Türkiye’de Siyaset-Hukuk Devleti Kavramı ve Türkiye’de Gelişimi

Demokratik düzenin egemen olduğu ülkelerde, yönetimin hukuka bağlılığı İlkesi benimsenmiştir. Günümüzde yönetim ülkede egemen olan hukuk düzeni içinde hukuka uygun olarak görevlerini yürütme zorundadır.

İleride biraz ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz hukuk devleti kavramı Avrupa’da 1215 tarihli Magna Charta’dan beri geliştirilerek hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ülkemizde batılı anlamda gelişen Anayasal tarihimizde; Tanzimat, kanun devleti dönemini ilan etmişti. Meşrutiyetler anayasalı devlete, 1961 dönemeci de anayasal devlet ve hukuk devleti yolunda büyük bir sıçramaya işaret etti. 1921 ve 1924 Anayasacılığın ise esas misyonu ise ulusal bağımsızlık ve ulus devletin inşa edilmesiydi .

Hukuk devleti kavramı, ilk defa 1961 Anayasası’na girmiştir. 1982 Anayasası da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir “Hukuk Devleti” olduğunu beyan ederek, bu ilkeyi kamu hukukunun temel kavramı haline getirmiştir. Türkiye, bugün bir çok aksaklık ve eksikliklerine rağmen bir “kendine özgü” bir hukuk devletidir .

2.YARDIMCI TEMEL KAVRAMLAR

2.1. İnsan Kavramı

Hidrojen ve oksijenin birleşmesinde olduğu gibi ‘insan hakları’ şeklinde kelimeler bir araya geldiklerinde ortaya kendine özgü bir kavram çıkmaktadır. İnsan kavramı “ruh ve bedenden ibaret varlık, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı” olarak tanımlanmaktadır .

İnsan kavramının kimleri içine aldığı veya daha doğrusu kimleri dışladığı zamansal ve mekansal olarak değişiklik gösterebiliyor. Hukuki olarak insana ‘kişi’ (şahıs) denmektedir. Kişilik kavramı bizi medeni hukuka götürmektedir. Medeni Kanunumuza göre kişilik, doğumla başlar. İnsan olarak doğan her şahıs, kamu hukuku alanında bireysel özgürlüklerin ve temel hakların devlet otoritesi karşısında ezilmemesini sağlayan temel hak ve özgürlüklerden yararlanır .

‘İnsanoğlu’, ‘ademoğlu’ veya ‘insanlık’ (İngilizce’de de üç kelime aynı anlamda kullanılmaktadır: mankind, humankind veya humanity) kavramlarına özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra hazırlanan belgelerde rastlıyoruz. Çok yazar insanlık kavramını ‘uluslararası toplulukla’ özdeşleştirmiştir. Bazı yazarlar bu kavramla devletleri kastederler. Bazıları da, henüz kendini bağımsız olarak temsil edemeyen insan topluluklarını da dikkate alarak insanlığı ‘bütün halklar’ olarak algılarlar. Gerçekte insanlık şimdiki ve gelecek nesilleri içine alan bir bütündür ve devletlerden farklı bir hukuki kişiliği vardır .

Bizleri diğer canlılardan ayıran en önemli niteliğimiz, akıl ve vicdana sahip olmamızdır. Bu yönümüzle diğer canlılarda görülmeyen bazı tutum ve davranışlar sergileriz. Örneğin bir sanat eseri ortaya çıkarır, doğanın yasalarını keşfeder, hayatın anlamı üzerine düşünür, başka insanların ve kendimizin davranışlarını “iyi” veya “kötü” olarak değerlendiririz. Neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna dair düşünce üretebilir veya ileri sürülen düşüncelerden birini benimseye biliriz. Yalnızca insana özgü olan bu tutum ve davranışlar “insanın olanakları” olarak adlandırılır .

İnsan onuru, kişiliğe saygıyı, bir işin, bir görevin niteliklerine uygun kişilik özelliklerine sahip olmayı; kişinin kendi yeteneklerini bilmesi; geleceğini dikkatle planlamasını; diğer insanlarla birleşerek çalıştığı kurumun işleyişiyle ilgili sorumluluk duygusu yüklenmesini gerektirir. Bu ise aile, sosyal ya da kültürel temeli dikkate alınmadan her kişinin insanlık ailesinin bir temsilcisi olarak kendisine saygı gösterilmesi ve tanınması anlamına gelir .

2.2. Hak ve Özgürlük Kavramları

Hak terimi hukuk kelimesinin tekil halidir. Yani ‘hukuk’ kelimesi haklar anlamına gelir. Hak deyimi ise, insanların diğer insanlardan alacağını, yani, “meşru talep” demektir. Genel bir tanımla hukuk, belli bir toplumda belli bir dönemde yürürlükte olan ve devlet tarafından müeyyideye bağlanmış olan kurallar bütünüdür. Müeyyide veya yaptırım, hukuk kurallarına karşı gelindiğinde kanunlar çerçevesinde kullanılan devlet gücüdür .

‘İnsan Hakları’ dediğimizde ‘İnsan Hukuku’ demek istemiyoruz. İnsan hakları kavramı insan haklarıyla ilgilenen hukuk dalından çok daha geniş bir anlamı ifade eder. “İnsan hakları”, “temel haklar” ve “kamu özgürlükleri” kavramları çoğu kez eşanlamda kullanılmaktadır. “Hak” ve “özgürlük” kavramlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmak güçtür. Bir tanım yapmak gerekirse; “özgürlük” kavramı hukuk öncesi düzenlenmemiş serbestliği ifade eder. “Hak” ise iki anlama gelmektedir. Gündelik anlamında doğruluk ve yetki demektir. İkinci anlamında ise hukuk düzeni tarafından tanınan ve korunan irade ve çıkarları belirtir .

İnsanın özgürlüğü ona ait hakların varlığı, ancak bir devlet düzeni içinde söz konusudur İnsan haklarının çerçevesi ve kapsamını, bireyin devletle olan ilişkisi belirler. Haklar doğdukları hukuk kurallarına göre; “kamu hakları” ve “özel haklar” şeklinde bir ayrıma uğrarlar. Kamu hakları; kamu hukukundan doğan haklardır. Kamu haklarını kendi aralarında “kişisel”, sosyal ve ekonomik haklar” ve siyasi haklar olmak üzere üçe ayırırız. Özel haklar ise, özel hukuktan doğan haklar olup; mahiyetlerine, konularına kullanılmalarına ve nihayet gayelerine göre çeşitli türlere ayrılırlar. Bunların içerisinde de en önemli ayrım mahiyetlerine göre olanıdır. Mahiyetlerine göre de haklar; “mutlak haklar”, “nisbî haklar” olarak ayrılmaktadır .

Temel hak ve özgürlüklerin, birey ile devlet arasında üç ilişki statüsü oluşturduğu varsayılmaktadır. Bunlar, “olumsuz statü”, “olumlu statü” ve “aktif statü”dür. Eğer insan, başkalarının da aynı haklara sahip olduğunu ve başkalarının haklarından yararlanabilmeleri için bizim de bazı ödevlerimiz olduğunu, bunun bir davranış kuralı olarak özümsenmesi gerektiğini kabul ederse; o zaman insan hakları ihlalleri büyük ölçüde azalmış olacaktır. Bundan dolayı, hak, özgürlükleri, bazı yasakları ve yararlanma isteklerini içeren iki boyutlu bir kavram olarak algılamamız gerekir. Teknik anlamda, her hak üç parçadan oluşur: hakkın öznesi; hakkın konusu; ve talepte bulunacağımız bir muhatap. Bu üç öğenin birleşmesiyle hak, basit istek ve temennilerden ayrılır. Hakların bağlayıcılık değeri taşıması ve ihlâl edenlere karşı yaptırım uygulanabilmesi için, bunların belli bir gücü olan hukuksal metinlerde düzenlenmiş olmaları gerekir. Devlet içerisinde bu ya bir anayasa ya da bir kanun olabilir. Uluslararası toplumda ise, elbette bu metin antlaşmadır. Her hak bir özgürlük ile bağlantılı olduğundan, temel haklar içindeki özgürlükleri diğerlerinden ayırmak için onlara ‘kamu özgürlükleri’ demek mümkündür. ‘Kamu’ terimi bir devlette yaşayan insan topluluğunun bütününü ifade eder. Kamu özgürlükleri insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ihtiva eder. Bu yüzden kamu özgürlükleri modern devletlerin varlık sebebidirler .

Hakkın önemli bir özelliği; sahibine bir şeyi yapabilme yetkisi verirken, başkasına da bu yetkinin kullanılmasına engel olmama ve saygı gösterme yükümlülüğünü getirmesidir. Bu da ödev kavramını çağrıştırmaktadır. Ödev; bir temel hakkın sınırlandırılması sonucu oluşan hukuki durum olarak tanımlana bilir. Bu sınır, bir insanın sahip olduğu haklara diğer insanların da sahip olmasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Günlük yaşantıda hiç kimseye sonsuz ve sınırsız bir hak tanınamaz. Çünkü bir insanın sonsuz ve sınırsız bir hakka sahip olması, diğer insanların haklarını kullanamaması anlamına gelir. Başkalarının hak ve özgürlüklerini gözetmeyen insanların, başkalarından da kendi hak ve özgürlüklerini gözetmelerini beklemeye hakları yoktur. Çünkü sosyal yaşamda her şey karşılıklıdır .

“Özgürlükleri ortadan kaldırmak özgürlüğü yoktur” deyişi gereğince anayasalar hiç bir özgürlüğün, anayasa ile konulan ve kurulan düzeni ortadan kaldırma yetkisini vermediğini açıkça belirtirler. Bu husus; BM İHEB madde:30’da, AİHS madde:17-18’de de belirtilmektedir. 1961 ve 1982 Anayasalarımız bu paralelde hazırlanmıştır. Özgürlüklerin sınırlandırılması, özgürlüğü ortadan kaldıracak veya onu kullanamaz duruma getirecek derecede gerçekleştirilemez .

2.3. İnsan Hakları Kavramı

İnsan hakları kavramının herkes tarafından kabul edilen bir tanımı yoktur. Türkçe kitaplar ‘kamu hürriyetleri’, ‘temel haklar’, ‘vatandaş hakları’ hep aynı anlamda birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Çeşitli tanımlarda ortak noktaları belirten bir tanım verecek olursak; “Kişilerin insan olmakla doğuştan sahip oldukları siyasal iktidar karşısında cinsiyet, yaş, inanç ve düşünce farkı gözetilmeksizin eşit oldukları devredilemez haklardır” diyebiliriz. Bu haklar hemen hemen her ülkede bulunan kanun önünde eşitlik, yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkı gibi temel haklardır .

Bugün “insan hakları” terimi, insanlığın belli bir gelişme çağında, teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ideal hakların tümünü ifade etmektedir. İnsan hakları deyince daha çok “olması gereken ve bildirilerde “ulaşılacak hedefler” başlığı altında yer alan haklar akla gelmektedir . Kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder. Bunlara kamu hürriyetleri denilmesi, sadece bir sınıfa veya zümreye değil, fakat istisnasız olarak herkese (kamu’ya) tanınmış olmasından ve dolayısıyla fert-devlet ilişkilerini düzenleyen bir kolunu teşkil etmesindedir. Kamu hürriyetleri karşılığında “Temel Haklar” sık sık kullanıldığı görülmektedir. Alman hukuku terminolojisinden yerleşmiş olan bu deyim (Die Grundrechte), 1961 T.C. Anayasasına girmiş bulunmaktadır. Ancak doktrinde ve konuşma dilinde “Temel Haklar”, bazen “İnsan Hakları” kavramının karşılığı olarak da kullanılmaktadır .

İnsan hakları öyle kutsal bir kavram ki, neredeyse bütün devletler ve devlet adamları meşruiyetlerini bu kavrama sadakatlerini açıklayarak korumak eğilimindedirler. Bugün bir devletin insan Her devlet kendi ülkesi üzerindeki varlığının meşruiyetini insan haklarına sadakatini ifade ederek meşrulaştırma eğilimindedir. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi, günümüz toplumlarının gelişmişlik düzeylerini gösterdiğinden, bu kavramların hayata geçirilmelerinin ölçüsü ile devletlerin gücü ve uluslararası itibarı, toplumların istikrar ve esenliği, bireylerin huzur ve üretkenliği arasındaki ilişki giderek artmaktadır. Bugün bir devletin insan haklarını ihlal ettiği suçlamasıyla karşı karşıya kalması, Orta Çağdan hatırladığımız ‘aforoz’ tabirini telaffuz etmemizi gerektirecek kadar ciddi bir suçlama olarak kabul edilmektedir .

3.HUKUK DEVLETİNİN GELİŞİMİ

Kamu hizmetlerinin belli bir düzen ve devamlılık içerisinde yürütülmesini sağlayan ve yönetilenlerin temel hak ve özgürlüklerinin güvencesi sayılan hukuka bağlı idare” anlayışı, kendiliğinden ve birdenbire ortaya çıkmayıp, bu alanda geçiri-len birçok aşamadan sonra kademeli olarak gerçekleştirilmiştir. Batıda devlet anlayışındaki gelişmelere bağlı olarak hukuk dev-leti anlayışına gelmeden önce “mülk devleti” ve “polis devleti” anlayışlarından geçildiği kabul edilmektedir.

Öğretide, yöneti-min hukuka bağlılığına “Hukuk Devleti” yönetimi hukuka bağlı olmayan dev-letler için de “Polis Devleti” deyimi kullanılır. Hukuk devleti, tarihsel süreç içinde polis devleti anlayışından sonra ortaya çıkmıştır. Kara Avrupasında, Polis Dev-leti anlayışından Önce “Mülk Devleti” anlayışı egemendir. Şimdi aşağıdaki bölümde bu kavramları ayrı ayrı ele alıp fazla ayrıntıya kaçmadan inceleye-ceğiz .

3.1.Mülk Devleti Anlayışı

Bu anlayışa göre devlet, idare edenlerin malıdır. Hükümdar, ülkeye ve bu ülkede yaşayan kişilere maliktir. Devletin başında olan kişi hiçbir kayıtla bağlı değildir. İstediği hak ve yetkileri kendi kendine sağlar ve kullanır.

Hükümdarın sahip olduğu sonsuz hak ve yetkiler, derebeyleri arasında, mülki-yet ilişkisi bozulmadan bölünmüş bir durumdaydı. Hükümdar bütün derebeyle-rin üstünde ve onlara egemen bir kişi olarak, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, olağanüstü, hikmeti hükümet gereği bir konuma sahipti .

Kamu gücü mülkiyete dayandığı için, bu dönemde özel hukuk-kamu hukuku ayırımı yapılamadığı gibi, bir İdare hukukunun varlığından da söz açılamazdı. İdare hukukçularının bu döneme “mülk devlet” demelerinin sebebi; yönetilen-lerin, üzerinde yaşadıkları topraklara bağlı olarak devletin daha doğrusu egemen olanların mülkü sayılmasıdır. Gerçekten de, mülk devlette halk, üzerinde yaşadığı toprağa bağlı olarak, toprağın bir parçası gibi alınıp satılıyor, miras yo-luyla başkalarına devredilebiliyordu .

İngiliz kocalar 1970 yılına dek, karılarıyla zina yaptığı sabit olan erkeklerden tazminat isteme hakkına sahiptiler; aynı hak kadınlara tanınmamıştı. Zina karşılığında kocanın tazminat isteme hakkı, kadının kocanın mülkiyeti altında görülmesinin bir uzantısıdır. Zaten İngiltere’de kadınlar 19. yüzyıl ortalarında bile, başka bir çok yerde olduğu gibi, babalarının ve kocalarının mülkü sayılıyorlardı ve 1882’ye kadar mülk edinme ve işletme hakkından yoksundular. Yine gelenek uyarınca, karısından kurtulmak isteyen ve boşanma olanağı olmayan ya da bu yolu pahalı bulan koca, “karısını” açık arttırmaya çıkarır ve kadın en yüksek fiyatı ödeyen erkeğe satılırdı. Karısı üzerindeki mülk sahipliği hakkını daha da belirginleştirmek için, koca karısının boynuna bir kayış takarak onu müzayede yerine götürürdü .

3.2.Polis Devleti Anlayışı

Fransız ihtilali’ne kadar Avrupa’da mutlak hükümdarlık rejimleri yürürlüktey-di. O dönemde Avrupa’da ve özellikle Almanya’da merkezi hükümetin mutlak egemenliğine dayanan bu yönetimlere “Polis Devleti” adı verilmiştir. Buradaki polis, eski Yunancadaki şehir anlamına gelmektedir. Bu sözcüğün, aynı zamanda, Anayasa rejimi, Devlet kamu düzeni anlamında da kullanıldığı bilinmektedir. “Politika” sözcüğü de bu sözcükten gelmektedir. Günümüzde kolluk (zabıta) an-lamında kullanılmaktadır .

Polis devleti anlayışında idare, belli bir Üst hukuk kuralına ve denetimine bağlı olmaksızın gerekli gördüğü her türlü eylem ve işlemi yapabilir; yönetilenlerin özgürlüklerini dilediği gibi sınırlayabilir ve onlara yeni sorumluluklar yükleye-bilirdi. Bununla beraber, polis devleti, idarenin hiç bir kurala bağlı olmaksızın faaliyet yürüttüğü devlet demek de değildir. Orada da idare belli kurallara bağlıdır. Ama bu kuralların hiç birisi, idarenin yönetilenlere karşı davranışlarını sınırlayıcı nitelikte değildir.

Polis devletinde, yönetilenlere emretme yetkisini veren kamu gücü, hükümdar ve onu temsil eden organların elinde toplanmıştır. Hükümdarın yetkileri mülk devlet anlayışında olduğu gibi bir mülkiyet hakkı olmayıp ,temsil ettiği devletten ve kişiliğinden doğan bir haktır. Hükümdar hiçbir hukuk kuralı ile bağlı değildir. Vatandaşları tehlikeye sokan her türlü girişimi ve gelişmeyi hiçbir hukuk kuralına bağlı olmadan kaldırmak hükümdarın başlıca görevleri arasındaydı. Çünkü hükümdar, Devleti “iyi halde tutmalı” idi. Bu nedenle de, “devlet çıkarı*’ gibi kaypak ve muğlak bir kavram uğruna hükümdar, her türlü emri verebilir ve bu emri idare edilenler soru sormadan ve tartışmadan yerine getirirlerdi .

Polis devletinde, öteki kamu görevlilerinin yetkilerini de devlet başkanı tayin eder. Kamu görevlileri devlet başkanından aldıkları emir ve talimatları onun tem-silcisi olarak aynen uygularlar ve uygulamada yönetilenlere vermiş oldukları za-rarlardan dolayı devlet başkanları gibi sorumsuz olurlar.

Polis devletinde yönetimin sorumsuzluğu kabul edilmiş ve idarenin haksız ey-lem ve işlemlerine karşı yargı yoluna başvurulamamıştır. Sadece Almanya’da bu konuda istisna teşkil eden bir uygulama gömülmüştür. Almanya’da halk, idarenin haksız mali işlemlerine karşı Özel hukuk hükümlerine göre mahkemeye başvurarak zararın ödenmesini isteyebilmiştir. “Hazine-Fisc Teorisi” denilen bu uygulamaya göre, kamu mallan (hükümdarın kişisel mallan ve gelirleri dışındaki), hükümdara ait değil, özel hukuk hükümlerine göre hareket eden “Hazine”ye aitti. O halde, Hazîne özel hukuka tabi bir kişi olarak yargı denetimine tabi olabilirdi. Bu te-oriye göre hazineyi dava etmek, devleti dava etmek sayılmamıştır.

Hazine Kuramı; Devlet iktidarını hazine ve hükümdar olarak ikiye böldüğüiçin sakıncalı idi. Ancak, bir nebze olsun yargı denetimi imkânı tanıdığı için faydalı olmuştur.

Polis devleti denildiğinde, daha çok eski dönemlerin geleneksel otoriter dev-let idareleri anlatılmak istenir ise de/çağımız devlet idarelerinde de polis devleti uygulamalarına rastlamak mümkündür. Günümüzde, otoriter hükümdarlık yö-netimlerinin varlığı büyük ölçüde sana ermiştir. Şeklen demokratik yöntemlerle iş başına gelmiş çoğunluk idarelerinin de yönetilenlere karşı baskı ve zulüm re-jimleri uyguladıkları görülmektedir. Bu bakımdan polis devleti kavramı halen geçerlidir. Günümüzde polis devleti, hukuk devleti niteliği kazanamamış otori-ter ve baskıcı yönetimleri ifade etmektedir .

Çağdışı ve despotik bir yönetim şekli olan “polis devleti” uygulamaları tamamen ortadan kaldırılamamış ve halen dünyanın “tek parti sistemi” ile yönetilen ülkelerinde geçerlidir. Ancak, bu çağdışı polis devleti anlayışı ve uygulamaları, küreselleşen dünyamızda er geç yıkılacaktır .

3.3.Hukuk Devleti Anlayışı

Hukuk Devleti deyimi Alman kökenlidir: Rechtsstaat. Terim ilk defa 1860’larda iki Alman hukukçu tarafından kullanılıyor. Fransızca deyim Etat de Droit (hukuk devleti) şeklindedir. Anglo-Sakson ülkeler başta, diğer pek çok ülkede Rule of Law (hukukun üstünlüğü) terimi yeğlenir. Ama bunlar arasında anlam ve işlev bakımından önemli bir fark yoktur. Zaten Fransızcada Primaute’/Supre’maite du Droit (hukukun önceliği/üstünlüğü) deyimi de kullanılır. ABD’de yaygın kavram Due-process of law (hukukî usullere bağlılık)’dur .

Devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına bağlı olması, hukuk kurallarına tabi olması, hukuk devletinin en önemli özelliğidir. Yalnız idare edilenler değil, dev-let de önceden konmuş olan genel, objektif, soyut hukuk kurallarına uymak zo-rundadır. Diğer bir deyişle devletin faaliyetleri işlemler ve eylemler yoluyla irade beyanları, ancak hukuk kurallarına uymak şartıyla geçerli sayılabilirler, örneğin, “normal hiyerarşisi” ne göre, kanunların Anayasaya, tüzüklerin kanuna, yönet-meliklerin de kanun ve tüzüklere dayanması, yani alttaki normların üstteki norm-lara uygun olması lazımdır . Ayrıca hukuk devleti egemen devletin yasallığını değil, evrensel hukukun egemenliğini ifade eder .

Hukuk devletinin amacı, kişiyi devlet iktidarına karşı korumaktır. Bunu yap-mak için de temel aldığı öğe, kişi hak ve özgürlükleridir. Başka bir deyişle kişi, kamu gücüne karşı hak ve özgürlükleri kalkanıyla korunur. Bu ise devlet ikti-darının kişi hak ve özgürlükleriyle sınırlanması ve devletin onlara saygılı ol-masıyla sağlanır. Çünkü hukuk devletinde birey toplumsal örgütlenmenin temel öğesi olarak kabul edilir ve korunur. Sosyalist devlet çoğunluk yararını temsil ettiği ve saklamaya yöneldiği gerekçesiyle, kişinin devlet iktidarına karşı korun-masını kabul etmez. Dolayısıyla bu anlamda, hukuk devleti kavramım reddeder .

Türkiye’de hukuk devletî ilkesi ve anlayışı hukuk alanında yerleşmiştir. Özel-likle, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası, açıkça bu kavrama maddeleri arasında yer vermişlerdir. Gerçekten, 1982 tarihli T.C. Anayasasının 2’nci maddesi açıkça Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir “hukuk devleti” olduğunu belirtmektedir. Bu ilke kamu hukukumuzun temel kavramlarından biridir. Anayasalarımızda bu kavramın yer almasından önce, mahkeme kararlarının hukuk devleti ilkesine yer verdiklerini ve bu ilkeyi kullandıklarını biliyoruz .

4.HUKUK DEVLETİNİN GEREKLERİ

Bir ülkede hakim olan yönetimin, hukuk devleti anlayışına uygun olabilmesi için gereken şartların neler olduğu hakkında farklı görüşler öne sürülmüştür. Hukuk devletini daha iyi anlayabilmek için, en azından, herkesin üstünde durduğu bazı öğeleri açıklamak gerekir. Bu alt başlık altında bu öğelerden çoğuna kısa kısa değineceğiz.

4.1.Temel Hak ve Özgürlüklerin Güvenliği

İnsan haklan da denilen temel haklar, kişilerin sırf insan olarak yaratılmış olmasından dolayı sahip oldukları temel hak ve Özgürlüklerdir. Bu hak ve özgürlüklerin insana sıkı sıkıya bağlı olduğu, olağanüstü durumlarda geçici ola-rak kısıtlamaları mümkün ise de, hiçbir şekilde Özlerine dokunulamayacağı, hatta sahibinin bile bu haklardan vazgeçemeyeceği kabul edilmektedir. Anayasanın 12’nci maddesinin birinci fıkrası temel hak ve özgürlüklerin niteliğini bu şekilde belirtmektedir.

Temel hak ve özgürlükler genellikle üç grupta toplanmaktadır. Birinci grup-takiler; anayasaların “kişinin hakları ve Ödevleri” başlığı altında düzenlenen “koruyucu hakkıdır” . İkinci gruptakiler; anayasaların “sosyal ve iktisadi hak-lar ve ödevler” başlığı altında düzenlenen “isteme haklan”dır . Üçüncü grup-takiler; anayasaların “siyasi haklar ve ödevler” başlığı altında düzenlenen “katılma hakları’dır.

Kopenhag Kriterleri olarak bilinen ve Avrupa Birliğine tam üyelik için aranan siyasi şartların başında insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gelmektedir .

Temel hak ve özgürlüklerin güvenlik altına alınabilmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi beklenir .

Temel hak ve özgürlüklerin anayasa ile korunması,

Temel hak ve özgürlükleri sınırlayıp kısıtlayacak kanunların genel, soyut

ve objektif olmaları,

Temel hak ve özgürlüklerin Anayasanın öngördüğü Yargı güvencesine bağlanması.

Temel haklar, yukarıda belirtildiği gibi, kamu yararının gerektirdiği bazı hallerde sınırlandırılabilir ama, hiç bir zaman tamamca ortadan kaldırılamaz. Anayasanın 13’üncü maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması düzenlenmiştir. Buna göre,’ ‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğinin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması” amacı ile temel hak ve özgürlükler geçici olarak sınırlanabilir. Demokratik yönetimlerde temel hak ve özgürlükler ancak’ kanunla sınırlanabilmekte, bir kanun hükmü bulunmadan İdare kendiliğinden kamu hak ve özgürlüklerini sınırlandıramamaktadır.

4.2.İdarenin Kanunla Düzenlenmesi

Çağımız hukuk devleti anlayışının Önemli özelliklerinden biri de idarenin ku-ruluş ve işleyişlerinin kanunla düzenlenmesidir. “Kanuni İdare” olarak da ad-landırılan bu ilkeye göre, hiç bir idari makam ve kuruluş kaynağını kanundan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz. Anayasanın 8’inci maddesinde yürütme yetki ve görevinin, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde yerine getirileceği; 123’üncü maddesinde ise, idarenin kanunla düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Anayasanın diğer maddelerinde de, kanuni idare ilkesine yer verilmektedir.

Anayasada böylesine kesin hükümler yer almasına rağmen, idarenin her türlü faaliyetlerinin ayrıntılı bir şekilde kanunla düzenlenmesi mümkün değildir. Uy-gulamada sadece temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren idari faaliyetler ayrıntılı olarak kanunla düzenlenmekte, diğer konularda genel kuralların belirtilmesi ile yetinilmektedir. İdarenin her türlü faaliyetinin ayrıntılı olarak kanunla düzenlen-mesi 19 uncu yüzyıl hukukçularının görüşüdür. Kanun kavramı, sadece yasama organı tarafından çıkarılan işlemleri içine alacak şekilde dar anlamda yorumla-yan o dönem hukukçularına göre; hukuk devleti, “Kanun Devleti” demektir. Günümüzde bu görüş değerini yitirmiştir. Çağdaş hukuk anlayışında, kanunilik kavramı ile hukukilik ve hukuki düzenlilik kavramları eş anlamda kullanılmakta, yasama işlemleri yanında, yürütme ve yargı, organlarının düzenleyici işlemleri de kanunilik kapsamına girmektedir .

Özetle, hukuk devleti kanun devleti demek değildir. Hukuk kavramı nasıl kanun kavramını aşarsa, hukuk devleti de kanun devleti anlayışının üstünde ve ilerisinde yer alır .

4.3.Demokratik Siyasi Rejim

Demokrasi, Lincoln’un verdiği ve genellikle klasik olarak kabul edilen bir tanıma göre, “halkın halk tarafından halk için yönetilmesidir” .

“Halk idaresi” olarak da ifade edilen demokrasi, siyasi İktidarın kaynağını bir kişiden, gruptan, sınıftan değil de yönetilenlerden alması esasına dayanır. De-mokratik siyasi rejimlerde halk, yöneticileri kendi içinden ve kendi hür iradesi ile seçer. Böylece yönetenlerin koymuş olduğu emir ve yasaklara uyulması halkın iradesinden doğan meşru bir temele dayanmış olur.

Demokrasi, toplumda çeşitli görüş ve çatışmaların varlığım kabul eder. Farklı görüşlerin parti, sendika, kulüp, dernek ve benzer şekillerde teşkilatlanarak siyasi hayata katılmasına ya da benzeri şekillerle kurumlaşmasına ortam hazır-lar. Bu nedenle demokrasi, toplumun uygarlık ve kültür düzeyine bağlı bir so-rundur. Millet olarak belli bir kültür düzeyine erişilmeden, bazı temel sorun-ların kavranmasında yaklaşık görüşler oluşmadan demokratik siyasi rejim, po-litikacıların her fırsatta arkasına sığındıkları bir istismar aracı olmaktan öteye geçemez.

Siyasi hürriyetli demokratik bir rejime sahip olmayan bir ülkede hukuk dev-letinin gerektirdiği ölçüde hürriyetlere bağlılık düşünülemeyeceği gibi hukuk dev-letinin öteki ilkeleri de devletin yüksele yönetimini elinde tutan kişinin veya zümrenin arzusuna ve iyi niyetine bağlı kalır. Halbuki siyasi hürriyetli bir de-mokraside toplum egemendir. Toplumun ise kendi üyelerine güven sağlayan hu-kuk devleti düzenine, öz yarara dayanan sıkı bir bağlılık göstererek başarı sağlaması mantıkidir. Gerçi demokratik bir idarede çoğunluğun ve ona güvenen hükümetin hukuk devleti ilkelerine aykırı davranması, mümkündür. Nitekim biz böyle bir devir geçirdik. Fakat sürekli mücadelelerle halk oyunu hukuk devleti düzenine aykırı davranışlar aleyhine çevirmek ve bu sayede normal yollardan amaca ulaşma imkânını veren tek rejim demokrasidir. Bu itibarla hukuk devletî ile demokrasi arasında adeta ayrılmaz denebilecek bir bağ vardır .

Hukuk devleti demokratik bir rejime dayanmaktadır. Ortak karar ve ortak sorumluluk demek olan demokrasi, yalnız aritmetik bir sayı çoğunluğu değil, aynı zamanda milli iradenin veya halkın taleplerinin ağır bastığı, muhalefetin de iktidar olma şansının bulunduğu bir rejimdir. Bir başka deyişle demokrasi, iktidarın paylaşılması ve sınırlanması, hukuk devleti de demokratik rejimi sınırlayan ve onun düzenli bir biçimde işlemesini sağlayan görüştür. Demokrasinin işlerlik kazanması, her şeyden önce, halkta ve yöneticilerde üstün bir ahlakın varlığını ve kültürel olgunluğu gerektirir. Bu ahlakın özü ise, insan haklarına ve farklı düşüncelere olan saygıdır. Hukuk devleti bir güven rejimi olduğundan, demokratik olmayan bir idarenin hukuk devleti ilkesini gerçek anlamda işletmesi mümkün değildir .

Görülüyor ki hukuk devleti anlayışı, bir yandan demokrasi için sınırlayıcı bir nitelik taşıyor. öte yandan da tam ve sağlam olarak ancak demokratik bir rejimde gerçekleşebiliyor. Şu halde bir ülkenin mutedil ve dengeli bîr devlet düzenine sahip olabilmesi için demokratik rejimle hukuk devleti anlayışının birlikte uy-gulanması gereklidir. Bu açıdan Anayasamızın başlangıç kısmında demokratik hukuk devletini temel bir amaç sayması yerindedir .

4.4. İdarenin Yargısal Denetimi

İdarenin yargısal denetimi, hukuk devleti öğelerinden en Önemlisidir. Yalnız idarenin değil, Devletin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimi içinde ol-ması hukuk devleti anlayışının bir sonucudur.

Hukuk devletinde, idarenin yapmış olduğu eylem ve İşlemlerin hukuka uy-gunluğu üst organlar tarafından denetlenmektedir. Üst organ, bazen yasama or-ganı bazen işlemi yapan idarenin bağlı olduğu üst İdari makam, bazen Danıştay, Sayıştay ve benzeri özel şekillerde kurulmuş bir denetim kurumu, bazen de mahkemelerdir. Bu üst organlardan her birinin yapmış olduğu denetimin, idarenin hukuka bağlılığının sağlanması bakımından yaran olmakla beraber, içlerinde en etkilisi yargı denetimidir.

1982 Anayasa’sının 125’inci maddesine göre, “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. Bu demektir ki, idarenin herhangi bir ey-lem ya da işleminden zarar görenlerin mahkemelere başvurarak yapılan İdari işlerin iptalini ya da uğratılan maddi zararın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır.

İdarenin yargısal denetimi genellikle şu konulan içerir :

idare’nin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine açık olması. Bu husus yukarıda belirttiğimiz gibi Anayasamızın 125 inci maddesinde belirtilmiştir.

Hakimlik ve Savcılık teminatı, Anayasamızın 139 uncu maddesinde

“Hakimler ve savalar azlolunamazlar, kendileri istemedikçe Anayasa’da gös-

terilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması

sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer Özlük haklarından yoksun kılınamaz…”

diyerek bu husus belirtilmiştir.

— —Mahkemelerin bağımsızlığı: Yargı denetimini yapacak mahkemelerin Yasama ve Yürütme’ye karşı bağımsız olmaları lazımdır. Anayasanın 138 inci mad-

desi bu konuda şu hükmü getirmiştir :

“…Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tav-siye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kul-lanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz…”

Her ülke, bağlı bulunduğu idari rejimin türüne göre, kendine uygun yargısal denetim yollarından birini uygulamaktadır. Bazı ülkelerde idareye karşı açılan davalara adliye mahkemelerinde bakılmakta, bazılarında Danıştay ve benzeri Özel bir İdari yargı mahkemesi bulunmakta, bazılarında ise Türkiye’de olduğu gibi bağımsız bir idari yargı yolu gelişmiş bulunmaktadır.

4.5.Kuvvetler Ayınım

4.5.Kuvvetler Ayınım

Hukuk devleti ilkesinin bir diğer Öğesi, kuvvetler ayırımıdır. Yasama, Yürütme ve Yargı organları arasındaki Aristo’dan beri gelen bu ayırım, devlet fonksiyonlarının devlet adına bir takım organlar tarafından yapılmasını hedef alır.

Yasama ve Yürütme organı arasındaki ayırım, “kanuni idare” anlayışının, Yürütme ve Yargı organı arasındaki ayırım da, “Yargı denetimi” ilkesinin doğmasına neden olmuştur .

1982 tarihli T.C. Anayasası da, 7,8 ve 9 uncu maddelerinde kuvvetler ayırımı ilkesini kabul etmiştir.

Hukuk devleti anlayışının layıkıyla gerçekleşmesi için kuvvetler ayırımı il-kesinin uygulanması, yani bir yandan yasama kudretinin yürütmeden ayrı bir or-gan uhdesinde bulunması, öte yandan mahkemelerin bağımsız olmaları lazımdır. Çünkü mutlakıyet rejimlerinde olduğu üzere, şayet idarenin başındaki organ -Devlet başkam, hükümet’ yasama yetkisine da sahip bulunur ise hukuk devletinin ge-rekleri, örneğin hürriyetlerle temel haklar güvenliği, kanuni idare ilkesi etkisiz kalır.

Kuvvetler ayırımı ilkesi Montosqieu tarafından mutedil, yani hukuka bağlı bir devlet düzeninin şartı olarak öne sürülmüş ve bu anlayışla anayasal rejim-lerin temel unsuru haline gelmiştir.

Fakat yasama-yürütme arasındaki ayrılığın uygulamadaki değeri siyasi parti cihazının etkisiyle az gibi görünür. Gerçekten yürütmenin başındaki hükümetler parlamentodaki çoğunluk partisi üzerindeki nüfuzları sayesinde arzuladıkları ka-nunları meclisten geçirmek imkânını bulabiliyorlar.

Bu durum özellikle bizim gibi parlamenter hükümet rejimi ile idare edilen ülkelerde adeta kendiliğinden hasıl oluyor. Çünkü bu rejim hükümetlerin mec-listeki çoğunluk partisi liderlerinden kurulmasını gerektiriyor. Çoğunluk partisi liderlerinden kurulan bir hükümet ise, parti kanalıyla meclise kolaylıkla hakim olabiliyor. Nitekim bizde 1960 öncesinde daima öyle olmuş, hükümetler meclise istedikleri kanunu kabul ettirmenin yolunu bulmuşlardır. Bununla beraber yasa-ma-yürütme ayırımının yine de uygulamada büyük değeri vardır. Siyasi hürriyetli demokratik bir rejimde iktidar partisi karşısında teşkilatlı bir muhalefet, meclîste yer alarak hükümeti denetler, tenkitleriyle ilgilileri ve halk oyunu uyarır, aykırılıkların önlenme ve giderilmesine, kanunların yapılışında ve kararların alınışında isabet sağlanmasına hizmet eder. Bu açıdan kuvvetler ayırımı değerini muhafaza etmektedir .

4.6.Kanunların Genelliği

Kanunların genelliği, yani benzer durumların aynı çözümlere bağlanması,”hukuk devleti” ilkelerinin başlıca gereklerinden biridir. 1982 Anayasasının10’uncu maddesi “Kanun önünde eşitlik” başlığı taşımaktadır. Herkesin kanun önünde eşit olduğunu, kimseye imtiyaz verilemeyeceği ve devlet organlarının bu ilkeye göre hareket etmek zorunda olduklarım belirtmektedir.

Yasalarda genellik sağlamak, yasa önünde eşitlik sağlamak kadar kolay de-ğildir, yasa koyucuların çok dikkatli davranmalarını, bazı kişileri kayırıcı, bazılarım da ezici nitelikte kural getirmekten kaçınmalarım gerektiriyor. Onun için dene-bilir ki, özellikle sınıf dengesizliklerinin bulunduğu toplumlarda, yasaların ge-nelliği, çoğu zaman, erişilmesi gerekli ideal bir durumu belirtmekten öteye geçemez .

4.7.Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Yargısal Denetimi

Kanunların Anayasaya uygun olması ve bu uygunluğun yargı yoluyla dene-timi de hukuk devleti ilkesinin gereklerindendir. Yasaların anayasaya aykırı olamayacaklarını belirtme yeterli değildir. Bunun yanında yasaların anayasaya uy-gunluğunu sağlayacak bir denetim mekanizmasının da kurulması gerekir, 1961 ve 1982 Anayasalarında, bu görev Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Anayasa mahkemesinin bu alandaki yetkisine, 1961 Anayasasına göre, 1982 Anayasası ile, hem başvuranlar açısından, hem de içerik açısından bazı kısıtlamalar geti-rilmiştir .

4.8.Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaması

Anayasanın 38 ve T.C.K.’nın 1 İnci maddesinde yeralan bu ilke, suçun yani ne gibi eylemlerin yasaklandığının hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde be-lirtilmesinden ve buna göre cezanın kanun tarafından tespitinden oluşur. Kişinin yasak eylemleri ve bunların cezalarını önceden bilmesi gerekir. Bu ilke, hukuk devletinin ve kişinin temel hak ve Özgürlüklerinin güvencesidir. Ayrıca, gene Anayasanın 17 nci maddesi “insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza” konulamayacağını, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağını emretmektedir.

4.9.Devletin Mali Sorumluluğu

Devletin idari faaliyetleri sonucunda birtakım kişilerin haklarının zarara uğraması mümkündür. Ancak bugüne kadar Yasama ve Yargı Organlarının faa-liyetlerinden dolayı, herhangi bir sorumluluk öğretisinin, Özellikle Yargı karar-lan tarafından, geliştirildiğini göremiyoruz. Devlet faaliyetlerinden dolayı mali sorumluluk sonuçta, İdare’nin mali sorumluluğu ve bu da sonuçta, İdarenin yargısal denetimi sorunu olmaktadır .

1982 Anayasasınla 125 inci maddesinin son fıkrasında idarenin mali sorum-luluğu “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” hükmü ile kabul edilmiştir. Ayrıca 40 ıncı maddenin gene son fıkrasında “…kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız istemler sonucu uğradığı zarar da, ko-numa göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır” ilkesi getirilmiştir.

Bu konuda vatandaşlarının haklarını korumaya yönelik, 7 Mayıs 1964 tarih ve 466 sayılı “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat verilmesi Hakkında Kanun” mevcut bulunmaktadır. Ancak vatandaşların büyük çoğunluğu bu kanunun varlığından haberdar değildir. Haberdar olmayınca doğal olarak da yararlanamamaktadırlar.

Bu sefer kamu görevlileri açısından önemli bir değişiklik de, 657 sayılı DMK md:13/2’ye yapılan (Değişik:2002/4748) “İşkence ya da zalimane, gayrı insani veya haysiyet kırıcı muamele suçları nedeniyle AİHM’nce verilen kararlar sonucunda Devletçe ödenen tazminatlardan dolayı sorumlu personele rücu edilmesi hakkında da yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır” ilavesidir. Bu ilave ile devlet uluslar arası düzeyde mali sorumluluğu kabul etmektedir. Ancak devleti uluslar arası düzeyde ekonomik olarak sorumlu hale getiren kamu görevlilerinden bunu alacağını belirtmektedir.

4.10. Kazanılmış Haklara Saygı

Bu ilke de hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.

Yönetimde hukuka bağlılığın sağlanması ve hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesi, yalnız yasa koyucuların bazı esaslara uymalarıyla olmaz. Belki bunlardan da daha önemli olan nokta, kuralları uygulayacak ve devlet işlerini yürütecek olan yönetim mekanizmasının da hukuk düzenine bağlı kalmasıdır.

Anayasa, 1961 Anayasası gibi, yönetimin hukuka uygunluğunu sağlamak için çeşitli Önlemler almıştır. Anayasa, yürütme görev ve yetkisinin Anayasaya ve yasalara uygun olarak yerine getirileceğini (Md. 8); Anayasa kurallarının yalnız yasama ve yargı organlarını değil, yürütme ve idare makamlarını da bağlayacağını öngörmüştür (Md. 11). Anayasa bundan başka yönetimin hukuka uygunluğunun yargısal denetimi için özel düzenlemelere gitmiş, yönetimin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu belirtmiştir (Md. 125).

5.TÜRKİYE’DE HUKUK DEVLETİ ANLAYIŞININ GELİŞİMİ

5.1.Tanzimattan Önceki Dönem

Bu dönemde Osmanlı Devleti’ ‘mutlak” bir hükümdarlıktı. Devletin yasama, yürütme ve yargı gibi temel güçleri padişahın kişiliğinde toplanmakta, Osmanlı Devletinin teokratik yapısı, hükümdarın yetkilerini “ruhani” alana da taşımakta idi. Devletin tüm güçlerini kişiliğinde toplayan padişahın yetkileri, bir yandan “Şeri hukuk”, diğer yandan padişahların çıkardıktan yasalarla, geleneklerden oluşan “örfî hukuk” kuralları ile kısıtlanmıştır. Bu kısıtlamaların hem sınırlı ol-ması hem de padişahların bu kısıtlamalara zaman zaman uymamaları, kişilerin hukuk güvenliğini sarsıyordu, özellikle 18 inci yüzyılda yönetimin bozulması, hukuka ayları uygulamaların çoğalması yönetime olan güvensizliği artırmıştır .

5.2.Tanzimat Dönemi

Yeniden düzenleme çalışmaları ile, bir yandan bozulan kuruluşların yerine, bat) örneğine göre yenileri kurulmaya, diğer yandan da yönetimi hukuka bağlama kopuşunda çaba gösterilmeye başlanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda, padişahın yetkilerinin kısıtlanması, 1808 yılında Sultan II. Mahmut döneminde “ayan” ile “merkezi iktidar” arasında imzalanan ve “Sened-i ittifak” adı verilen belge ile olmuştur. Bu senedle “padişahın ve hükümetin İradesi üstünde” bir hukuk ku-rah oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu nedenle Sened-i ittifak, “hukuk devletine doğru” atılan bir adım sayılır . Gerçekte, Sened-i İttifak bir yandan padişahın yetkilerinin kısıtlanması, diğer yandan da “taşra eşrafı”nın gücünü göstermesi yönünden İlgi çekici bir belgedir.

Tanzimat dönemini başlatan Gülhane Hattı Hümayunu (1839), Islahat Fer-

mam (1856) ve Fermam Adalet, hukuk devleti açısından önemli belgelerdir.

Tanzimatla başlayan yeniden düzenleme çabalan içinde Önemli olan husus-lardan biri de “şer’iye mahkemeleri”nin yanında “nizamiye mahkemeleri”nm ve “Danıştay”ın kurulması olmuştur. Bilindiği gibi nizamiye mahkemeleri, bugünkü adliye mahkemelerinin esasını oluşturur. Yine aynı dönemde Danıştaya ve yönetim kurallarına “yönetsel yargı” yetkisi tanınmıştır. Böylece yönetimin yargı yolu ile denetimi konusunda ilk adım atılmış oluyordu.

Tanzimat döneminde hukuk devleti açısından yapılanları özetlemek gerekirse, denilebilir ki, bu dönemde bazı temel hakların güvenlik altına alınması, mah-kemelerin bağımsızlığı ve yönetimin yargı yolu ile denetimi konusunda ilk adımlar atılmıştır.

5.3.Meşrutiyet Dönemi

Yeni Osmanlılar’ın çabalan ile monarşinin meşruti hale getirilmesi için yapılan çalışmalar sonunda 1876 Anayasası çıkarılmıştır. Bilindiği gibi I. Meşrutiyet çok kısa ömürlü olmuş ve Sultan II. Abdülhamit 13 Şubat 1878’de yasama organı olan “Meclisi Umumi”yi süresiz olarak kapatmıştır. Bu durum Kanunu Esasi-nin 1908 yılında bir fermanla yeniden yürürlüğe konması ve meclisi-mebusanın toplantıya çağrılmasına kadar sürmüştür.

I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde, hukuk devleti açısından Önemli adımlar atılmıştır. Hukuk devleti açısından bu dönemde yapılanlar söyle sıralanabilir :

1. Sert bir anayasa çıkarılmıştır.

2. Temel haklar anayasa güvenliğine kavuşturulmuştur.

3. Kuvvetler ayırımı uygulanmaya başlamıştır.

4. Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi benimsenmiştir.

Meşrutiyet döneminde, hukuk devleti İle ilgili bir çok ilkelerin uygulanmasına başlanmış olması, hukuk devletinin gerçekleştirildiği anlamına alınmamalıdır. Yu-karıda saydığımız ilkeler başlangıç durumunda ve noksan bir biçimde uygulana-bilmiştir. Hemen belirtelim ki, hukuk devleti anlayışının önemli ilkelerinden biri olan yönetimin yargı yolu ile denetimi ilkesi bu dönemde gerçekleştirileme-miştir.

5.4.Cumhuriyet Dönemi

Hukuk devleti açısından önemli gelişmeler Cumhuriyet döneminde hukuk dev-leti çabalarının ilk Anayasal belgesi olarak 1921 Anayasasını kabul edebiliriz.

Hukuk devleti yönünden 1924 Anayasası ile sağlanmalar aşağıdaki biçimde sıralanabilir :

1. Devletin temel niteliği Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyetin temel organları seçimle işbaşına gelmiştir.

2. Temel hak ve özgürlükler Anayasa güvenliği altına alınmıştır.

3. Yasaların Anayasaya aykırı olmayacağı ilkesi benimsenmiştir.

4. Yasama gücü yalnız Meclis tarafından kullanılmış ve olağanüstü durumlarda hükümetin yasama etkinliklerinde bulunması önlenmiştir.

5. Yargı yetkisi; millet adına bağımsız mahkemeler eliyle kullanılmıştır.

6. Yönetimin yargı yoluyla denetimi ve yönetsel yargı sistemi benimsenmiştir.

7. Çok partili demokratik rejime geçilmiştir.

1924 Anayasası döneminde, hukuk devleti açısından aksayan hususlar da şöyle sıralanabilir :

1. Yargıçlara yeterli bağımsızlık sağlanamamıştır.

2. Anayasaya aykırı yasaların çıkarılması önlenememiştir.

3. Temel hak ve özgürlüklerin Anayasa güvenliğine kavuşturulması yeterli olmamıştır. Bunların güven altına alınması için daha başka hukuki tedbirlere ihtiyaç duyulmuştur.

1961 Anayasası ile hukuk devletini geliştirmek için gereken bütün şartlar ye-rine getirilmeye 1924 Anayasasının aksayan yönleri giderilmeye çalışılmıştır. Yö-netimin hukuka bağlılığı yönünden gerekli hukuk ortamı, 1961 Anayasası tarafından, en ileri bir biçimde hazırlanmıştır.

– 1982 Anayasası, ilke olarak, 1961 Anayasasında olduğu gibi hukuk devleti ilkesine önem vermiştir. 1982 Anayasasında hukuk devleti açısından dikkati çeken nokta, Cumhurbaşkanının tek başına almış olduğu kararlara karşı yargı yolunun kapatılmış olmasıdır. 1982 Anayasası ile hukuk devleti açısından getirilen ilke-lere hukuk devleti anlayışını açıklarken değinmiştik.

1982 yılında gerçekleştirilen idari yargı reformunda, idare ve bölge idare mahkemeleri kurularak Danıştay yüksek mahkeme durumuna getirilmiştir. Böylece iş hacmi eskiye göre önemli ölçüde azalan Danıştay’ın kararlarında daha dikkatli davranmaya başladığı söylenebilir.

Türk idare hukuku, 1982 Anayasası dönemine kadar önemli gelişmeler gös-termiş olmasına rağmen, çözümlenmesi gereken pek çok sorunu vardır. Aşağıda bu sorunlardan bazılarına kısaca değineceğiz;

İdarede yoğun bir bürokrasi ve kırtasiyeciliğe bağlı katı bir merkezcilik ha-kimdir. 1984 yılından itibaren, bürokrasinin azaltılması yolunda önemli adımlar atıldığı söylenmekte ise de, mevcut İdari yapı ve katı merkeziyet uygulaması karşısında bazı işlemlerin yapılmasında bir kısım kolaylıklar getirilmesi, bürokrasiyi azaltmak sayılmaz.

İdare, yerinden ve merkezden olmak üzere iki türlü teşkilatlanmış, fakat merkezi idare ile yerinden idare kuruluşları arasındaki yetki ve görev dağılımı henüz tam olarak sağlanamamıştır. Aynı nitelikteki işler bazen hem merkezi idare, hem de yerinden idare kuruluşları tarafından yürütülmekte; bazen her iki idare de il-gilenmediği için hizmet ortada kalmaktadır.

İdari usuller yeterli derecede gelişmemiştir. Devlet dairelerine bir iş için sa-dece yazılı olarak başvurulmakta, sözlü başvuru kabul edilmemektedir. Dilekçenin cevaplanacağı yolundaki kesin Anayasa hükmüne (Md. 74) rağmen, yazılı başvuruların çoğu ya hiç cevaplanmamakta ya da geç cevaplanmaktadır.

Personel rejimi, tamamen merkezi idarenin denetimi altındadır. Memurların meslek içi eğitimleri ve yetiştirilmeleri yetersizdir. Devlet memurlarının hizmet yerlerine göre dağılımları ve ücret yetersizliği yıllardır çözümlenemeyen sorun-lardandır .

6. GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Ülkemiz, özellikle batı demokrasilerinin, hukuk devleti ve insan hakları açısından geçirmiş olduğu, feodal yapı ve insanlık tarihinde unutulmayacak acı izler bırakmış engizisyon mahkemeleri ve ortaçağ karanlığı dönemlerini yaşamamıştır. Milletimiz kendine özgü sosyal kültürel yapısı ile en alttakiler ve üsttekiler arasında aşırı bir gerginlik ve sınıf ayırımcılığı yaşamamıştır. Bu durum doğal olarak özgürlük ve haklar mücadelesi açısından batıdaki gelişmelerden farklı bir yapı göstermesine neden olmuştur.

Ülkemizde batılı anlamdaki gelişmeler; Senedi İttifak(1809), Tanzimat Fermanı(1839), Islahat Fermanı(1856), Kanun-u Esasi(1876), 1921,1924, 1961 ve 1982 tarihli anayasalar ile devam etmektedir.

1961 Anayasası ile sağlanan özgürlükler ortamı, 1982 Anayasası ile sınırlamalar getirilmiştir. Ancak; toplumdaki demokratik istekler doğrultusunda Anayasada özgürlükler lehine değişiklikler yapılmış ve bu doğrultuda yedi tane uyum yasaları çıkarılmıştır.

Sonuç olarak, ülkemiz hukuk devleti ve insan hakları konusunda Avrupa’daki gelişmeleri takip etmektedir. Ancak bu yeniliklerin toplum hayatında uygulamaya dönüşe bilmesi, sırf yukardan yapılan yasal düzenlemelerle gerçekleştirilemez. Kanun uygulayıcıları görevini bu gelişmelere yapmak zorundadırlar. En önemli diğer bir konu da vatandaşlarında eğitim yoluyla bilinçlendirilerek, kendisine verilen haklara sahip çıkarak sağlanmakltır.
kaynak: isref.com

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir