tasvir ediyor. Heykel, ilk yapıldığında tartışmalara yol açtı, ama bugün kalenin en çok fotoğraflanan noktalarından biri. Ziyaretçiler, heykelin dizine dokunmanın şans getirdiğine inanıyor.
Kale Duvarlarının Dibinde Plaj
Petropavlovsk Kalesi’nin en şaşırtıcı yanlarından biri, Neva’ya bakan duvarlarının dibinde küçük bir kumsal bulunması. Yaz aylarında, Sankt Peterburglular bu kumsala güneşlenmek için geliyor. Granit duvarlara yaslanarak güneşlenen insanlar, şehrin en tuhaf ve en sevimli manzaralarından birini oluşturuyor. Kuzeyin kısa yazında, her güneşli gün değerli; bu yüzden kumsal, güneşli günlerde oldukça kalabalık oluyor.
Kışın ise bu kumsal, başka bir geleneğe ev sahipliği yapıyor. “Morjlar” olarak bilinen kış yüzücüleri, Neva’nın buzlu sularına girmek için burada toplanıyor. Bu cesur insanlar, buzda açılan deliklerden donmuş nehre girerek yüzüyor. Bu geleneğin sağlığa iyi geldiğine inanılıyor. Kış aylarında kaleyi ziyaret ederseniz, bu ilginç manzaraya tanık olabilirsiniz.
Neva’nın Taşkınları ve Kale
Sankt Peterburg’un kurulduğu yer, Neva Nehri’nin deltasındaki alçak ve bataklık adalardan oluşuyordu. Bu konum, şehri tarih boyunca büyük taşkınlara karşı savunmasız bıraktı. Batıdan esen güçlü rüzgârlar, Finlandiya Körfezi’nin sularını Neva’ya doğru itiyor ve nehrin seviyesinin aniden yükselmesine neden oluyordu. Bu taşkınlar, şehrin büyük bölümünü sular altında bırakabiliyordu.
Petropavlovsk Kalesi, bu taşkınlardan en çok etkilenen yerlerden biriydi. Ada, nehrin ortasında olduğu için, su seviyesi yükseldiğinde kalenin bazı bölümleri sular altında kalıyordu. Kalenin duvarlarında, tarih boyunca yaşanan büyük taşkınların su seviyelerini gösteren işaretler bulunuyor. Bu işaretlerin en yükseği, 1824’teki büyük taşkının seviyesini gösteriyor. O yıl yaşanan taşkın, şehrin tarihindeki en büyük felaketlerden biriydi ve yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Bu olay, Puşkin’in ünlü “Bronz Süvari” şiirine de konu oldu.
Taşkınlar, yüzyıllar boyunca Sankt Peterburg’un en büyük sorunlarından biri olarak kaldı. Bu sorunu çözmek için yirminci yüzyılın sonlarında Finlandiya Körfezi’nde dev bir baraj sistemi inşa edilmeye başlandı. Yirmi birinci yüzyılın başlarında tamamlanan bu baraj, şehri büyük taşkınlardan korumak için tasarlandı. Kalenin duvarlarındaki taşkın işaretleri, bugün bu uzun mücadelenin tarihî tanıkları olarak duruyor.
1917 ve Kalenin Rolü
Petropavlovsk Kalesi, hiçbir savaşta kullanılmamış olsa da, Rus tarihinin en önemli olaylarından birinde dolaylı bir rol oynadı. 25 Ekim 1917 gecesi, eski takvime göre, Bolşevikler Petrograd’da, yani o dönemdeki adıyla Sankt Peterburg’da iktidarı ele geçirmek için harekete geçti. Bu gece, Petropavlovsk Kalesi’nin garnizonu Bolşeviklerin tarafına geçmişti.
