Tula Kremlini: Samovar Şehrinin Hiç Düşmeyen Kalesi
Samovar, zencefilli kurabiye ve silah. Rusya’da Tula denince akla ilk gelen üç şey bu. Rus atasözlerinde bile yer bulmuş bir şehir burası: “Tula’ya kendi semaverinle gitmek” sözü, zaten bol olan bir şeyi oraya taşımak anlamına geliyor. Ama Tula’nın kalbinde, bütün bu ünün çok öncesinden kalma bir yapı daha var: beş yüz yıllık Tula Kremlini. Moskova’nın güneyindeki savunma hattının en dikkat çekici kalelerinden biri olan bu yapı, kaleler serimizin Rusya ayağında Kolomna’dan sonraki durağımız.
Tula Kremlini’ni ilginç kılan şey, sadece yaşı ya da sağlamlığı değil. Bu kale, Rusya’daki pek çok kremlinden farklı olarak bir tepenin üzerine değil, düz bir araziye, nehir kıyısındaki alçak bir alana kurulmuş. Neredeyse kusursuz dikdörtgen planı, dokuz kulesi ve hiç düşman eline geçmemiş olmasıyla Tula Kremlini, güney sınırının sessiz ama inatçı bir bekçisi. Hadi bu kalenin hikâyesine birlikte bakalım.
İçindekiler
- Tula Kremlini Nerede?
- Bozkırın Kıyısındaki Şehir
- Taş Kremlinin İnşası
- Dikdörtgen Bir Kale
- Dokuz Kule
- 1552: Devlet Giray Kapıda
- 1607: Sel Altında Bir Kuşatma
- Kremlinin İçindeki Katedraller
- Silahlar, Samovarlar ve Zencefilli Kurabiye
- Kremlini Gezmek
- Yasnaya Polyana: Tolstoy’un Evi
- Video
- Ulaşım
- Pratik İpuçları
- Sıkça Sorulan Sorular
- Sonuç
- Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Tula Kremlini Nerede?
Tula, Moskova’nın yaklaşık 180 kilometre güneyinde yer alan ve kendi adını taşıyan oblastın merkezi olan bir şehir. Kremlin, şehrin tarihi merkezinde, Oka Nehri’nin bir kolu olan Upa Nehri’nin kıyısına yakın bir noktada bulunuyor. Bugün şehrin modern caddeleri, alışveriş merkezleri ve meydanları kremlinin çevresini sarmış durumda; ama surların içine girdiğinizde kendinizi bambaşka bir zamanda buluyorsunuz.
Koordinatlar: 54.1964° K, 37.6211° D
Google Haritalar’da Tula Kremlini
Tula’nın konumu, tarih boyunca onu Moskova’nın güneye bakan ileri karakolu haline getirdi. Bir önceki yazımızda anlattığımız Oka savunma hattı, Moskova’yı güneyden gelen akınlara karşı koruyan ana çizgiydi. Tula ise bu hattın biraz daha güneyinde, bozkıra daha yakın bir yerde duruyordu. Yani akıncılar Oka’ya ulaşmadan önce genellikle Tula’nın önünden geçmek zorundaydı. Bu durum şehre hem büyük bir önem hem de büyük bir tehlike getiriyordu.
Bozkırın Kıyısındaki Şehir
Tula’nın adı kaynaklarda ilk kez on dördüncü yüzyılda geçiyor. O dönemde küçük bir yerleşim olan Tula, başlangıçta Ryazan Knezliği’nin topraklarındaydı. On beşinci yüzyılın sonlarına doğru ise Moskova Büyük Knezliği’nin kontrolüne girdi. Moskova devleti güçlendikçe, güney sınırını korumak için Tula’nın önemi de arttı.
Bu dönemde Rusya’nın güneyinde uçsuz bucaksız bozkırlar uzanıyordu. Rus kaynaklarında “Dikoe Pole”, yani “Vahşi Bozkır” olarak anılan bu topraklar, yerleşik hayattan uzak, göçebe toplulukların hâkim olduğu bir bölgeydi. Altın Orda’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan Kırım Hanlığı, bu bozkırları aşarak Rus topraklarına sık sık akınlar düzenliyordu. Bu akınlarda köyler yakılıyor, mallar yağmalanıyor ve çok sayıda insan esir alınıyordu.
Tula, bu tehlikenin tam karşısında duruyordu. Başlangıçta şehri ahşap surlar koruyordu, ancak bu surlar ateşe ve kuşatmaya karşı yeterli değildi. On altıncı yüzyılın başlarında Moskova Büyük Knezi III. Vasili, Tula’yı güçlü bir taş kaleyle donatma kararı aldı. Bu karar, Kolomna Kremlini’nin inşasından hemen önceki yıllara denk geliyor ve aynı stratejinin bir parçasıydı: Güney sınırını taş kalelerle kalıcı olarak güçlendirmek.

