Krizler Politika ve Umut
Ülkemizde, özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik krizlere bakıldığında, her krizin bir öncekinden daha şiddetli olduğu görülmektedir. Ülke daha bir krizi atlatmadan diğerine yakalandığından ve gerekli yapısal önlemler hiçbir zaman alınmadığından şiddet adeta katlanmaktadır.
Burada, içine düşürülmüş olduğumuz fasit bir daireden bahsetmek mümkündür. Amaç bir an önce bu fasit daireden çıkmak olması gerekirken aksine, her seferinde merkeze daha çok yaklaşılmaktadır. Her kriz sonrasında, bu fasit dairenin oluşumuna katkısı olanlar el birliği yaparak yeni bir program için anlaşırlar. Ama bir süre sonra, yapılan onca fedakarlığa rağmen, bizi başladığımız noktanın daha da gerisine götüren yeni bir ekonomik kriz ortaya çıkar. Asıl yetkililer suçlu avına çıkar, tali suçlular bulunur ve istifa ettirilir. Kimse ikna olmasa da birilerine göre sorun çözülmüş olur. Üstelik aynı sorumsuz yetkililer hiç sıkılmadan yeni bir program için kollarını sıvarlar. Umutlar, vaatler, fedakarlıklar, kemer sıkmalar…birbirini kovalar ama sonuç aynıdır : Kriz.
Acaba bugüne kadar uluslararası finans kuruluşları ile imzalanan 17 adet stand-by ve diğer çerçeve anlaşmaların bu gerçeği değiştirmemesinin nedeni nedir? Cevabın sadece ekonomik nedenlere dayalı olduğunu ve çözüme buradan başlanması gerektiğini düşünürsek sadece imzalanacak program ve kriz sayısını arttırırız. Aynı şekilde, sadece bugüne kadar uygulanmış programları ya da arkalarındaki uluslararası kuruluşları hatalı görmek de çok gerçekçi olmayacaktır.
Sonuçta hep ekonomik zorluklarıyla karşımıza çıksa da bu sorunun asıl nedeni politiktir. Gerçi ülkemizde politika alanının daraltılmış olması nedeniyle politika yapmak kolay olmasa da bu çarpık düzenin asıl sorumluları da politikacılardır.
Türkiye’nin ekonomik yapısına bakıldığında, devletin hala hakim güç olduğu görülmektedir. Bu gücü kullanma yetkisi de ağırlıklı olarak politikacılarda bulunmaktadır. Politikacıların bu gücü kullanırken öncelikle toplumun yararını gözeterek ülke sorunlarının aşılması için politika üretmeleri gerekmektedir. Oysa bugün politikada gelinen noktada amaç, devlet olanaklarının toplum yararından çok birilerinin çıkarları için kullanılması olmuştur.
Önceleri zorunlu nedenlerden dolayı, yeterli sermayesi olmayan özel teşebbüse devlet eliyle çeşitli olanaklar ve teşvikler verilmiştir. “Kayırmacı politika” olarak adlandırılan bu sistemin esas amacı, karma ekonomiye geçişi hızlandırmak ve sanayileşmeyi tesis etmekti. Sanayileşme ile birlikte istihdam ve üretim artacak ve böylece topyekün kalkınma sağlanacaktı. Ama bu durum özellikle son yıllarda boyut değiştirerek adeta “devlet eliyle zengin yaratmaya” dönüşmüştür. Kamu yararı bir kenara bırakılmış ve yalnızca politikacılarla belli kesimlerin çıkarları gözetilmeye başlanmıştır. Bu dönüşüm devlet olanaklarından daha çok pay kapma yarışına (=yağmaya) sebep olmuş ve ortaya “rant ekonomisi” çıkmıştır. Burada, zor ama asıl olan üretim ekonomisi terk edilmiş ve sadece “paradan para kazanma” amaçlanmıştır. Böylece bugün yaşanılan krizlerin sebebi olan “yolsuzluklar ekonomisi” dönemi başlamıştır.
Sürekli borçlanarak geleceğimizden yeme pahasına bu dönemin devam etmesi sağlanmış; toplumun çalışan, kemer sıkan, üretim ve tasarruf yapan kesimlerinin birikimleri krizlerle birilerinin kazancına dönüştürülmüştür. Bu yöntem hem politika üretmeyi gerektirmediğinden hem de “birileri” için daha karlı olduğundan, siyasiler ve diğer taraflarca yıllardır kullanılmaktadır. Bu yüzden bizim oylarımızla seçilmiş olsalar da politikacıları gitmeleri gereken zamanlarda bile iktidarda tutan asıl güç bu birileridir.
Burada, zaman zaman birilerinin dışında kalan toplumun diğer kesimlerine uygulanan popülist politikalardan ve bunların yarattığı kayıplardan bahsedilebilir. Daha çok oy avcılığına yönelik bu politikalar neticesinde aktırılanların yine ekonomi içerisinde kaldığı ve ekonomik açıdan bir kaybın söz konusu olmadığı bilinmelidir. Ayrıca, bu kesimlere aktarılanların birilerine aktarılanların yanında azımsanacak düzeyde olduğu da ortadadır. Nitekim şu anda Türkiye, gelir dağılımının en kötü olduğu 4 ülkeden biridir. Kişi başına düşen gelirde bazı Afrika ülkelerinin bile altında 93. sıradadır. Aynı şekilde, yaşam standardı açısından, 1970’li yıllarda ekonomik olarak üstün olduğu Yunanistan’ın bile 65 basamak gerisindedir. Sadece bunlar bile ne kadar kötü yönetildiğimizin birer kanıtıdır.
Kısaca, bizi sürekli krizlerle yaşamaya zorlayan, devlet olanaklarını yıllardır yalnızca kendilerinin ve belli güç odaklarının çıkarları doğrultusunda kullanma alışkanlığı edinmiş olan politikacıların ve onların yandaşlarının mevcut düzenin devamı yönünde gösterdikleri dirençtir. Ama artık herkes için deniz bitmiştir. Bu bitişin tek nedeni, ülkenin sahip olduğu birçok değerin verimsiz ve sorumsuz bir biçimde kullanılmasına neden olan kötü yönetim değildir. Küreselleşme ile birlikte hızla değişen dünya şartları ve yüzyılların hedefi olan Avrupa Birliği’nin ortaya koyduğu gerçekler de bu bitişi işaret etmektedir.
Önce, iç dinamiklerinden gelen değişimleri değerlendirmeyip büyük fırsatları kaçıranlar, daha sonra AB sürecinde karşılarına çıkan yapısal değişiklikleri de gerçekleştirmeyerek Türkiye’nin önünü tıkamışlardır. Ne yazık ki söz konusu kişilerin, şu anda önceliği ekonomi olan küreselleşme karşısında da yapabilecekleri çok şey bulunmamaktadır. Çünkü bu değişimi kendi irademiz ile gerçekleştirmediğimiz için hem ekonomik hem de siyasi pazarlık gücümüz çok zayıflamıştır. Bu aşamaya gelmiş bir ülkenin tekrar 1980 öncesine dönüp, suların tersine akmayacağı gerçeğinden hareketle, yarı kapalı bir sisteme geçmesi de mümkün değildir.
Yani şu anda Türkiye, istese de istemese de bir değişime zorlanmaktadır. Artık toplumu uyutarak gerçekleri saklamak da eskisi kadar kolay olmadığına göre, öncelikle yapılması gereken, temel hak ve özgürlüklere sahip, çağdaş, daha demokratik, hukukun üstünlüğüne sahip, şeffaf devlet olmanın önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır. Ancak bu temel yapı üzerine diğer alanlarda gerekli olan yapısal reformlar sağlam bir şekilde oturtulabilir.
Türkiye, çağdaş demokrasilerin seviyesine ulaşmak için bu değişimleri er ya da geç yapacaktır. Bunu yapacak güç, irade ve kadro bu ülkede vardır. Artık mevcut politik sisteme ve onun politikacılarına güvenmiyoruz. Ama politikaya inanıyoruz ve sorunlarımızın çözümünün yine politikada olduğunu biliyoruz. İyi ellerde politikayla neler yapılabileceği ortadadır. O yüzden umudumuzu kaybetmeyelim. Yalnızca gerçekleri görmek için çalışalım ve sorgulayıcı olalım.
Ekrem Fazlıoğlu
kaynak:çalakalem