Bolşeviklerin planına göre, kalenin toplarından Kışlık Saray’a ateş açılacak ve Geçici Hükümet’e teslim olması için baskı yapılacaktı. Kalenin bayrak direğine asılacak kırmızı bir fener, saldırının başlaması için işaret olacaktı. Neva’da demirli olan Aurora kruvazörü de bu operasyonda rol aldı. Aurora’nın attığı boş bir mermi, Kışlık Saray’a yapılan saldırının sembolik başlangıcı olarak tarihe geçti. Kalenin toplarından da birkaç atış yapıldığı anlatılıyor.
Kışlık Saray’ın düşmesiyle Geçici Hükümet’in bakanları tutuklandı ve Petropavlovsk Kalesi’nin Trubetskoy Tabyası’na getirildi. Böylece, yıllarca çarlık rejiminin muhaliflerini barındıran hücreler, bu kez devrik hükümetin üyelerini barındırdı. Tarihin bu ironik dönüşü, kalenin Rus tarihindeki karmaşık rolünü bir kez daha gösteriyor.
Sovyet döneminde kale, uzun süre bir müze olarak düzenlendi. Hapishane, devrim tarihini anlatan bir müzeye dönüştürüldü. Katedral ise ibadete kapatılarak müze olarak kullanıldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra katedralde yeniden ayinler düzenlenmeye başlandı, ancak bina hâlâ büyük ölçüde müze olarak işlev görüyor.
Kalede Yarım Günlük Rota
Petropavlovsk Kalesi’ni en verimli şekilde gezmek için şöyle bir rota önerebilirim. Sabah erken saatte Gorkovskaya metro istasyonundan çıkıp Aleksandrovski Parkı’nın içinden geçerek Ioannovski Köprüsü’ne ulaşın. Köprüden geçerken Neva’nın ve kalenin duvarlarının manzarasını izleyin. Ardından Petrovski Kapısı’ndan kaleye girin.
İlk durağınız, Aziz Petro ve Pavlus Katedrali olsun. Sabah erken saatlerde katedral daha sakin oluyor ve imparatorların lahitlerini, ikonostazı ve iç mekânı rahatça inceleyebilirsiniz. Katedralden sonra yanındaki şapele geçerek Romanov ailesinin mezarlarını ziyaret edin.
Öğleye doğru Narışkin Tabyası’nın önüne gelin ve saat on ikide atılan öğle topunu izleyin. Ardından Neva Panoraması yürüyüş yoluna çıkarak duvarların üzerinden şehrin muhteşem manzarasını seyredin. Öğleden sonra Trubetskoy Tabyası hapishanesini ziyaret edin ve kalenin karanlık tarihine tanıklık edin.
Zamanınız kalırsa, komutanın konutundaki Sankt Peterburg tarihi müzesini gezin ve Şemyakin’in Büyük Petro heykelinin önünde bir fotoğraf çekin. Gezinizi kalenin Neva’ya bakan kumsalında kısa bir molayla tamamlayabilirsiniz. Bu rota, kalenin en önemli noktalarını görmeniz için yaklaşık dört ila beş saat sürecek.
Aleksandrovski Parkı ve Çevresi
Petropavlovsk Kalesi’nin kuzeyinde, Neva’nın karşı kıyısında, Aleksandrovski Parkı uzanıyor. Bu park, eskiden kalenin önündeki açık alan, yani topçu atış alanıydı. Askerî ihtiyaçlar ortadan kalktıktan sonra, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında bu alan bir parka dönüştürüldü. Bugün park, Sankt Peterburg’un en sevilen yeşil alanlarından biri.
Parkın içinde ve çevresinde pek çok ilginç yer bulunuyor. Kalenin hemen karşısındaki eski cephanelik binası, bugün Rusya’nın en büyük askerî müzelerinden birine, Topçu Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. Müzenin avlusunda, farklı dönemlere ait yüzlerce top ve askerî araç sergileniyor. Askerî tarihe ilgi duyuyorsanız, kale ziyaretinin ardından bu müzeye de uğrayabilirsiniz.
Parkın içinde ayrıca bir hayvanat bahçesi, bir planetaryum ve bir tiyatro da bulunuyor. Parkın yakınında, Büyük Petro’nun Sankt Peterburg’daki ilk evi olan küçük ahşap kulübe de yer alıyor. Bu kulübe, 1703’te, kalenin inşası sırasında Petro için birkaç gün içinde yapılmıştı ve şehrin günümüze ulaşan en eski yapısı olarak kabul ediliyor. Petro, şehrin ilk yıllarında bu mütevazı kulübede yaşadı.
Kalenin çevresinde ayrıca, Neva’nın kıyısında demirli olan Aurora kruvazörü de görülebiliyor. 1917 Ekim Devrimi’ndeki rolüyle ünlü olan bu gemi, bugün bir müze gemisi olarak ziyaretçilere açık. Kale, park ve çevresi, birlikte bir günlük keyifli bir gezi programı oluşturuyor.
Mevsimlere Göre Kale
Petropavlovsk Kalesi, her mevsimde farklı bir güzellik sunuyor. İlkbaharda, Neva’nın buzları çözülmeye başladığında, nehirde yüzen buz kütleleri kalenin önünden geçiyor. Bu manzara, Sankt Peterburglular için baharın gelişinin habercisi. Kalenin kumsalında ilk güneşlenenler de bu dönemde ortaya çıkıyor.
Yaz, kalenin en canlı mevsimi. Beyaz geceler boyunca, kale ve çevresi gece yarısına kadar insanlarla dolu. Kalenin avlusunda konserler, festivaller ve açık hava etkinlikleri düzenleniyor. Neva’daki tekne turları ve kalenin önünden geçen gemiler, yaz akşamlarına ayrı bir canlılık katıyor.
Sonbaharda, Aleksandrovski Parkı’nın ağaçları sarı ve turuncuya bürünüyor. Kalenin gri duvarları ve altın kulesi, bu sıcak renklerle güzel bir uyum oluşturuyor. Sonbaharın sisli sabahlarında, katedralin kulesi sisin içinden yükseliyor ve masalsı bir görüntü yaratıyor.
Kışın ise Neva tamamen donuyor ve kale, karla kaplı beyaz bir manzaranın içinde yükseliyor. Kalenin duvarlarının dibinde yüzen kış yüzücüleri, donmuş nehir ve karla kaplı kumsal, kış Sankt Peterburg’unun en karakteristik görüntülerinden birini oluşturuyor. Kış aylarında günler çok kısa; bu yüzden ziyaretinizi gün ışığına göre planlamanız gerekiyor.
Kulenin Tepesindeki Melek
Aziz Petro ve Pavlus Katedrali’nin altın kulesinin tepesinde, elinde bir haç tutan bir melek figürü bulunuyor. Bu melek, Sankt Peterburg’un en tanınmış sembollerinden biri. Rüzgârgülü işlevi de gören melek, rüzgârın yönüne göre dönüyor. Meleğin yüksekliği yaklaşık üç metre, kanat açıklığı ise dört metre civarında.
Melekle ilgili ilginç bir hikâye var. 1830’da, şiddetli bir fırtına meleğe zarar verdi. Meleği onarmak için iskele kurmak çok pahalı ve zaman alıcı olacaktı. Bunun üzerine Pyotr Teluşkin adlı bir çatı ustası, hiçbir iskele kullanmadan, yalnızca halatlar yardımıyla kulenin tepesine tırmanmayı ve meleği onarmayı teklif etti. Teluşkin, bu cesur işi başarıyla tamamladı. Anlatılana göre ödül olarak, Rusya’nın bütün meyhanelerinde ücretsiz içki içme hakkı tanıyan özel bir belge aldı. Bu hikâye, Sankt Peterburg’un en sevilen anekdotlarından biri.
