Lahor Kalesi: Babür İmparatorlarının Şahi Kilası ve Resim Duvarı

Pakistan’ın kültür başkenti Lahor’un eski kentinin kuzeybatı köşesinde, Ravi Nehri’nin bir zamanlar aktığı yatağın kenarında, devasa tuğla surlarla çevrili bir kale yükselir. Yerel adıyla Şahi Kila, yani “Kraliyet Kalesi”, Babür imparatorlarından Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib’in her birinin izini taşıyan, ardından Sih İmparatorluğu’nun ve İngilizlerin elinden geçen çok katmanlı bir yapıdır. Kalenin kuzey duvarı boyunca uzanan ve binlerce renkli çiniyle süslenmiş “Resim Duvarı”, dünyanın en büyük çini panolarından biri olarak anılır.

Hindistan ve çevre ülkeler kaleleri dizimizin beşinci durağında, Rajasthan’dan kuzeybatıya, Pakistan’a geçiyoruz. Bu yazıda Lahor’un kadim geçmişini, Gazneliler ve Delhi Sultanlığı dönemlerini, Ekber’in kaleyi yeniden inşasını, Şah Cihan’ın Şiş Mahal’ini, Resim Duvarı’nı, Evrengzib’in Alemgiri Kapısı ve Badşahi Camii’ni, Sih döneminin Maharacası Ranjit Singh’i ve Muhammed İkbal’in türbesini ele alacağız.

Lahor Kalesi

Lahor: Pencap’ın Kalbi

Lahor, Pencap bölgesinin tarihî ve kültürel merkezidir. “Pencap”, Farsçada “beş su” anlamına gelir ve bölgeden geçen beş büyük nehri ifade eder. Bu nehirler, bölgeyi Güney Asya’nın en verimli tarım alanlarından biri yapmıştır. Lahor, bu verimli bölgenin ortasında, Ravi Nehri’nin kıyısında kurulmuştur ve binlerce yıl boyunca önemli bir kent olarak varlığını sürdürmüştür.

Lahor’un kökenine dair kesin bilgi yoktur. Hindu geleneğine göre kent, Hindu destanı Ramayana’nın kahramanı Rama’nın oğlu Lav tarafından kurulmuş ve adını ondan almıştır. Bu efsanenin tarihî bir dayanağı bulunmasa da, Lahor’un eski bir kent olduğu kabul edilir. Arkeolojik kazılar, kalenin bulunduğu alanda, MS ilk binyılın ortalarına uzanan yerleşim izlerinin bulunduğunu göstermiştir.

Lahor, Pakistan’ın en kalabalık ikinci kentidir ve ülkenin kültürel, eğitim ve sanat merkezi olarak kabul edilir. Pakistanlılar arasında yaygın bir deyişe göre, “Lahor’u görmeyen, doğmamıştır.” Bu deyiş, Lahor’un Pakistan kültüründeki özel yerini yansıtır. Kentin zengin mimari mirası, edebiyat geleneği, mutfağı ve canlı sokak hayatı, onu Güney Asya’nın en ilgi çekici kentlerinden biri yapar.

Lahor Kalesi Alemgiri Kapısı

Gazneliler ve Delhi Sultanlığı

Lahor’un İslam dönemindeki tarihi, 11. yüzyılın başlarında Gazneli Mahmud’un seferleriyle başladı. Gazneli Mahmud, bugünkü Afganistan’daki Gazne’yi merkez alan Türk kökenli Gazneli Devleti’nin hükümdarıydı ve Hindistan’a on yedi sefer düzenlediği anlatılır. Bu seferler sonucunda Pencap, Gazneli Devleti’nin bir parçası oldu ve Lahor, Gaznelilerin doğudaki başkenti hâline geldi. Gazneliler’in son döneminde, Selçuklularla yaşanan mücadeleler sonucunda Gazne’nin kaybedilmesiyle, Lahor bir süre devletin ana başkenti oldu.

Gazneliler döneminde Lahor, önemli bir kültür ve bilim merkezi hâline geldi. Fars edebiyatının önemli şairlerinden bazıları ve İslam âlimleri bu dönemde Lahor’da yaşadı. Lahor’un en saygın ziyaret yerlerinden biri olan ve “Data Darbar” olarak bilinen türbe, 11. yüzyılda Gazneli döneminde Lahor’a gelen ve burada vefat eden Sufi âlimi Ali Hücviri’ye aittir. Ali Hücviri’nin “Keşfü’l-Mahcub” adlı eseri, Farsça yazılmış en eski tasavvuf kitaplarından biri olarak kabul edilir.

12. yüzyılın sonlarında Gurlular, Gaznelileri ortadan kaldırarak Lahor’u ele geçirdi. Ardından Lahor, Delhi Sultanlığı’nın bir parçası oldu. 13. ve 14. yüzyıllarda Lahor, Moğol akınlarına sık sık maruz kaldı ve birkaç kez tahrip edildi. 1398’de Timur’un Hindistan seferi sırasında da Lahor ağır hasar gördü. Bu dönemde Lahor’da bir kale bulunduğu bilinir; ancak bu kalenin büyük olasılıkla kerpiç ve topraktan yapılmış olduğu ve bugünkü kalenin yerinde bulunduğu düşünülür.