Taş Kremlinin İnşası
Tula’da önce, 1507 civarında meşe kütüklerinden bir ahşap kale yapıldığı anlatılıyor. Taş kremlinin inşası ise 1514 yılında, bu ahşap kalenin içinde başladı. Böylece inşaat süresince şehir korumasız kalmadı; dışarıdaki ahşap surlar nöbet tutarken içeride taş duvarlar yükseldi. İnşaat 1520 yılında tamamlandı. Bu yöntem, sınır bölgesinde ne kadar dikkatli davranmak gerektiğini gösteren akıllıca bir çözümdü.
Tula Kremlini’nin mimarisi, Moskova Kremlini ile belirgin benzerlikler taşıyor. Duvarların üst kısmındaki kırlangıç kuyruğu biçimli siper dişleri, kulelerin yapısı ve tuğla işçiliği, aynı usta geleneğine işaret ediyor. Bu yüzden Tula Kremlini’nin inşasında da Moskova’da çalışan İtalyan ustaların ya da onların yetiştirdiği Rus ustaların rol oynamış olabileceği düşünülüyor. Kesin isimler konusunda kaynaklar net olmasa da, yapı Rönesans dönemi İtalyan kale mimarisinin Rusya’daki yansımalarından biri olarak kabul ediliyor.
Dikdörtgen Bir Kale
Tula Kremlini’nin en dikkat çekici özelliği, planının neredeyse kusursuz bir dikdörtgen olması. Rusya’daki kremlinlerin çoğu bir tepenin, bir burnun ya da iki nehrin arasındaki bir arazinin şeklini takip eder; bu yüzden planları genellikle düzensizdir. Tula Kremlini ise düz bir arazide kurulduğu için mimarlar, geometrik olarak düzenli bir plan uygulayabildi. Bu durum, kaleye neredeyse bir askerî kampı andıran disiplinli bir görünüm kazandırıyor.
Duvarların toplam uzunluğunun yaklaşık bir kilometre olduğu belirtiliyor. Duvarların yüksekliği 10 metre civarında, kalınlıkları ise 3 metreyi aşıyor. Temeller taştan, duvarların gövdesi ise tuğladan yapılmış. Duvarların üst kısmında, savunucuların yürüyebileceği bir yol ve bu yolu koruyan kırlangıç kuyruğu biçimli siperler bulunuyor. Siper dişlerinin arasındaki boşluklardan ok ve tüfek atışı yapılabiliyordu.
Tula Kremlini’nin alçak bir arazide kurulmuş olması, ilk bakışta savunma açısından bir dezavantaj gibi görünebilir. Ancak mimarlar bu durumu farklı yöntemlerle telafi etmişti. Kalenin bir tarafını Upa Nehri koruyordu. Diğer taraflarda ise derin hendekler kazılmış ve bunlar suyla doldurulmuştu. Ayrıca kremlinin dışında, şehrin geri kalanını çevreleyen ahşap surlar ve toprak setlerden oluşan ikinci bir savunma hattı bulunuyordu. Bu katmanlı savunma sistemi, Tula’yı ele geçirilmesi zor bir hedef haline getiriyordu.
Düz arazinin bir avantajı da vardı: Kalenin içi geniş ve düzenliydi. Bu sayede kuşatma anında çevre köylerden gelen insanlar, hayvanlar ve erzak kolayca içeri alınabiliyordu. Kremlinin içinde ambarlar, cephanelikler, kiliseler ve yönetim binaları düzenli bir şekilde yerleştirilmişti.
Dokuz Kule
Tula Kremlini’nin duvarları üzerinde dokuz kule yükseliyor. Bunlardan dördü köşelerde yer alan yuvarlak kuleler, beşi ise duvarların ortasında bulunan dörtgen kuleler. Dörtgen kulelerin dördü aynı zamanda kale kapısı olarak kullanılıyordu. Her kulenin kendine özgü bir adı var ve bu adlar genellikle yakınlarındaki kiliselerden, sokaklardan ya da kulenin işlevinden geliyor.
Spasskaya Kulesi, kremlinin en bilinen kulelerinden biri. Adını, bir zamanlar yakınında bulunan Kurtarıcı İsa Kilisesi’nden aldığı söyleniyor. Kulenin tepesinde eskiden bir alarm çanı bulunduğu ve tehlike anında bu çanın çalınarak şehir halkının uyarıldığı anlatılıyor. Bugün kulenin içinde çeşitli sergiler düzenleniyor.
İvanovskaya Kulesi ise Upa Nehri’ne bakan tarafta yer alıyor. Bu kulenin altında, nehre ulaşan gizli bir geçit bulunduğu anlatılıyor. Kuşatma sırasında savunucular bu geçidi kullanarak nehirden su alabiliyordu. Kuşatma altındaki bir kale için su, belki de cephaneden bile daha hayati bir ihtiyaçtı. Bu yüzden Rusya’daki pek çok kalede benzer gizli geçitler, Rusçada “taynik” olarak adlandırılan su kuleleri bulunur.
Pyatnitskaya, Odoyevskaya, Nikitskaya ve diğer kuleler de duvarlar boyunca sıralanıyor. Bu kulelerin bazılarının içi müze ve sergi alanı olarak düzenlenmiş. Kremlinin duvarları üzerindeki yürüyüş yolu ise ziyaretçilere açık; duvar boyunca yürüyerek kulelerin içinden geçebilir ve şehri yukarıdan izleyebilirsiniz. Bu yürüyüş, Tula Kremlini ziyaretinin en keyifli kısımlarından biri.

1552: Devlet Giray Kapıda
Tula Kremlini’nin en büyük sınavı, inşasından otuz yıl kadar sonra, 1552 yazında geldi. O yıl Korkunç İvan, yani IV. İvan, Kazan Hanlığı’na karşı büyük bir sefere hazırlanıyordu. Kırım Hanı Devlet Giray ise Rus ordusunun doğuya yönelmesini fırsat bilerek güneyden Rusya’ya saldırdı ve büyük bir orduyla Tula’yı kuşattı.
Kuşatma sırasında şehirdeki asker sayısının oldukça az olduğu anlatılıyor; ana ordu Kazan seferi için başka bölgelerde toplanmıştı. Kırım ordusu, toplarla kremlinin duvarlarını dövdü ve şehrin ahşap kısımlarında yangınlar çıkardı. Savunucular ise yalnızca askerlerden ibaret değildi; kasaba halkı, kadınlar ve çocuklar da savunmaya katıldı. Duvarlardan aşağı kaynar su ve taş atıldığı, yangınların söndürülmesi için herkesin seferber olduğu anlatılıyor.
Tula birkaç gün boyunca direndi. Bu sırada IV. İvan’ın gönderdiği takviye kuvvetlerin yaklaştığı haberi gelince Kırım ordusu kuşatmayı kaldırıp geri çekildi. Bu savunma, Rusya’nın güney sınırında yaşanan en önemli başarılardan biri olarak kabul ediliyor. Tula’nın direnişi sayesinde IV. İvan, Kazan seferine devam edebildi ve birkaç ay sonra Kazan’ı ele geçirdi. Serimizde daha önce gezdiğimiz Kazan Kremlini’nin hikâyesi de bu şekilde, dolaylı olarak Tula’nın direnişine bağlanıyor.
1607: Sel Altında Bir Kuşatma
Tula Kremlini’nin tarihindeki en ilginç olaylardan biri, düşmanlar tarafından değil, bizzat Rus çarı tarafından kuşatılmasıydı. On yedinci yüzyılın başlarında Rusya, Karışıklık Dönemi denen büyük bir kriz yaşıyordu. Bu dönemde İvan Bolotnikov adlı bir lider, büyük bir halk ayaklanması başlattı. Ayaklanma Rusya’nın güneyinde hızla yayıldı ve isyancılar Moskova’ya kadar ilerledi. Ancak başkenti alamayınca geri çekildiler ve sonunda Tula Kremlini’ne sığındılar.
Çar Vasili Şuyski, 1607 yazında büyük bir orduyla Tula’yı kuşattı. Ancak kremlinin güçlü duvarları ve isyancıların kararlı direnişi karşısında aylar geçti ve kale düşmedi. Bunun üzerine çarın çevresinden biri, alışılmadık bir öneride bulundu: Upa Nehri’nin üzerine bir baraj yapmak ve suyun yükselmesini sağlayarak kremlini sel altında bırakmak. Alçak bir arazide kurulmuş olması, ilk kez Tula Kremlini’nin aleyhine işleyecekti.
Baraj inşa edildi ve nehrin suları yükselmeye başladı. Kısa süre içinde kremlinin içi ve çevresi sularla doldu. Ambarlardaki erzak ıslandı, cephane kullanılamaz hale geldi ve savunucuların hareket alanı daraldı. Açlık ve sefalet içinde kalan isyancılar, 1607 sonbaharında teslim olmak zorunda kaldı. Bolotnikov yakalandı ve daha sonra hayatını kaybetti.
Bu kuşatma, Tula Kremlini’nin askerî tarihinde benzersiz bir sayfa. Duvarları hiçbir zaman yıkılmadı ve hiçbir dış düşman tarafından ele geçirilemedi; ama doğanın gücü, kendi çarının eliyle kaleye karşı kullanıldı. Bugün kremlinin içinde bu olayı anlatan bilgilendirme panolarına ve sergilere rastlayabilirsiniz.
Kremlinin İçindeki Katedraller
Tula Kremlini’nin surları içinde iki önemli katedral yükseliyor. Bunlardan ilki, Uspenski, yani Meryem’in Göğe Kabulü Katedrali. Bugünkü yapı on sekizinci yüzyılın ortalarında, daha eski bir kilisenin yerine inşa edildi. Beş kubbeli bu katedral, iç mekânındaki fresklerle ünlü. Duvarları ve tavanları kaplayan bu renkli resimlerin, Yaroslavl’dan gelen ustalar tarafından yapıldığı biliniyor. Katedralin yanında, bir zamanlar şehrin en yüksek yapılarından biri olan, çok katlı bir çan kulesi yükseliyordu. Bu çan kulesi yirminci yüzyılda yıkılmış, son yıllarda ise yeniden inşa edilmiştir.
İkinci katedral ise Bogoyavlenski, yani Epifani Katedrali. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, Napolyon savaşlarında hayatını kaybeden Tulalı askerlerin anısına inşa edildi. Sovyet döneminde bu katedralin kubbeleri kaldırıldı ve bina uzun yıllar bir silah müzesi olarak kullanıldı. Silah müzesi daha sonra kremlinin dışında, kendi özel binasına taşındı. Katedral ise yeniden kubbelerine kavuştu.
Bu iki katedral, kremlinin içine hem dini hem de mimari bir zenginlik katıyor. Kremlin avlusunda yürürken, kırmızı tuğla duvarların önünde yükselen beyaz ve renkli kubbeler, çok güzel bir kontrast oluşturuyor. Özellikle güneşli günlerde altın kubbelerin parıltısı, avluyu aydınlatıyor.


Silahlar, Samovarlar ve Zencefilli Kurabiye
Tula’nın kimliği, kremlinin yanı sıra üç ünlü ürünle şekillenmiş durumda. Bunların ilki silahlar. Tula, yüzyıllardır Rusya’nın en önemli silah üretim merkezlerinden biri. Şehirdeki demirciler ve silah ustaları on altıncı yüzyıldan itibaren ün kazandı. 1712 yılında Deli Petro, yani I. Petro’nun emriyle Tula’da büyük bir silah fabrikası kuruldu. Bu fabrika, Rusya’nın savaşlarında kullanılan tüfeklerin ve diğer silahların önemli bir kısmını üretti. Bugün şehirde, miğfer şeklindeki çarpıcı binasıyla dikkat çeken büyük bir Silah Müzesi bulunuyor. Müzede yüzyıllar boyunca üretilen silahları, süslü av tüfeklerini ve askerî teçhizatı görebilirsiniz.
İkinci ünlü ürün samovar. Çay demlemek için kullanılan bu geleneksel Rus su ısıtıcısı, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Tula’da yaygın olarak üretilmeye başlandı. Tula samovarları kalitesiyle o kadar ünlendi ki, şehrin adı samovarla neredeyse eş anlamlı hale geldi. Yazının başında bahsettiğim atasözü de buradan doğdu. Kremlinin içinde ya da yakınında bulunan Samovar Müzesi’nde, farklı dönemlerden kalma yüzlerce samovarı görebilirsiniz. Küçücük minyatürlerden dev kazanlara, sade modellerden süslü sanat eserlerine kadar uzanan bu koleksiyon gerçekten etkileyici.
Üçüncü ünlü ürün ise Tula pryanigi, yani Tula zencefilli kurabiyesi. Bal ve baharatla yapılan, içi reçelle doldurulan ve üzeri desenli kalıplarla süslenen bu yassı kurabiye, yüzyıllardır şehrin simgesi. Eskiden özel günlerde hediye olarak verilen bu kurabiyelerin bazıları devasa boyutlarda yapılırdı. Şehirde Pryanik Müzesi bulunuyor; burada kurabiyenin tarihini öğrenebilir, eski ahşap kalıpları görebilir ve elbette taze pryanik tadabilirsiniz. Tula’dan ayrılırken bir paket pryanik almak, neredeyse bir gelenek.
Kremlini Gezmek
Tula Kremlini’ni gezmeye ana girişlerden birinden başlayabilirsiniz. Kremlinin avlusu genellikle serbestçe dolaşılabilen bir alan; duvarların üzerindeki yürüyüş yolu ve kulelerin içindeki sergiler ise ayrı biletle ziyaret ediliyor. Bilet ücretleri ve açık olan bölümler zaman zaman değişebildiği için girişteki bilgilendirme panolarını kontrol etmenizi öneririm.
Duvar yürüyüşü, Tula Kremlini deneyiminin en güzel kısmı. Duvarların üzerindeki dar yolda yürürken, bir yanda kremlinin avlusu, katedraller ve çan kulesi, diğer yanda ise modern Tula’nın caddeleri ve binaları uzanıyor. Kuleleri birbirine bağlayan bu yol, sizi her kulenin içinden geçiriyor. Kulelerin bazılarında tarihi silahlar, zırhlar, eski haritalar ve kremlinin inşasını anlatan maketler sergileniyor. Duvarın tamamını dolaşmak, sergilerde vakit geçirmenize bağlı olarak bir ila iki saat sürebilir.
Kremlinin avlusunda ise katedralleri ziyaret edebilir, çan kulesinin önünde fotoğraf çekebilir ve avludaki küçük müze mağazalarına göz atabilirsiniz. Avluda zaman zaman tarihi canlandırma etkinlikleri, zanaat gösterileri ve konserler de düzenleniyor. Yaz aylarında kremlin, şehrin kültürel hayatının canlı bir merkezi haline geliyor.
Kremlinin hemen dışında, Upa Nehri’ne doğru uzanan alan son yıllarda büyük bir dönüşüm geçirdi. Nehir kıyısı yeniden düzenlenerek yürüyüş yolları, parklar ve dinlenme alanları oluşturuldu. Kremlinin yanındaki tarihi sokaklar da restore edilerek kafeler, dükkânlar ve müzelerle canlandırıldı. Kremlin gezisinden sonra nehir kıyısında yürüyüş yapmak, Tula’nın bugünkü yüzünü görmek için güzel bir fırsat.


Yasnaya Polyana: Tolstoy’un Evi
Tula’ya gelmişken kaçırılmaması gereken bir yer daha var: Yasnaya Polyana. Şehrin yaklaşık on dört kilometre güneyinde yer alan bu malikâne, dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Lev Tolstoy’un doğduğu, hayatının büyük bölümünü geçirdiği ve “Savaş ve Barış” ile “Anna Karenina” gibi ölümsüz eserlerini yazdığı yer. Bugün müze olarak korunan malikâne, Tolstoy’un yaşadığı dönemdeki haliyle ziyaretçilere açık.
Yasnaya Polyana’da Tolstoy’un evini, çalışma odasını, kütüphanesini ve kişisel eşyalarını görebilirsiniz. Evin içindeki her şey, yazarın hayatını yakından hissettirecek şekilde korunmuş. Malikânenin geniş bahçeleri, ağaçlıklı yolları, göletleri ve ormanlık alanları ise yürüyüş için harika. Tolstoy’un ormanın içinde, süssüz ve sade bir mezarı bulunuyor. Yazarın isteği üzerine üzerinde hiçbir anıt ya da yazı bulunmayan bu toprak mezar, ziyaretçilerin en çok duygulandığı yerlerden biri.
Yasnaya Polyana’yı ziyaret etmek için en az yarım gün ayırmanızı öneririm. Tula’dan otobüs ya da taksiyle kolayca ulaşabilirsiniz. Kremlin ve Yasnaya Polyana’yı aynı güne sığdırmak mümkün, ama ikisini de rahatça gezmek için Tula’da bir gece konaklamak daha keyifli olur.
Tula Kremlini’ni Videoda İzleyin
Kremlinin içini, duvarlarını ve kulelerini daha yakından görmek için aşağıdaki videoya göz atabilirsiniz.
Tula’ya Nasıl Gidilir?
Tula’ya Moskova’dan ulaşmak oldukça kolay. Moskova’nın Kurski Garı’ndan Tula’ya düzenli tren seferleri bulunuyor. Hızlı trenlerle yolculuk yaklaşık iki saat sürüyor; daha yavaş banliyö ve uzun yol trenlerinde süre üç saati bulabiliyor. Tula’nın ana tren garından şehir merkezine ve kremline otobüs, troleybüs ya da taksiyle kısa sürede ulaşabilirsiniz.
Karayoluyla gitmek isterseniz, Moskova’dan güneye uzanan ana otoyolu kullanabilirsiniz. Otobüs seferleri de bulunuyor; trafik durumuna bağlı olarak yolculuk üç saat civarında sürebiliyor. Tula, Moskova’dan günübirlik ziyaret edilebilecek bir mesafede, ancak Yasnaya Polyana’yı da görmek istiyorsanız bir gece konaklamanızı öneririm.
Büyük Savunma Hattı: Zasechnaya Cherta
Tula Kremlini, tek başına duran bir kale değildi. On altıncı yüzyılın ortalarında Rus devleti, güney sınırını korumak için çok daha büyük ve iddialı bir proje başlattı. Rusçada “Zasechnaya Cherta” olarak adlandırılan bu savunma hattı, yüzlerce kilometre boyunca uzanan bir engeller zinciriydi. Ormanların kenarında kesilen ağaçlar, birbirine çapraz şekilde yığılarak geçilmesi neredeyse imkânsız barikatlar oluşturuyordu. Ormanın olmadığı açık alanlarda ise hendekler kazılıyor, toprak setler yükseltiliyor ve ahşap çitler dikiliyordu.
Bu hattın üzerinde belirli aralıklarla kaleler, gözetleme kuleleri ve küçük garnizonlar bulunuyordu. Tula, bu sistemin en önemli merkezlerinden biriydi. Hattın bakımı, onarımı ve korunması için çevredeki köylülerden ve askerlerden oluşan özel birlikler görevlendiriliyordu. Ağaç kesmek bu bölgelerde kesinlikle yasaktı, çünkü orman hattın kendisiydi. Kuralları çiğneyenlere ağır cezalar verildiği anlatılıyor.
Zasechnaya Cherta, büyük ordulara karşı tek başına yeterli olmasa da, akıncıların hızını kesmeye, onları belirli geçitlere yönlendirmeye ve Rus ordularına hazırlanma süresi kazandırmaya yarıyordu. Bu sistemin izlerini bugün Tula’nın çevresindeki bazı ormanlarda ve korunan doğa alanlarında görmek hâlâ mümkün. Tula yakınlarındaki bazı ormanlık alanların, bu eski savunma hattının bir parçası olduğu için yüzyıllar boyunca korunmuş olması, tarihin doğaya bıraktığı ilginç bir miras.
Tula Şehrinin Bugünü
Tula, son yıllarda Rusya’nın en çok değişen şehirlerinden biri haline geldi. Uzun süre bir sanayi şehri olarak bilinen Tula, tarihi mirasını öne çıkaran restorasyon ve kentsel dönüşüm projeleriyle yeni bir yüz kazandı. Kremlinin çevresi, nehir kıyısı ve tarihi sokaklar yeniden düzenlendi. Eski fabrika binaları kültür merkezlerine, sergi alanlarına ve sosyal mekânlara dönüştürüldü.
Şehrin merkezinde, kremlinin yanında Lenin Meydanı ve çevresindeki yönetim binaları, Sovyet döneminin mimari mirasını yansıtıyor. Biraz ileride ise on dokuzuncu yüzyıldan kalma tüccar evleri, kiliseler ve dar sokaklar, Tula’nın daha eski dönemlerine ait izleri taşıyor. Bu farklı dönemlerin yan yana durması, şehre katmanlı ve ilginç bir karakter kazandırıyor.
Tula’da müze sayısı da oldukça fazla. Silah Müzesi, Samovar Müzesi ve Pryanik Müzesi’nin yanı sıra, yerel tarih müzeleri, sanat galerileri ve özel koleksiyonlar da bulunuyor. Müze meraklıları için Tula, iki üç gün geçirmeye değer bir şehir. Şehrin halkı da genellikle misafirperver ve yardımsever; yol sorduğunuzda size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Pratik İpuçları
Tula’yı ziyaret etmek için en uygun dönem mayıs ile eylül arası. Bu aylarda hava ılık, kremlinin avlusu ve nehir kıyısı yeşil ve canlı oluyor. Yaz aylarında kremlinde açık hava etkinlikleri, konserler ve festivaller düzenleniyor. Sonbaharda ise Yasnaya Polyana’nın ormanları sarı ve kızıl renklere bürünüyor; bu dönem, malikâneyi ziyaret etmek için özellikle güzel.
Kremlinin duvar yürüyüşü için rahat ayakkabı giymenizi öneririm. Duvarların üzerindeki yol dar ve kulelerin içindeki merdivenler dik olabiliyor. Kış aylarında duvar yürüyüşü hava koşullarına bağlı olarak kısıtlanabiliyor.
Müzelerin çalışma saatleri değişebildiği için gitmeden önce kontrol etmeniz iyi olur. Pazartesi günleri bazı müzelerin kapalı olduğunu unutmayın. Tula’dan ayrılırken mutlaka bir pryanik ve belki küçük bir samovar hatırası almayı unutmayın; bu iki hediye, Tula gezinizi uzun süre hatırlatacak.
Kuşatma Altındaki Bir Kalede Hayat
Tula Kremlini gibi sınır kalelerinde hayat, sürekli bir tetikte olma haliydi. Her ilkbahar, bozkırdaki otlar yeşerdiğinde, şehir halkı yeni bir akın mevsiminin başladığını bilirdi. Gözcüler bozkıra doğru gönderilir, uzaktan yükselen toz bulutları ya da duman sinyalleri dikkatle izlenirdi. Tehlike yaklaştığında kremlinin çanları çalınır, çevre köylerden insanlar hayvanlarıyla, erzaklarıyla ve değerli eşyalarıyla birlikte kalenin içine sığınırdı.
Kalenin içinde hayat, bir yandan savunma hazırlıkları, bir yandan da gündelik işlerle sürüp giderdi. Demirciler silah ve ok ucu yapar, kadınlar ekmek pişirir ve yaralılarla ilgilenir, çocuklar bile duvarlara taş ve su taşımakla görevlendirilirdi. Kiliselerde dualar edilir, çan sesleri halkın moralini yüksek tutmaya çalışırdı. Kuşatma uzadıkça yiyecek ve su sıkıntısı baş gösterir, hastalıklar yayılırdı. Bu yüzden ambarların dolu tutulması ve su kaynaklarının korunması, kalenin ayakta kalmasının en önemli koşullarıydı.
Bu zor koşullar, Tula halkında güçlü bir dayanışma ruhu ve sınır insanına özgü bir dayanıklılık geliştirdi. Şehrin sonraki yüzyıllarda silah üretiminin merkezi haline gelmesi de belki bu tarihin bir devamı olarak görülebilir. Savunma, Tula’nın kimliğinin yüzyıllar boyunca ayrılmaz bir parçası oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nda Tula
Tula’nın savunma geleneği yirminci yüzyılda da kendini gösterdi. 1941 sonbaharında Alman orduları Moskova’ya doğru ilerlerken, Tula şehri de kuşatma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Şehir, Moskova’nın güney yolunu kapatan kritik bir noktaydı. Haftalar süren çatışmalara rağmen Tula düşmedi. Şehir halkı, askerlerle birlikte barikatlar kurdu, silah fabrikaları cephaneye ihtiyaç duyan askerlere destek vermeye çalıştı.
Tula’nın bu dönemdeki direnişi, Moskova’nın savunulmasında önemli bir rol oynadı. Sovyet döneminde şehre “Kahraman Şehir” unvanı verildi. Bugün şehirde bu savunmayı anan anıtlar ve müzeler bulunuyor. Kremlinin beş yüz yıl önce başlayan savunma hikâyesi, böylece yirminci yüzyılda da yeni bir bölümle devam etmiş oldu.
Bir Semaver Başında: Rus Çay Kültürü
Tula’yı anlamak için bir fincan çay içmek gerekiyor. Rus çay kültürü, on yedinci yüzyılda Çin’den gelen çayın zamanla bütün ülkeye yayılmasıyla şekillendi. Çay, başlangıçta yalnızca zenginlerin içebildiği pahalı bir içecekti; ancak on dokuzuncu yüzyılda hemen her evde içilen günlük bir alışkanlığa dönüştü. Bu dönüşümün merkezinde ise Tula’da üretilen samovarlar vardı.
Geleneksel bir samovar, içinde kömür ya da odun yakılan bir boru ile çevresinde suyun ısındığı bir gövdeden oluşur. Samovarın tepesine yerleştirilen küçük bir demlikte koyu bir çay demlenir. Her bardağa önce bu koyu demden biraz konur, ardından samovarın musluğundan sıcak su eklenerek çayın koyuluğu ayarlanır. Bu yöntem, Türk çay kültüründeki demlik ve çaydanlık düzenine oldukça benziyor; Türk okuyucular için Rus çay sofrası bu yüzden tanıdık bir his uyandırabilir.
Rus çay sofrası, yalnızca çaydan ibaret değil. Reçeller, bal, limon, şekerlemeler, kurabiyeler ve elbette Tula pryanigi bu sofranın vazgeçilmezleri. Bazı yaşlıların çayı bir şeker parçasını dişlerinin arasında tutarak içtiği, bazılarının ise çayı fincan tabağına dökerek soğuttuğu anlatılıyor. Samovarın başında saatlerce süren sohbetler, Rus edebiyatında da sıkça karşımıza çıkan sıcak bir sahne.
Tula’daki Samovar Müzesi’ni ziyaret ettikten sonra şehirdeki geleneksel çay evlerinden birinde semaverden çay içmenizi öneririm. Kremlinin yakınındaki bazı kafelerde bu deneyimi yaşamak mümkün. Bir bardak sıcak çay ve bir dilim pryanik eşliğinde, kremlinin kırmızı duvarlarına bakarak geçireceğiniz birkaç dakika, Tula gezinizin en güzel hatıralarından biri olacak.
Upa Nehri Kıyısında
Tula Kremlini’nin hemen yanından akan Upa Nehri, şehrin tarihinde hem koruyucu hem de tehlikeli bir rol oynadı. Bir yandan kremlinin bir tarafını doğal bir engelle koruyor, diğer yandan 1607’de olduğu gibi, gerektiğinde kaleye karşı da kullanılabiliyordu. Nehir aynı zamanda şehrin su kaynağı, ticaret yolu ve sanayi için enerji kaynağıydı. Tula’nın ilk silah atölyeleri ve fabrikaları, su gücünden yararlanmak için nehrin kıyısına kurulmuştu.
Son yıllarda Upa Nehri’nin kremline yakın kıyıları kapsamlı bir şekilde yeniden düzenlendi. Geniş yürüyüş yolları, bisiklet yolları, oturma alanları, çocuk parkları ve yeşil alanlar oluşturuldu. Kıyıdaki eski sanayi binaları restore edilerek kafe, restoran ve sergi alanlarına dönüştürüldü. Yaz akşamlarında bu kıyı, Tulalıların buluştuğu, yürüyüş yaptığı ve sohbet ettiği canlı bir mekân haline geliyor.
Nehir kıyısından kremline bakan manzara, özellikle akşam saatlerinde çok güzel. Işıklandırılmış kuleler, katedral kubbeleri ve yeniden yapılan çan kulesi, suyun yüzeyine yansıyarak etkileyici bir görüntü oluşturuyor. Kremlin gezinizi gün batımında nehir kıyısında bir yürüyüşle tamamlamanızı öneririm. Bu manzara, beş yüz yıllık bir kalenin bugün nasıl şehrin yaşayan kalbi olmaya devam ettiğini çok güzel gösteriyor.
Kıyı boyunca yürürken, eski silah fabrikasının tarihi binalarını da göreceksiniz. Bu binalar, Tula’nın sanayi geçmişinin ve Rusya’nın askerî tarihindeki rolünün sessiz tanıkları. Bazı bölümleri bugün de kullanılmaya devam eden bu yapılar, şehrin geçmişi ile bugünü arasındaki köprüyü oluşturuyor.
Tuğlaların Dili: Mimari Ayrıntılar
Tula Kremlini’nin duvarlarına yakından baktığınızda, yüzyıllar içinde yapılan onarımların izlerini görebilirsiniz. Farklı dönemlerde kullanılan tuğlaların rengi, boyutu ve dokusu birbirinden ayrılıyor. Bazı yerlerde koyu kırmızı, eski ve aşınmış tuğlalar, bazı yerlerde ise daha açık renkli, düzgün ve yeni tuğlalar göze çarpıyor. Bu farklılıklar, kremlinin yaşayan bir yapı olarak sürekli bakım gördüğünü ve zaman zaman büyük onarımlardan geçtiğini gösteriyor.
Duvarların alt kısmındaki beyaz taş temeller de dikkat çekici. Bu taşların, çevredeki taş ocaklarından getirildiği düşünülüyor. Beyaz taşın üzerine yükselen kırmızı tuğla duvarlar, Rus kale mimarisinin tipik bir özelliği. Aynı uygulamayı Moskova ve Kolomna kremlinlerinde de görmek mümkün.
Kulelerin çatıları da ilginç bir hikâyeye sahip. Başlangıçta ahşap çatılarla örtülen kuleler, yangınlar ve zamanın etkisiyle defalarca yeniden çatılandırıldı. Bugün gördüğünüz çatıların bir kısmı, yirminci yüzyılda yapılan restorasyon çalışmalarının ürünü. Restoratörler, eski çizimleri ve gravürleri inceleyerek kulelerin özgün görünümünü yeniden yaratmaya çalıştı.
Duvarların üzerindeki kırlangıç kuyruğu biçimli siper dişleri, Tula Kremlini’ni İtalyan Rönesans kale mimarisine bağlayan en belirgin ayrıntı. Bu siper biçimi, İtalya’da Milano ve Verona gibi şehirlerin kalelerinde de görülüyor. Rus topraklarında bu şeklin yaygınlaşması, Moskova Kremlini’nin inşası sırasında Rusya’ya gelen İtalyan ustalar sayesinde oldu. Tula’da bu dişlerin altında yürürken, binlerce kilometre uzaktaki İtalyan şehirlerinin izlerini görmek, mimarinin sınır tanımayan dolaşımının güzel bir örneği.
Duvarlar boyunca yürürken bu küçük ayrıntılara dikkat etmek, kremlini sadece bir manzara olarak değil, yüzyıllar boyunca biriken emeğin, bilginin ve kültürel etkileşimin bir belgesi olarak görmenizi sağlar. Her tuğla, her siper dişi ve her kule çatısı, Tula’nın uzun hikâyesinin bir cümlesi gibi. Bu cümleleri okumaya çalışırken, belki siz de bu kaleye ilk kez bakan bir gezgin yerine, onun hikâyesini dinleyen bir dosta dönüşeceksiniz. Tula Kremlini, acele etmeden gezildiğinde size anlatacak çok şeyi olan bir yer.
Sıkça Sorulan Sorular
Tula Kremlini ne zaman yapıldı?
Taş kremlinin inşası 1514 yılında başladı ve 1520 yılında tamamlandı.
Tula Kremlini hiç ele geçirildi mi?
Kremlin hiçbir dış düşman tarafından fethedilmedi. 1607’de içine sığınan isyancılar, nehir üzerine yapılan bir barajla oluşturulan sel sonucunda teslim olmak zorunda kaldı.
Kaç kulesi var?
Kremlinin dokuz kulesi var; bunlardan dördü aynı zamanda kapı olarak kullanılıyor.
Duvarların üzerinde yürünebilir mi?
Evet, duvarlar üzerindeki yürüyüş yolu ve kulelerin içi bilet karşılığında ziyaret edilebiliyor. Erişim koşulları dönemsel olarak değişebilir.
Tula’da başka neler görülebilir?
Silah Müzesi, Samovar Müzesi, Pryanik Müzesi ve şehrin yakınındaki Lev Tolstoy’un malikânesi Yasnaya Polyana mutlaka görülmesi gereken yerler arasında.
Sonuç: Hiç Düşmeyen Kale
Tula Kremlini, Rusya’nın güney sınırında beş yüz yılı aşkın süredir nöbet tutan bir kale. Düz bir arazide kurulmuş, neredeyse kusursuz bir dikdörtgen planı, dokuz kulesi ve hiçbir dış düşmana boyun eğmemiş geçmişiyle, Rus kale mimarisinin ilginç örneklerinden biri. Devlet Giray’ın ordusuna karşı gösterilen direniş, Bolotnikov’un sel altında kalan son sığınağı ve yüzyıllar sonra yeniden kahramanca savunulan bir şehir; bütün bu hikâyeler kremlinin kırmızı tuğlalarında saklı.
Tula’ya gittiğinizde kremlinin duvarlarında yürüyün, bir samovardan çay için, bir pryanik tadın ve günün sonunda Yasnaya Polyana’nın sessiz ormanlarında Tolstoy’un izlerini takip edin. Bu şehir, size Rusya’nın hem savaşçı hem de şair ruhunu aynı anda gösterecek.
Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler
Tula’dan kuzeye, Moskova’ya doğru giderken Oka savunma hattının bir diğer önemli kalesi olan Kolomna Kremlini‘ne uğrayabilirsiniz; iki kale aynı stratejinin parçalarıydı. Moskova’da serimizin ilk durağı Moskova Kremlini sizi bekliyor. Tula’nın 1552’deki direnişinin dolaylı olarak bağlandığı Kazan Kremlini ve batıdaki Smolensk Kale Duvarı da serinin diğer önemli durakları.
Aynı hattın küçük kardeşi Zaraysk Kremlini de serinin durakları arasında.