Melek, yüzyıllar içinde birkaç kez yenilendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Leningrad kuşatması boyunca, Alman topçusunun hedefi olmaması için kule ve melek kamuflaj örtüsüyle kaplandı. Bu riskli işi, dağcılardan oluşan bir ekip üstlendi. Bugün melek, altın parıltısıyla Sankt Peterburg’un gökyüzünde parlamaya devam ediyor.
Neden Petropavlovsk’u Görmelisiniz?
Sankt Peterburg’da görülecek o kadar çok yer var ki, ziyaretçiler bazen hangisinden başlayacaklarını bilemiyor. Hermitage’ın hazineleri, Kışlık Saray’ın görkemi, Peterhof’un çeşmeleri ve şehrin kanalları arasında, Petropavlovsk Kalesi bazen göz ardı edilebiliyor. Oysa bu kale, şehri anlamak için en önemli anahtar.
Burada, Sankt Peterburg’un nasıl doğduğunu, Rus imparatorluğunun nasıl yükseldiğini ve nasıl sona erdiğini görebilirsiniz. Büyük Petro’nun ilk taşından son çarın mezarına kadar, iki yüz yılı aşkın bir tarih bu küçük adada toplanmış. Kalenin duvarlarından bakıldığında görülen manzara ise şehrin en güzel panoramalarından biri.
Bu yüzden Sankt Peterburg gezinizin ilk gününü bu kaleye ayırmanızı öneririm. Şehrin doğduğu yerden başlayarak, onun hikâyesini adım adım takip edebilir ve sonraki günlerde göreceğiniz saraylara, müzelere ve meydanlara bu hikâyenin ışığında bakabilirsiniz. Petropavlovsk, Sankt Peterburg’u anlamak için gerçekten en doğru başlangıç noktası.
Kalenin taş duvarları, şehrin ilk günlerinden bugüne kadar yaşanan her şeye tanıklık etti ve hâlâ anlatacak çok hikâyesi var.
Onları dinlemek için kaleye gelmeniz yeterli.
İyi yolculuklar dilerim.
Petropavlovsk Kalesi’ni Videoda İzleyin
Sankt Peterburg’un doğduğu yer olan bu kaleyi ve katedralini görmek için aşağıdaki videoya göz atabilirsiniz.
Petropavlovsk Kalesi’ne Nasıl Gidilir?
Petropavlovsk Kalesi, Sankt Peterburg’un merkezinde bulunduğu için ulaşımı oldukça kolay. En yakın metro istasyonu, Gorkovskaya. Bu istasyondan çıktıktan sonra, Aleksandrovski Parkı’nın içinden geçerek yaklaşık on dakikada kaleye ulaşabilirsiniz. Kaleye, Ioannovski Köprüsü üzerinden giriliyor. Bu ahşap köprü, Sankt Peterburg’un en eski köprülerinden biri ve kalenin ana girişine çıkıyor.
Şehir merkezinden yürüyerek de kaleye ulaşmak mümkün. Kışlık Saray’dan Troitski Köprüsü’nü geçerek ya da Vasilyevski Adası’ndan Birjevoy Köprüsü’nü kullanarak kaleye gidebilirsiniz. Bu yürüyüşler sırasında Neva’nın ve şehrin muhteşem manzaralarını izleyebilirsiniz. Yaz aylarında, Neva’da düzenlenen tekne turları da kalenin önünden geçiyor.
Pratik İpuçları
Petropavlovsk Kalesi’nin avlusuna giriş genellikle ücretsiz. Ancak katedral, Trubetskoy Tabyası hapishanesi, Neva Panoraması yürüyüş yolu ve kalenin içindeki müzeler için ayrı biletler gerekiyor. Birden fazla yeri ziyaret etmeyi planlıyorsanız, kombine bilet almak daha ekonomik olabilir. Bilet seçeneklerini kalenin girişindeki kasalardan öğrenebilirsiniz.
Kale ve müzeleri gezmek için en az yarım gün ayırmanızı öneririm. Katedral, hapishane ve şehir tarihi müzesini görmek, duvarların üzerinde yürümek ve öğle topunu izlemek için zaman ayırın. Yaz aylarında kale oldukça kalabalık olabilir; sabah erken saatlerde gitmek daha rahat bir ziyaret sağlar.
Katedrali ziyaret ederken uygun kıyafetler giymeyi unutmayın. Katedral bugün müze olarak işlev görse de zaman zaman ayinler düzenleniyor. Hapishane müzesinde ise hücrelerin dar ve loş olduğunu, klostrofobi hissedebileceğinizi göz önünde bulundurun.
Haziran ayında, Sankt Peterburg’un ünlü “beyaz geceleri” sırasında kaleyi ziyaret etmek ayrı bir deneyim. Bu dönemde güneş çok geç batıyor ve geceler neredeyse aydınlık geçiyor. Gece yarısı Neva’nın köprülerinin açılışını izlemek için kalenin yakınındaki kıyılar en güzel noktalardan biri.
Sıkça Sorulan Sorular
Petropavlovsk Kalesi ne zaman kuruldu?
Kalenin temeli 16 Mayıs 1703’te Büyük Petro tarafından atıldı. Bu tarih, aynı zamanda Sankt Peterburg’un kuruluş tarihi olarak kabul ediliyor.
Kale hiç savaşta kullanıldı mı?
Hayır, Petropavlovsk Kalesi hiçbir zaman bir savaşta kullanılmadı. Daha çok hapishane, darphane ve imparatorluk mezarlığı olarak işlev gördü.
Hangi imparatorlar katedralde gömülü?
Büyük Petro’dan itibaren, birkaç istisna dışında, neredeyse bütün Rus imparatorları ve imparatoriçeleri bu katedralde gömülü. Son çar II. Nikolay ve ailesinin kalıntıları da 1998’de katedralin yanındaki şapele defnedildi.
Öğle topu her gün atılıyor mu?
Evet, her gün tam saat on ikide Narışkin Tabyası’ndan bir top atışı yapılıyor.
Kaleye giriş ücretli mi?
Kalenin avlusuna giriş genellikle ücretsiz. Katedral, hapishane müzesi ve diğer müzeler için ayrı biletler gerekiyor.
Sonuç: Bir Şehrin Kalbi
Petropavlovsk Kalesi, Sankt Peterburg’un doğduğu yer ve şehrin kalbi. Büyük Petro’nun hayallerinin ilk taşı, Trezzini’nin altın kuleli katedrali, Rus imparatorlarının son istirahatgâhı ve çarlık Rusyası’nın en korkunç hapishanelerinden biri, hepsi bu küçük adanın üzerinde bir arada duruyor. Hiçbir savaşa tanıklık etmemiş bu kale, Rus tarihinin hem en görkemli hem de en karanlık hikâyelerine tanıklık etti.
Sankt Peterburg’a gittiğinizde, gezinize bu kaleden başlamanızı öneririm. Şehrin doğduğu yerde durup Neva’ya bakın, katedralin içinde imparatorların lahitlerinin önünden geçin, hücrelerde bir an durup oradaki yalnızlığı hissedin ve öğle topunun sesini dinleyin. Bu deneyim, Sankt Peterburg’u ve Rusya’yı anlamak için mükemmel bir başlangıç olacak.
Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler
Sankt Peterburg’un doğusunda, Neva’nın kaynağında, Büyük Petro’nun 1702’de ele geçirdiği Oreşek Kalesi bulunuyor; Petropavlovsk’un kuruluşu bu zaferle doğrudan bağlantılı. Şehrin batısında Koporye Kalesi ve İvangorod Kalesi, doğusunda ise Rusya’nın ilk başkenti Staraya Ladoga Kalesi sizi bekliyor. Romanovların son aylarını merak ediyorsanız Tobolsk Kremlini yazımıza da göz atabilirsiniz.