Ekber’in Tuğla Kalesi

Bugün gördüğümüz Lahor Kalesi’nin temelleri, Babür İmparatoru Ekber döneminde atıldı. Ekber, 1566 civarında eski kerpiç kalenin yerine, pişmiş tuğladan yeni ve güçlü bir kale inşa ettirdi. Kalenin inşası, kaynaklara göre birkaç yıl sürdü. Ekber’in kalesi, yaklaşık dikdörtgen bir plana sahipti ve kalın tuğla surlarla çevriliydi. Surların köşelerinde ve aralarında, yarım daire biçimli burçlar bulunuyordu.

Ekber, 1584’ten 1598’e kadar yaklaşık on dört yıl boyunca Lahor’u imparatorluğun başkenti olarak kullandı. Bu dönemde Ekber, imparatorluğun kuzeybatı sınırını, Afgan kabilelerine ve Orta Asya’daki Özbeklere karşı korumak için Lahor’da bulunmayı tercih etti. Ekber’in Fatih Sikri’yi terk ettikten sonra Lahor’a taşınması, kentin önemini büyük ölçüde artırdı. Ekber döneminde kalenin içinde saraylar, divanlar ve çeşitli yapılar inşa edildi; ancak bu yapıların büyük bölümü, sonraki imparatorlar tarafından yeniden yapılmıştır.

Ekber döneminden günümüze ulaşan yapıların başlıcaları, kalenin “Mesti Kapısı” ve Ekber dönemine atfedilen bazı saray bölümleridir. Bu yapılar, Ekber döneminin karakteristik özelliklerini, yani kırmızı kumtaşı ve tuğlanın birlikte kullanımını, Hint ve İslam mimari unsurlarının sentezini yansıtır. Ekber’in kalesi, sonraki imparatorların eklemeleri için güçlü bir temel oluşturdu.

Lahor Kalesi surları

Cihangir ve Resim Duvarı

Ekber’in oğlu Cihangir, Lahor’u çok severdi ve saltanatı boyunca uzun süre bu kentte yaşadı. Cihangir döneminde Lahor Kalesi’nde önemli eklemeler yapıldı. Cihangir, kalenin kuzey kesiminde, “Cihangir Dörtgeni” olarak bilinen bir saray avlusu inşa ettirdi. Bu avlunun çevresinde, imparatorun ve ailesinin özel daireleri bulunuyordu. Cihangir, öldükten sonra Lahor’un karşı kıyısındaki Şahdara’da, eşi Nur Cihan’ın yaptırdığı görkemli bir türbeye gömüldü.

Lahor Kalesi’nin en eşsiz unsurlarından biri, kalenin kuzey ve batı surları boyunca uzanan “Resim Duvarı”dır. Bu duvar, yaklaşık 450 metre uzunluğunda ve 15-17 metre yüksekliğindedir; bu ölçüler kaynaklara göre farklılık gösterir. Duvarın dış yüzeyi, renkli sırlı çiniler, mozaikler ve fresklerle kaplıdır. Duvarın süslemelerinin büyük bölümünün, Cihangir’in son yıllarından Şah Cihan’ın saltanatının başlarına kadar, yaklaşık 1624-1631 yılları arasında yapıldığı belirtilir.

Resim Duvarı’nın süslemelerinde, Babür saray yaşamından sahneler tasvir edilir. Bu sahnelerde, fil dövüşleri, deve dövüşleri, av sahneleri, çevgen oyunları, at binicileri, melekler ve çeşitli hayvanlar yer alır. Ayrıca geometrik desenler, çiçek motifleri ve hat yazıları da duvarın süslemelerinin bir parçasıdır. Bu tasvirler, İslam sanatında insan ve hayvan figürlerinin kullanımı açısından ilginç bir örnektir ve Babür sarayının hoşgörülü sanat anlayışını yansıtır.

Resim Duvarı’nın çini süslemeleri, İran ve Orta Asya’daki çini geleneğinden etkilenmiştir. Bu çinilerin bazıları, Türk okurlara Osmanlı çini sanatını hatırlatabilir; bu benzerlik, İslam dünyasının farklı bölgeleri arasındaki ortak sanat mirasının bir yansımasıdır. Ne yazık ki, duvarın süslemelerinin önemli bir kısmı, yüzyıllar boyunca hava koşulları, ihmal ve yanlış restorasyonlar nedeniyle zarar görmüştür. Son yıllarda, uluslararası kuruluşların desteğiyle Resim Duvarı’nın korunması ve restorasyonu için kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir.

Şah Cihan’ın Mermer Yapıları

Şah Cihan, Lahor’da doğmuştu ve bu kente özel bir bağlılık duyuyordu. Saltanatının başlarında, Lahor Kalesi’nde kapsamlı bir yeniden yapılanma başlattı. Tıpkı Agra Kalesi’nde yaptığı gibi, Ekber ve Cihangir dönemlerine ait bazı yapıları yıktırarak, yerlerine beyaz mermerden zarif yapılar inşa ettirdi. Bu yapılar, Lahor Kalesi’nin en güzel bölümlerini oluşturur.

Şah Cihan’ın Lahor Kalesi’ne eklediği yapılar arasında, Divan-ı Âm, Divan-ı Has, “Moti Mescit” yani İnci Mescit, Şiş Mahal ve Naulakha Köşkü sayılabilir. Divan-ı Âm, 1628’de inşa edilmiştir ve kırk sütunlu bir kabul salonudur. Bu yapı, Sih ve İngiliz dönemlerinde değiştirilmiş ve 20. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Divan-ı Has ise, beyaz mermerden yapılmış, zarif kemerli bir salondur ve imparatorun özel kabul salonu olarak kullanılıyordu.

İnci Mescit, Lahor Kalesi’nin içindeki en eski Babür camilerinden biridir. Bazı kaynaklara göre Cihangir döneminde başlanmış, Şah Cihan döneminde tamamlanmıştır. Cami, beyaz mermerden yapılmıştır ve üç kubbesiyle Delhi ve Agra’daki İnci Mescitlerin öncüsü olarak kabul edilir. Sih döneminde cami, hazine olarak kullanılmış ve “Moti Mandir” adını almıştır; daha sonra yeniden camiye dönüştürülmüştür.

Lahor Kalesi Şiş Mahal

Şiş Mahal ve Naulakha Köşkü

Lahor Kalesi’nin en ünlü yapısı, Şah Cihan’ın 1631-1632 yıllarında inşa ettirdiği Şiş Mahal, yani “Ayna Sarayı”dır. Şiş Mahal, kalenin kuzeybatı köşesinde, Şah Burç adı verilen bir avlunun içinde yer alır. Saray, beyaz mermerden yapılmıştır ve iç duvarları ile tavanı, binlerce küçük ayna parçası ve renkli camdan oluşan “ayine kari” adı verilen bir teknikle süslenmiştir. Bu süslemeler, ışığı yansıtarak salonu parıldayan bir mücevher kutusuna dönüştürür.

Şiş Mahal, Babür döneminde imparatorun ve kraliyet ailesinin özel yaşam alanının bir parçasıydı. Sih döneminde, Maharaca Ranjit Singh bu sarayı kendi kabul salonu olarak kullandı. Ranjit Singh’in, ünlü Koh-i Nur elmasını bu sarayda sergilediği ve ziyaretçilere gösterdiği anlatılır. Daha önce Delhi Kızıl Kale yazımızda anlattığımız gibi, Koh-i Nur, Nadir Şah tarafından Delhi’den götürüldükten sonra Afgan hükümdarlarının eline geçmiş ve 1813’te Ranjit Singh tarafından ele geçirilmişti. 1849’da İngilizlerin Pencap’ı ilhak etmesiyle elmas, Lahor’dan Britanya’ya götürüldü.

Şiş Mahal’in yanında, “Naulakha Köşkü” adı verilen küçük ama son derece zarif bir mermer köşk bulunur. Köşkün adı, Urduca “dokuz yüz bin” anlamına gelen “nau lakh” kelimesinden gelir ve inşasının o dönem için çok yüksek bir maliyete, dokuz yüz bin rupiye mal olduğu anlatılır. Köşkün en dikkat çekici özelliği, kavisli çatısıdır; bu çatı, Bengal bölgesinin geleneksel köylü kulübelerinin saz çatılarını taklit eder. Köşkün duvarları, değerli taş kakmalarıyla süslenmiştir.

Şah Burç avlusunun girişinde, “Fil Merdiveni” olarak bilinen geniş ve basamakları alçak bir merdiven bulunur. Bu merdiven, imparatorun ve kraliyet ailesinin fil sırtında doğrudan avluya çıkabilmesi için tasarlanmıştır. Fil Merdiveni, Babür saray yaşamının ihtişamını ve fillerin bu yaşamdaki önemini gösteren ilginç bir mimari unsurdur.

Evrengzib: Alemgiri Kapısı ve Badşahi Camii

Şah Cihan’ın oğlu Evrengzib, babası gibi büyük bir inşaat programı yürütmedi; ancak Lahor’a iki önemli yapı ekledi. Bunlardan ilki, kalenin bugünkü ana girişi olan “Alemgiri Kapısı”dır. Evrengzib’in saltanat unvanı olan “Alemgir”den adını alan bu kapı, 1673-1674 yıllarında inşa edilmiştir. Kapı, iki yanında yarım sekizgen kuleler bulunan anıtsal bir yapıdır ve kalenin batı tarafında, Hazuri Bağ’a açılır. Kapının kuleleri, beyaz mermer kubbeli köşklerle taçlandırılmıştır.

Evrengzib’in Lahor’a eklediği ikinci büyük yapı, kalenin hemen karşısında yer alan Badşahi Camii’dir. 1671-1673 yıllarında inşa edilen bu cami, kırmızı kumtaşı ve beyaz mermerden yapılmıştır. Cami, inşa edildiği dönemde dünyanın en büyük camilerinden biriydi ve uzun süre bu unvanı korudu. Caminin geniş avlusu, on binlerce kişinin aynı anda namaz kılabileceği büyüklüktedir. Caminin dört köşesinde yükselen dört minare, üç büyük beyaz mermer kubbe ve görkemli taç kapı, Babür mimarisinin son büyük eserlerinden birini oluşturur.

Badşahi Camii ile Lahor Kalesi’nin Alemgiri Kapısı, aralarındaki Hazuri Bağ ile birlikte, Babür döneminin en etkileyici mimari kompleksini oluşturur. Bu kompleksin karşılıklı duran iki görkemli yapısı, imparatorluğun dinî ve siyasi gücünü birlikte simgeler.

Şiş Mahal ayna işçiliği

Sih İmparatorluğu ve Ranjit Singh

18. yüzyılda Babür İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla Pencap, Afgan hükümdarı Ahmed Şah Dürrani’nin seferleri, Marathaların akınları ve Sih topluluklarının yükselişi arasında çalkantılı bir döneme girdi. Sihizm, 15. yüzyılın sonlarında Pencap’ta Guru Nanak tarafından kurulan bir dindir. 18. yüzyılda Sihler, “misl” adı verilen askeri birlikler hâlinde örgütlenerek Pencap’ta güç kazandı.

1799’da genç Sih önderi Ranjit Singh, Lahor’u ele geçirdi ve 1801’de kendini “Pencap Maharacası” ilan etti. Ranjit Singh, Sih misllerini birleştirerek güçlü bir Sih İmparatorluğu kurdu. Bu imparatorluk, Pencap’tan Keşmir’e ve Peşaver’e kadar uzanan geniş bir bölgeyi kapsıyordu. Ranjit Singh, Lahor Kalesi’ni sarayı ve yönetim merkezi olarak kullandı ve kalede çeşitli eklemeler yaptı.

Ranjit Singh, Avrupalı subayları ordusunda görevlendirerek ordusunu modernleştirdi. Fransız, İtalyan ve diğer Avrupalı subaylar, Sih ordusunun eğitiminde önemli bir rol oynadı. Ranjit Singh’in ordusu, dönemin Asya’daki en güçlü ordularından biri olarak kabul ediliyordu. Ranjit Singh, 1839’daki ölümüne kadar Pencap’ı yönetti. Onun ölümünden sonra, Sih İmparatorluğu iç çatışmalar nedeniyle zayıfladı.

Ranjit Singh döneminde Lahor Kalesi’ne eklenen yapılar arasında, Hazuri Bağ’daki mermer köşk, yani “Baradari” sayılabilir. 1818’de inşa edilen bu köşk, Ranjit Singh’in kabul ve eğlence mekânı olarak kullanılıyordu. Köşkün yapımında, Lahor’daki eski Babür yapılarından alınan mermerlerin kullanıldığı belirtilir. Kalenin hemen dışında, Ranjit Singh’in “samadhi” adı verilen anıt mezarı yer alır. Bu anıt, Sih, Hindu ve İslam mimari unsurlarını birleştiren ilginç bir yapıdır.

İngiliz Dönemi ve Pakistan

1845-1846 ve 1848-1849 yıllarında yaşanan iki İngiliz-Sih Savaşı’ndan sonra, Pencap İngilizler tarafından ilhak edildi. Lahor Kalesi, İngiliz ordusunun garnizonu olarak kullanılmaya başlandı. İngilizler, kalenin bazı bölümlerinde değişiklikler yaptı ve kalenin bir kısmını askeri amaçlarla yeniden düzenledi. Bu dönemde kalenin bazı tarihî yapıları zarar gördü.

1947’de Hindistan’ın bölünmesiyle Lahor, yeni kurulan Pakistan’ın bir parçası oldu. Bölünme, Lahor’da büyük bir nüfus hareketine yol açtı; kentin Hindu ve Sih nüfusunun büyük bölümü Hindistan’a göç ederken, Hindistan’dan gelen Müslüman göçmenler Lahor’a yerleşti. Bu süreç, büyük acılara ve can kayıplarına neden oldu.

1981’de Lahor Kalesi, Lahor’daki Şalimar Bahçeleri ile birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Şalimar Bahçeleri, Şah Cihan tarafından 1641-1642 yıllarında inşa ettirilen ve Babür bahçe sanatının en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilen bir bahçedir. Son yıllarda, Lahor Kalesi’nin korunması için Ağa Han Kültür Vakfı’nın da destek verdiği kapsamlı restorasyon projeleri yürütülmektedir.

Hazuri Bağ ve Muhammed İkbal

Lahor Kalesi’nin Alemgiri Kapısı ile Badşahi Camii arasında, “Hazuri Bağ” adı verilen bir bahçe yer alır. Bu bahçe, Ranjit Singh tarafından düzenlenmiştir ve ortasında, onun inşa ettirdiği mermer Baradari köşkü bulunur. Hazuri Bağ’ın bir köşesinde, Badşahi Camii’nin merdivenlerinin yanında, Pakistan’ın millî şairi ve düşünürü Muhammed İkbal’in türbesi yer alır.

Muhammed İkbal, 1877’de doğmuş ve 1938’de vefat etmiştir. İkbal, Urduca ve Farsça yazdığı şiirleriyle, Hindistan Müslümanlarının siyasi ve kültürel uyanışında önemli bir rol oynamıştır. İkbal, Hindistan’ın Müslümanlar için ayrı bir devlet fikrinin ilk dile getirenlerinden biri olarak kabul edilir; bu nedenle Pakistan’ın “manevi babası” olarak anılır. İkbal, Türkiye’de de büyük saygı gören bir düşünürdür; Mevlânâ’ya duyduğu derin hayranlık ve Türk Kurtuluş Savaşı’na olan ilgisi, onu Türk okurlar için özellikle anlamlı kılar.

İkbal’in türbesi, kırmızı kumtaşından yapılmış sade ama zarif bir yapıdır. Türbenin içinde, İkbal’in mezar taşı ve şiirlerinden dizeler bulunur. Türbenin yapımında kullanılan mermerin bir kısmının Afganistan hükümeti tarafından hediye edildiği belirtilir. Türbe, her gün Pakistan’ın ve dünyanın farklı yerlerinden gelen ziyaretçiler tarafından ziyaret edilir. Türbenin önünde, Pakistan ordusu tarafından düzenli olarak nöbet değişimi törenleri yapılır.

Lahor Kalesi Resim Duvarı

Şalimar Bahçeleri

Lahor Kalesi ile birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Şalimar Bahçeleri, Lahor’un doğusunda, kentin merkezinden birkaç kilometre uzaklıkta bulunur. Bu bahçeler, Şah Cihan tarafından 1641-1642 yıllarında inşa ettirilmiştir. Bahçenin tasarımı, Babür bahçe geleneğinin “çarbağ” düzenine dayanır; ancak Şalimar Bahçeleri, üç kademeli teraslardan oluşan daha karmaşık bir yapıya sahiptir.

Şalimar Bahçeleri’nin en etkileyici özelliği, su sistemidir. Bahçede, yüzlerce fıskiye, havuz, şelale ve kanal bulunur. Bu su sistemine su sağlamak için, yakındaki bir kanaldan su getiren karmaşık bir hidrolik düzenek inşa edilmişti. Bahçenin teraslarında, su mermer basamaklardan şelaleler hâlinde akar ve “sawan bhadon” adı verilen yapılarda, suyun arkasındaki nişlere yerleştirilen kandiller geceleri ışıl ışıl yanardı.

Şalimar Bahçeleri, Babür imparatorlarının ve saray halkının dinlenme ve eğlence mekânı olarak kullanılıyordu. Bahçenin köşkleri ve terasları, yaz aylarında serin bir sığınak sağlıyordu. Bugün bahçeler, Lahor halkının en sevdiği gezinti yerlerinden biridir ve özellikle bayramlarda ve hafta sonlarında kalabalık ziyaretçi gruplarını ağırlar.

Eski Lahor ve Duvarlı Şehir

Lahor Kalesi’nin güneyinde ve doğusunda, Lahor’un “Duvarlı Şehri” yer alır. Bu eski kent, bir zamanlar on üç kapıyla çevrili surlarla korunuyordu. Bu kapıların bazıları, bugün de ayaktadır. Duvarlı Şehir’in dar ve kıvrımlı sokakları, yüzyıllardır süren ticari ve sosyal hayatın canlı bir tanığıdır. Bu sokaklarda, geleneksel çarşılar, eski konaklar, camiler ve tapınaklar bulunur.

Duvarlı Şehir’in en önemli yapılarından biri, Vezir Han Camii’dir. 1634-1641 yıllarında Şah Cihan’ın Pencap valisi Vezir Han tarafından inşa ettirilen bu cami, renkli çini süslemeleriyle Babür döneminin en zengin süslemeli camilerinden biri olarak kabul edilir. Caminin cephelerini ve iç mekânını kaplayan çiniler, fresk süslemeleri ve hat yazıları, Fars ve Orta Asya sanatının Lahor’daki muhteşem yorumlarıdır. Cami, son yıllarda kapsamlı bir restorasyondan geçmiştir.

Duvarlı Şehir’in bir diğer önemli yapısı, “Şahi Hammam”, yani Vezir Han Hamamı’dır. Bu hamam da Vezir Han tarafından inşa ettirilmiş ve restorasyonun ardından ziyarete açılmıştır. Hamamın iç mekânlarındaki fresk süslemeleri, Babür dönemi duvar resmi sanatının ender örneklerindendir. Duvarlı Şehir’in sokakları, Lahor’un geleneksel yemeklerini tatmak için de en iyi yerlerdir.

Aşağıdaki videoda Lahor Kalesi’ni sanal olarak gezebilirsiniz:

Baradari'den Lahor Kalesi

Kalede Bir Gezi Rotası

Lahor Kalesi’ni gezmek için en uygun başlangıç noktası, Alemgiri Kapısı’dır. Kapıdan girdikten sonra, kalenin içine doğru yükselen yol takip edilerek önce Divan-ı Âm’ın geniş avlusuna ulaşılır. Divan-ı Âm’ın kırk sütunlu salonunu gördükten sonra, kalenin kuzey kesimine, Cihangir Dörtgeni’ne ve Divan-ı Has’a doğru ilerlenir. Bu bölümde, Babür imparatorlarının özel dairelerinin kalıntılarını ve zarif mermer yapıları görmek mümkündür.

Ardından, kalenin kuzeybatı köşesindeki Şah Burç avlusuna geçilir. Bu avluya, Fil Merdiveni’nden çıkmak, Babür saray yaşamının ihtişamını hissetmek için ilginç bir deneyimdir. Avlunun içinde, Şiş Mahal’in ayna süslemelerini ve Naulakha Köşkü’nün zarif mermer işçiliğini görmek için zaman ayırmak önerilir. Şiş Mahal’in bazı bölümleri, koruma nedeniyle ziyaretçilere kapalı olabilir; ancak dışarıdan bile ayna işçiliğinin parıltısı etkileyicidir.

Kalenin içini gezdikten sonra, dışarı çıkarak kalenin kuzey ve batı surları boyunca uzanan Resim Duvarı’nı görmek mutlaka önerilir. Bu duvarın çini süslemelerini yakından incelemek için, duvar boyunca yürümek ve farklı sahneleri tek tek gözlemlemek gerekir. Son olarak, Hazuri Bağ’a geçerek Ranjit Singh’in Baradari köşkünü, Badşahi Camii’ni ve Muhammed İkbal’in türbesini ziyaret etmek, Lahor Kalesi gezisini tamamlar. Akşam saatlerinde, Badşahi Camii’nin karşısındaki “Food Street” adı verilen yemek sokağının çatı restoranlarından, ışıklandırılmış camiyi ve kaleyi izleyerek yemek yemek, Lahor’un unutulmaz deneyimlerinden biridir.

Lahor ve Türkiye

Türkiye ile Pakistan arasında, tarihî ve kültürel bağlara dayanan derin bir dostluk bulunur. Bu dostluğun kökleri, 20. yüzyılın başlarına, Hindistan Müslümanlarının Osmanlı İmparatorluğu’na ve Türk Kurtuluş Savaşı’na verdiği desteğe uzanır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hindistan’da ortaya çıkan Hilafet Hareketi, Osmanlı halifeliğini desteklemek için büyük bir kitle hareketi başlattı. Bu hareket kapsamında, Hindistan Müslümanları Türk Kurtuluş Savaşı’na maddi yardım topladı.

Lahor, bu dayanışmanın önemli merkezlerinden biriydi. Muhammed İkbal’in Türk Kurtuluş Savaşı’na ve Türk halkına duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansımıştır. Pakistan’ın kuruluşundan sonra, iki ülke arasındaki ilişkiler daha da güçlendi. Bugün Lahor’da, Türk kültürüne ve Türk dizilerine büyük bir ilgi bulunur. Türk ziyaretçiler, Lahor’da genellikle büyük bir sıcaklık ve misafirperverlikle karşılanır.

Lahor’un Babür mirası da, Türk okurlar için ayrıca anlamlıdır. Babür hanedanının Türk-Moğol kökenleri, Timurlu mirası ve Çağatay Türkçesi gibi unsurlar, Lahor Kalesi’ni ve Babür yapılarını Türk tarihinin geniş coğrafyasının bir parçası hâline getirir. Lahor Kalesi’ni ziyaret eden bir Türk gezgin, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan ortak bir tarihin izlerini burada da bulabilir.

Lahor Mutfağı

Lahor, Pakistan’ın mutfak başkenti olarak kabul edilir ve “Lahor’un yemeği” deyimi, Pakistan’da lezzetin simgesidir. Lahor mutfağı, Babür saray mutfağının zengin mirasını, Pencap’ın köy mutfağıyla birleştirir. Bu mutfağın en ünlü yemekleri arasında, et, buğday ve mercimekle uzun saatler boyunca pişirilen “haleem”, baharatlı et yemeği “nihari”, tandırda pişirilen tavuk ve kebaplar ile çeşitli biryaniler sayılabilir.

Lahor’un sabah kahvaltıları da ünlüdür. Kızarmış ekmek “puri”, nohut yemeği “çanne” ve tatlı “halva” ile hazırlanan kahvaltı, Lahor’un geleneksel sabah yemeğidir. Kentin tatlıları arasında, sütlü tatlılar, şerbetli hamur tatlıları ve “kulfi” adı verilen geleneksel dondurma sayılabilir. Lahor’un “lassi” adı verilen yoğurt içeceği, Türk ayranını hatırlatır; ancak genellikle daha koyu kıvamda ve tatlı ya da tuzlu olarak servis edilir.

Duvarlı Şehir’in sokakları ve Badşahi Camii’nin karşısındaki yemek sokağı, Lahor mutfağını tatmak için en iyi yerlerdir. Bu sokaklarda, yüzyıllardır aynı aileler tarafından işletilen küçük lokantalar bulunur. Türk ziyaretçiler, Lahor mutfağının baharatlı lezzetlerinde, Osmanlı mutfağıyla ortak köklere sahip pek çok tanıdık tat bulacaktır; ancak Lahor yemeklerinin genellikle Türk mutfağından çok daha baharatlı olduğunu da unutmamak gerekir.

Lahor Kalesi’nin Mimari Katmanları

Lahor Kalesi, Babür mimarisinin gelişimini tek bir yapıda izleyebileceğimiz ender yerlerden biridir. Kalenin farklı bölümleri, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib dönemlerinin farklı mimari üsluplarını yansıtır. Ekber döneminin tuğla ve kırmızı kumtaşı yapıları, güçlü ve masif bir karaktere sahiptir. Cihangir döneminin yapıları, renkli çini süslemelere ve fresklere daha fazla önem verir. Şah Cihan döneminin beyaz mermer yapıları ise, zarafet ve inceliğin zirvesini temsil eder. Evrengzib döneminin yapıları, daha sade ama anıtsal bir karakter taşır.

Bu Babür katmanlarının üzerine, Sih ve İngiliz dönemlerinin eklemeleri de gelir. Sih döneminin yapıları, Babür mimarisinin unsurlarını kendi gelenekleriyle birleştirir. İngiliz dönemi ise, kalenin bazı bölümlerinde askeri amaçlı değişiklikler yapmış ve bazı tarihî yapılara zarar vermiştir. Bu çok katmanlı yapı, Lahor Kalesi’ni Güney Asya tarihinin farklı dönemlerinin taşa yansımış bir kronolojisi hâline getirir.

Badşahi Camii ve Hazuri Bağ: Kalenin Batı Komşuları

Lahor Kalesi’nin Alemgiri Kapısı’ndan dışarı çıkan ziyaretçi, kendini birden geniş bir avluda bulur. Bu avlu Hazuri Bağ olarak bilinir ve kale ile Badşahi Camii arasında bir tür menteşe görevi görür. Bahçenin ortasında beyaz mermerden bir köşk, yani baradari durur. Kaynaklarda bu köşkün 19. yüzyılın başlarında, Sih hükümdarı Ranjit Singh döneminde yaptırıldığı belirtilir. Köşkün yapımında daha eski Babür yapılarından sökülen mermer parçaların kullanıldığına dair anlatımlar da vardır; ancak hangi parçanın nereden geldiği konusunda kesin bir liste bulunmaz, bu nedenle bu ayrıntıyı ihtiyatla aktarmak gerekir. Köşk, zamanla depremlerden ve savaş dönemlerinden zarar görmüş, üst katı kaybolmuş, bugünkü hâli daha alçak ve sade bir yapıya dönüşmüştür.

Avlunun batısını kaplayan Badşahi Camii ise Evrengzib döneminin en iddialı mimari işlerinden biridir. Yaygın kabule göre 1670’lerin başında tamamlanmıştır. Kırmızı kumtaşı cephesi, beyaz mermer kubbeleri ve dört köşesindeki yüksek minareleriyle, uzun yıllar boyunca dünyanın en büyük camileri arasında anılmıştır. Avlusunun on binlerce kişiyi alabildiği söylenir; rakamlar kaynaktan kaynağa değiştiği için burada tek bir sayı vermek yerine, avlunun gözle görüldüğünde bile insanı şaşırtacak ölçüde geniş olduğunu söylemek daha doğru olur.

Caminin kaleyle ilişkisi yalnızca coğrafi değildir. Ekber’den itibaren kalenin yönetim merkezi olduğu, Şah Cihan’ın burayı süslediği, Evrengzib’in ise dinî ve sembolik bir karşılık olarak hemen karşısına bu büyük camiyi koyduğu düşünülür. Böylece Alemgiri Kapısı’ndan bakınca bir yanda saray, diğer yanda ibadet mekânı aynı eksende karşılıklı durur. Bu yerleşim, Babür şehirciliğinin tipik bir hamlesidir: iktidar ile inancı aynı meydanda buluşturmak. Delhi’de de benzer bir ilişki Kızıl Kale ile Cuma Camii arasında görülür, fakat Lahor’daki yakınlık çok daha belirgindir.

Sih döneminde caminin bir süre askerî amaçlarla kullanıldığı, avlusunun ahır ve depo olarak işlev gördüğü kaynaklarda geçer. İngiliz yönetimi döneminde de yapı uzun süre ibadete tam olarak açılamamış, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş Müslüman topluluğa geri verilmiştir. 20. yüzyılda yapılan kapsamlı onarımlarla bugünkü bakımlı görünümüne kavuşmuştur. Caminin yanında, avlunun kenarında şair ve düşünür Muhammed İkbal’in türbesi bulunur; bu türbe daha önce anlattığımız İkbal bölümüyle birlikte okunmalıdır.

Ziyaretçiler için pratik bir not: Badşahi Camii’ne girerken ayakkabılar çıkarılır ve kıyafetin dinî bir mekâna uygun olması beklenir. Kadın ziyaretçilerin başlarını örtmeleri istenebilir. Yaz aylarında avludaki taşların öğle saatlerinde çok ısınabildiği sık dile getirilen bir uyarıdır; bu yüzden sabah erken ya da akşamüstü gitmek daha rahat bir deneyim sunar. Kale ile cami aynı gün, hatta birkaç saat içinde rahatlıkla gezilebilir.

Data Darbar ve Lahor’un Manevi Haritası

Lahor’u yalnızca kalesiyle anlamak eksik kalır. Şehrin halk arasındaki en güçlü manevi merkezi, kaleden çok uzak olmayan Data Darbar’dır. Burası 11. yüzyılda yaşamış sufi Ali bin Osman el-Hücvirî’nin türbesidir. Hücvirî, Gazneliler döneminde bugünkü Afganistan topraklarından Lahor’a gelmiş, Farsça yazılmış en eski tasavvuf kitaplarından biri kabul edilen Keşfü’l-Mahcûb’u kaleme almıştır. Halk arasında “Data Ganj Bahş”, yani cömert bağışlayıcı unvanıyla anılır.

Data Darbar’ın kaleyle bağlantısı tarihî süreklilikte yatar. Kalenin ilk çekirdeğinin Gazneliler döneminde biçimlendiği düşünülür; Hücvirî de aynı dönemin insanıdır. Yani bugün Lahor Kalesi’nin taş katmanlarına baktığımızda gördüğümüz en eski izler ile Data Darbar’daki türbe, aynı yüzyılın Lahor’una işaret eder. Sonraki yüzyıllarda Babür hükümdarlarından bazılarının türbeye saygı gösterdiği, şehrin yöneticilerinin burayı ziyaret ettiği anlatılır; ancak hangi hükümdarın türbeye hangi yapıyı eklediği konusunda kaynaklar farklılık gösterir.

Bugünkü türbe kompleksi oldukça modern bir görünüme sahiptir; geniş mermer avlular, 20. yüzyılda ve sonrasında yapılan genişletmelerle şekillenmiştir. Perşembe akşamları ve yıllık anma törenleri olan urs sırasında büyük kalabalıklar toplanır, kavvali müziği icra edilir ve yemek dağıtılır. Bu atmosfer, Lahor Kalesi’nin sessiz ve müze havasındaki salonlarıyla güçlü bir tezat oluşturur. Kalede imparatorların dünyasını, Data Darbar’da ise şehrin sıradan insanlarının yüzyıllardır süren inancını görürsünüz.

Güvenlik koşulları zaman zaman değiştiği için türbeyi ziyaret etmeden önce güncel bilgileri kontrol etmek ve kalabalık saatlerde dikkatli olmak gerekir. Yabancı ziyaretçilerin rehber eşliğinde gitmesi genellikle tavsiye edilir. Fotoğraf çekerken ibadet edenlerin mahremiyetine özen göstermek de önemlidir.

Lahor Kalesi’ni, Badşahi Camii’ni, Hazuri Bağ’ı, İkbal Türbesi’ni ve Data Darbar’ı bir arada düşündüğümüzde, şehrin kuzeybatı köşesinde neredeyse bin yıllık bir tarih yürüyüşü yapmak mümkün hâle gelir. Gazneli döneminin sufisi, Babür imparatorlarının sarayı, Sih hükümdarının köşkü, İngiliz döneminin izleri ve modern Pakistan’ın ulusal şairi aynı birkaç kilometrekarelik alanda yan yana durur. Bu yoğunluk, Lahor’u Güney Asya’nın en katmanlı şehirlerinden biri yapar.

Ziyaret Bilgileri ve Konum

Lahor Kalesi, Lahor’un Duvarlı Şehri’nin kuzeybatı köşesinde, Badşahi Camii’nin karşısında yer alır. Kaleye kentin farklı bölgelerinden taksiyle, motorlu çekçeklerle ya da Lahor’un metro hattıyla ulaşılabilir. Kalenin ziyaretçi girişi genellikle Alemgiri Kapısı’nın yakınındadır. Kale, genellikle her gün sabahtan akşama kadar ziyarete açıktır ve giriş için bilet gerekir; yabancı ziyaretçiler için bilet ücreti, yerli ziyaretçilere göre daha yüksektir.

Kaleyi gezmek için en az üç saat ayırmak uygundur. Kalenin içinde, Babür ve Sih dönemlerine ait sergilerin bulunduğu müzeler de yer alır. Kaleyi gezdikten sonra, Hazuri Bağ’dan geçerek Badşahi Camii’ni ve Muhammed İkbal’in türbesini ziyaret etmek önerilir. Badşahi Camii’ni ziyaret ederken uygun kıyafet giyilmesi ve ayakkabıların çıkarılması gerekir; kadın ziyaretçilerin başlarını örtmesi beklenir.

Lahor’u ziyaret etmek için en uygun dönem, ekim ile mart arasındaki serin aylardır. Yaz aylarında Lahor son derece sıcak olur; temmuz ve ağustos aylarında ise muson yağmurları görülür. Türk vatandaşlarının Pakistan’a seyahat için vize alması gerekir; Pakistan, elektronik vize imkânı sunmaktadır. Pakistan’a seyahat etmeyi düşünenlerin, güncel güvenlik durumunu ve Türkiye’nin resmî seyahat uyarılarını kontrol etmesi önemlidir. Türkiye ile Pakistan arasındaki yakın dostluk, Türk ziyaretçilerin Lahor’da genellikle çok sıcak karşılanmasını sağlar.

Koordinatlar: 31.5880 K, 74.3150 D. Konumu haritada görmek için Google Haritalar’da Lahor Kalesi bağlantısını kullanabilirsiniz.

Badşahi Camii

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Lahor Kalesi, Hindistan ve çevre ülkeler kaleleri dizimizin beşinci durağıdır. Lahor’u başkent olarak kullanan Babür imparatorlarının diğer saray-kaleleri olan Delhi’deki Kızıl Kale ve Agra Kalesi, Lahor Kalesi ile pek çok mimari özelliği paylaşır. Babürlerin Racput müttefiklerinin kaleleri olan Jaipur yakınlarındaki Amber Kalesi ve Jodhpur’daki Mehrangarh Kalesi ise, dizimizin Rajasthan duraklarıdır.

Lahor’dan kuzeye, Afganistan ve Orta Asya’ya uzanan tarihî yollar, Babürlerin kökenlerine götürür; Babür Şah’ın gençlik yıllarına tanıklık eden Tacikistan’daki Hisar Kalesi, bu yolun önemli duraklarından biridir. Dizimizin bu bölümünün son durağı ise, güneyde, Sri Lanka’daki Sigiriya kaya kalesi olacaktır.

Uzaktan Lahor Kalesi

Lahor Kalesi, Ekber’in tuğla surlarından Şah Cihan’ın ayna sarayına, Evrengzib’in anıtsal kapısından Ranjit Singh’in mermer köşküne uzanan katmanlarıyla, Güney Asya tarihinin en zengin anıtlarından biridir. Alemgiri Kapısı’nın önünde durup bir yanda kaleyi, diğer yanda Badşahi Camii’ni ve İkbal’in türbesini görürken, Lahor’un neden “Pakistan’ın kalbi” olarak anıldığını anlamak kolaylaşır.

Dizinin son durağı ise Hindistan’ın güneyinde, Sri Lanka’daki Sigiriya‘dır: bulut kızları freskleri ve su bahçeleriyle ünlü, MS 5. yüzyıldan kalma bir kaya kalesi.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir