Teknokratlar Hükümeti Aydınlar ve Siyasiler

Türkiye’nin demokrasi yolunda hala başa ne kadar yakın olduğu, son günlerde gündeme getirilen “teknokratlar hükümeti” kavramıyla yeniden görüldü. 50 yıllık demokrasi deneyiminin sonrasında bile, bu tür önerilerin bir çözüm olarak sunulabilmesi gerçekten düşündürücüdür. Daha da önemlisi ara rejimi çağrıştıran bu tür bir çözümün aydın olarak adlandırılan bir kesim tarafından dillendirilip savunulmasıdır.

21.yüzyılda üstelik bir aydının, birçok eksiği olmasına rağmen mevcut demokrasiyi askıya alacak önerileri gündeme getirmesi herhalde yalnızca Türkiye gibi hafızası zayıf (daha doğrusu zayıf bırakılmış) insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede mümkündür. Zira Türkiye benzer gerekçelerle, yine belli kesimlerin desteğiyle zaten birçok kez demokrasisini askıya almış bir ülkedir. Sadece 12 Mart dönemindeki uygulamaların Türkiye’ye ne kazandırdığına bakmak bile bu tür önerilerin geçersizliğini göstermek için yeterlidir. Aynı şekilde bugün, son derece başarısız olan ve ülkenin geleceğini adeta ipotek altına aldırtan bu hükümetinde, aslında bir ara rejim ürünü olduğu unutulmamalıdır. Ama Türkiye yaşadıklarından ders çıkarmayı başaramadığından olsa gerek, denenmişi denemekte bir sakınca görmemektedir.

Peki, Türkiye neden onca deneyime rağmen, eksikleri olsa da mevcut olanı geliştirmek yerine, sözde daha iyi bir demokrasi için onu askıya almaya zorlanmaktadır? Bunun en temel nedeni demokrasinin hala halk tarafından tam olarak bilinmemesi ve benimsenmemesidir. Gerçek anlamda katılımcı ve çoğulcu demokrasiden habersiz olan halk, doğal olarak onun gerekliliğini de anlayamamaktadır. Böyle olunca da halkta, demokrasiye sahip çıkma anlayışı gelişmemektedir.

Türkiye’nin 50 yıllık demokrasi hayatı boyunca, halkın bu yönde bilinçlenmesini sağlayamamış olmasının nedeni ise, sistemin ve onun yandaşlarının hiç bir zaman gerçek anlamda demokrasinin kurulması yönünde çaba sarf etmemesi ve yalnızca “kendine özgü bir demokrasi” anlayışını yerleştirmeye çalışmasıdır. Gerçek demokrasiyle kesinlikle bağdaşmayan bu anlayış, sürekli olarak halkı yukarıdan aşağıya doğru şekillendirme yönünde gayret göstermiştir. Bunun yarattığı olumsuzluk ortamında, halk, demokrasiyi -demokrasiye karşı her hangi bir olumsuz tavrı olmamasına rağmen- yalnızca kendisine gösterilen yüzüyle eksik ve yanlış olarak tanımıştır.

Böyle bir ortamda, halkta demokrasi bilincinin oluşması için özellikle belli kesimlere büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu kesimlerin başında da aydınlar gelmektedir. Zira aydınların öncelikli görevi halkı her konuda bilgilendirmek ve onda “düşünce zenginliği” oluşturmaktır. Bir diğer görevi de merkezi otorite ile halk arasında adeta bir köprü vazifesi görmektir. Ama ne yazık ki; Türkiye gibi yukarıdan aşağıya doğru şekillendirilmeye çalışılan ülkelerde aydınların bir çoğu daha çok devleti ve onun resmi ideolojisini savunan bir pozisyonda bulunmaktadır. Bu yüzden, demokrasiyi en çok savunması gereken aydınlar ne yazık ki; resmi ideolojiyi korumu adına, dönem dönem ara rejim çağrıları yaparak onun askıya alınmasını bile talep edebilmektedirler.

Oysa aydınların her zaman halkın önünde giden ve düşünceleriyle onun yolunu aydınlatan birer ışık olması gerekir. Bu ışığın sönmemesi de yalnızca demokrasi ile mümkün kılınabilir. Bir aydın, ancak demokratik hak ve özgürlüklerin olduğu bir ortamda düşüncelerini geliştirebilir ve onları ifade edebilir. Demokrasinin olmadığı yerde düşünce ve ifade özgürlüğünden bahsedilemez. Bu nedenle gerçek aydınlar, her ne olursa olsun her ortamda hem kendisi hem de halk için demokrasiyi savunması gerekenlerdir.

“Bu halk bunu yapamaz” anlayışıyla, eksik uygulanıyor olsa bile, bu aşamaya gelmiş bir ülkede mevcut olanı askıya alarak demokrasiyi tesis etmeye çalışmak, tepeden inmecilikten başka bir anlam taşımaz. Ayrıca, böyle bir talepte bulunanların öncelikle, bugüne kadar demokrasi adına ne yaptıklarını ortaya koymaları gerekmektedir. Burada şu kesinlikle unutulmamalıdır: Siz demokrasiyi ne kadar iyi inşa ederseniz edin, onun gerekliliği ve önemini halka anlatamadığınız ve halkı onun korunması yönünde bilinçlendirmediğiniz sürece, demokrasinin gerçek anlamda yaşatılmasını da sağlayamazsınız. “Kendine özgü demokrasi” anlayışında gelinen nokta ortadadır. Yıllardır sürdürülen bu anlayış neticesinde demokrasi büyük yaralar almış ve ülke şu anda içinde bulunduğu açmazlarla karşı karşıya bırakılmıştır.

Türkiye’de gerçek demokrasinin kurulamamasının en önemli sebeplerinden biriside siyasi anlayıştır. Ne yazık ki; bugüne kadar siyasette yer alanların bir çoğu, göstermelik çabaların dışında, sistemin kendine özgü demokrasi anlayışının değiştirilmesi ve gerçek anlamda demokrasinin kurulması yönünde bir çaba sergilememişlerdir. Aksine çoğu kez, demokrasinin budanmasına katkıda bulunmuşlar ve halende bulunmaya devam etmektedirler.

Türkiye’de yaşanan her ara rejimin, siyasetin alanını daha da daralttığı gerçeği ortada iken, bazı siyasetçiler ara rejimin devamı olmakta bir sakınca görmemişlerdir. Siyasi tarihimiz boyunca siyasiler, demokrasiyi rafa kaldıran ara rejimleri çoğunlukla olağan bir durum olarak değerlendirmişler ve demokrasiyi korumak adına bir duruş sergilememişlerdir. Her seferinde şapkalarını alıp gitmişler ve sonradan ne hikmetse birer demokrasi kahramanı olarak geri dönmüşlerdir. Ama yine demokrasi adına bir şeyler yapıp demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla tesis etmek ve böylece siyasetin de alanını genişletmek yerine yine kısır çekişmeler ve bildik politikalarla zaman kaybetmişlerdir. Sonuçta, çözüm üretmesi ve sorunları ortadan kaldırması gereken siyasetin bizzat kendisini sorun haline gelmiş ve siyaset halkın gözünde bütün güvenilirliğini kaybetmiştir. Etkili bir siyasetin olmadığı böyle bir ortamda doğan boşluğun siyaset dışı güçler tarafından doldurulması neticesinde ise, demokrasinin uygulanabilirliği ortadan kaldırılmıştır. Böylece, hem siyaset hem de demokrasi büyük yaralar almıştır.

Sonuç olarak, Türkiye’de hiç bir zaman bir bütün olarak halk, demokrasinin gelişmesinin önünde engel olarak durmamıştır. Burada asıl sorun halkın demokrasiden ne anladığıdır. “Bu halk demokrasiyi talep etmiyor” derken şu gerçeği hatırlamakta fayda var: Bir şeyin talep edilmesi için öncelikle onun ne olduğunun bilinmesi gerekmektedir. İşte bu noktada en büyük görev de siyasilere ve aydınlara düşmektedir.

Bu nedenle, artık Türkiye bir an önce, “kendine özgü demokrasi” anlayışından gerçek demokrasiye geçmeli ve teknokratlar hükümeti şeklinde bile olsa ara rejimlerin çözüm olarak sunulabileceği bir ülke olmaktan kurtulmalıdır. Daha önceki denemelerin, bu ülkeye zarardan başka bir şey getirmediği ve bundan sonrakilerinde getirmeyeceği de artık anlaşılmalıdır. Hele bu tür önerilerin, demokrasinin en büyük savunucusu olması gereken aydınlar tarafından yapılması gibi bir anlayıştan kesinlikle vazgeçilmelidir.

Ekrem Fazlıoğlu
kaynak: çalakalem 2001

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir