Sauran: Ak Orda’nın Başkenti ve Seyhun Boyunun Kale Kenti

Güney Kazakistan’ın geniş bozkırlarında, Karatav Dağları ile Seyhun Nehri arasındaki düzlükte, yüksek kerpiç surlarla çevrili oval biçimli bir harabe, rüzgârın ve zamanın aşındırdığı duvarlarıyla sessizce durur. Sauran, ortaçağda bozkırla vahayı birbirine bağlayan önemli bir kale kentiydi. 14. ve 15. yüzyıllarda, Altın Orda’nın doğu kanadı olan Ak Orda’nın başkentlerinden biri olarak, Kazak halkının kökenlerine uzanan tarihin önemli bir sahnesi oldu. Bugün Sauran, Kazakistan’ın en iyi korunmuş ortaçağ kent kalıntılarından biridir.

Orta Asya kaleleri dizimizin son durağında, Kırgızistan’dan Kazakistan’a, Seyhun’un kıyılarına iniyoruz. Bu yazıda Sauran’ın kökenlerini, Seyhun boyundaki kale kentleri, kârız adı verilen yeraltı su kanallarını, Ak Orda dönemini, Kazak Hanlığı’nın doğuşunu, yakındaki Türkistan kentini ve Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’ni, Otrar’ı ve Farabi’yi ele alacağız.

Sauran antik kenti surları

Seyhun Boyu: Bozkır ile Vahanın Sınırı

Seyhun Nehri, antik çağda Yunanlıların “Iaxartes” olarak adlandırdığı, Tanrı Dağları’ndan doğarak Aral Gölü’ne dökülen büyük bir nehirdir. Nehrin orta ve aşağı havzası, tarih boyunca yerleşik tarım toplulukları ile göçebe bozkır halkları arasında bir sınır bölgesi oldu. Nehrin güneyindeki vahalar, tarım ve ticaret kentlerine ev sahipliği yaparken, kuzeyindeki geniş bozkırlar göçebe hayvancı halkların yurdu oldu.

Bu sınır bölgesinde, ortaçağda çok sayıda kale kent kuruldu. Bu kentler, hem bozkırdan gelen göçebelerle ticaretin merkezleri, hem de olası saldırılara karşı savunma noktalarıydı. Otrar, Sığnak, Sabran, Yesi ve Sauran gibi kentler, bu kale kentler zincirinin en önemli halkalarıydı. Bu kentlerin çoğu, Seyhun’un sularından yararlanarak geniş tarım alanları oluşturmuş ve İpek Yolu’nun kuzey kolları üzerinde önemli ticaret merkezleri hâline gelmişti.

Seyhun boyundaki kale kentler, Türk tarihinin pek çok önemli dönemine tanıklık etti. Oğuzlar, Karahanlılar, Kıpçaklar, Moğollar, Timurlular ve Kazaklar, bu bölgede farklı dönemlerde hâkimiyet kurdu. Oğuzların 10. yüzyıldaki merkezlerinden biri olan Yenikent, Seyhun’un aşağı havzasında yer alıyordu. Selçukluların atası Selçuk Bey’in de bu bölgede, Seyhun kıyısındaki Cend kentinde İslam’ı kabul ettiği anlatılır. Bu nedenle Seyhun boyu, Anadolu Türklerinin kökenleri açısından da büyük önem taşır.

Sauran kalıntıları

Sauran’ın Kökeni

Sauran’ın kökenleri, erken ortaçağa uzanır. Kentin adı, 10. yüzyılda yazılmış Arap coğrafya eserlerinde geçer. Bu eserlerde Sauran, Oğuz ve Kıpçak bozkırlarına karşı bir sınır kalesi olarak tanımlanır. 10. yüzyılın coğrafyacısı el-Makdisî’nin, Sauran’ı birbirinin içinde yer alan yedi surla çevrili güçlü bir kale kent olarak anlattığı aktarılır; ancak bu tasvirin ne ölçüde edebî bir abartı olduğu bilinmemektedir. Bu dönemde Sauran, bozkırdan gelen göçebelerle yerleşik halk arasındaki ticaretin önemli bir merkeziydi.

Bugün ziyaret edilen Sauran kalıntıları, büyük ölçüde 14. ile 16. yüzyıllar arasına tarihlenir. Erken ortaçağ Sauran’ının, bugünkü kalıntıların yakınında, biraz farklı bir yerde bulunduğu ve kentin zaman içinde yer değiştirdiği düşünülür. Bazı araştırmacılar, eski Sauran’ın kalıntılarının, bugünkü kentin birkaç kilometre uzağındaki başka bir höyükte bulunduğunu ileri sürer. Bu konu, arkeologlar arasında hâlâ tartışılmaktadır.

Moğol istilası sırasında, 13. yüzyılın başlarında, Seyhun boyundaki kentlerin pek çoğu ağır tahribata uğradı. Otrar’ın Moğollar tarafından yıkılması, bu tahribatın en bilinen örneğidir. Sauran’ın Moğol istilasından nasıl etkilendiği konusunda ayrıntılı bilgi sınırlıdır; ancak kentin sonraki yüzyıllarda yeniden canlandığı ve bölgenin en önemli kentlerinden biri hâline geldiği bilinmektedir.

Surlar ve Kent Planı

Sauran’ın en etkileyici unsuru, kenti çevreleyen kerpiç surlardır. Kentin surları, oval biçimli bir alanı çevreler ve toplam uzunluğunun yaklaşık 2 kilometre civarında olduğu belirtilir. Surların yüksekliği, bugün bile bazı bölümlerde 5-6 metreyi bulur. Surların dış yüzünde, düzenli aralıklarla yerleştirilmiş yarım daire biçimli burçlar bulunur. Surların önünde, bir zamanlar suyla doldurulan bir hendek olduğu düşünülür.

Sauran’ın surlarında iki ana kapı bulunuyordu. Bu kapılar, kentin karşılıklı iki ucunda yer alıyordu ve kenti boydan boya geçen ana caddenin başlangıç ve bitiş noktalarıydı. Kapıların önünde, saldırganların kapıya doğrudan ulaşmasını engelleyen dirsekli giriş yapıları bulunuyordu. Bu tasarım, Orta Asya kale mimarisinde sık görülen bir savunma özelliğidir.

Surların içinde, kentin merkezinde bir meydan ve bu meydanın çevresinde kamu yapıları bulunuyordu. Arkeolojik kazılarda, kentin merkezindeki meydanın kenarında büyük bir cami ve bir medresenin kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Bu yapıların, Timurlu dönemine ait büyük bir dinî kompleksin parçası olduğu düşünülür. Kentin farklı bölümlerinde ise konut mahalleleri, atölyeler, çarşılar ve hamamların kalıntıları bulunmuştur. Kazılar, Sauran’ın 15. ve 16. yüzyıllarda kalabalık ve gelişmiş bir kent olduğunu göstermektedir.

Sauran’ın surlarının dışında da yerleşim alanları bulunuyordu. Kentin çevresinde, tarım alanları, bahçeler ve küçük köyler yer alıyordu. Bu alanların sulanması için kullanılan kârız sistemleri, Sauran’ın en ilgi çekici mühendislik eserlerinden biridir.

Sauran kerpiç surları

Kârızlar: Yeraltındaki Su Yolları

Sauran’ın çevresinde, “kârız” adı verilen yeraltı su kanallarının izleri bulunur. Kârız, İran’da “kanat” olarak da bilinen, yeraltı sularını yerçekimi yardımıyla yüzeye taşıyan bir sulama sistemidir. Bu sistemde, bir dağın ya da yüksek bir arazinin eteğinde bir ana kuyu kazılır ve buradan hafif eğimli bir yeraltı tüneli, suyun kullanılacağı alana kadar uzatılır. Tünelin bakımı ve havalandırılması için, belirli aralıklarla yüzeye açılan dikey kuyular kazılır.

Sauran’ın kârızları, Karatav Dağları’nın eteklerinden kente su taşıyordu. Bu kârızların izleri, bugün bozkırda düzenli aralıklarla sıralanan çukurlar ve küçük höyükler biçiminde görülebilir. Havadan bakıldığında, bu çukur dizileri, bozkırda uzanan noktalı çizgiler gibi görünür. Kârızların toplam uzunluğunun onlarca kilometreyi bulduğu belirtilir. Bu sistem, kurak bozkırın ortasında bir kent ve tarım alanı oluşturmayı mümkün kılmıştı.

Kârız teknolojisi, İran’dan Orta Asya’ya ve Çin’in Sincan bölgesine kadar yayılmış eski bir teknolojidir. Sincan’daki Turfan vahasının kârızları, bugün hâlâ kullanılmaktadır ve dünyanın en etkileyici kârız sistemlerinden biri olarak kabul edilir. Sauran’ın kârızları, bu teknolojinin Kazakistan bozkırlarındaki ender örneklerinden biridir ve kentin binlerce kişiye ev sahipliği yapabilmesinin temel nedenlerinden biriydi.

Ak Orda’nın Başkenti

13. yüzyılda Cengiz Han’ın imparatorluğu, oğulları ve torunları arasında paylaşıldığında, Cengiz Han’ın en büyük oğlu Cuci’nin soyundan gelenler, batıdaki bozkırları aldı. Cuci Ulusu olarak da bilinen bu bölge, zamanla iki kanada ayrıldı. Batı kanadı, Batu Han’ın soyundan gelenler tarafından yönetilen ve Volga bölgesini merkez alan Altın Orda olarak tanındı. Doğu kanadı ise, Orda İçen’in soyundan gelenler tarafından yönetilen ve Seyhun bölgesini merkez alan Ak Orda olarak adlandırıldı. Bu adlandırmaların kaynaklarda tutarsız biçimde kullanıldığını ve “Ak Orda” ile “Gök Orda” terimlerinin farklı kaynaklarda farklı kanatlar için kullanıldığını da belirtmek gerekir.

14. yüzyılda Ak Orda’nın başkentleri, Seyhun boyundaki Sığnak ve Sauran gibi kentlerdi. Bu dönemde Sauran, Ak Orda hanlarının önemli merkezlerinden biri oldu. Ak Orda’nın en ünlü hükümdarlarından biri olan Urus Han, 14. yüzyılın ikinci yarısında hüküm sürdü. Urus Han’ın döneminde Ak Orda, güçlü bir devlet hâline geldi. Ancak Urus Han, Timur’un desteklediği Toktamış ile mücadele etti. Toktamış, Timur’un yardımıyla Ak Orda’nın tahtını ele geçirdi ve ardından Altın Orda’yı da kendine bağlayarak Cuci Ulusu’nu yeniden birleştirdi.

Daha önce Moskova Kremlini yazısında anlattığımız gibi, Toktamış daha sonra 1382’de Moskova’yı yağmaladı. Ancak Toktamış, Timur ile arası açıldıktan sonra, Timur’un seferleri sonucunda yenildi. Timur’un 1390’larda Toktamış’a karşı düzenlediği seferler, Altın Orda’nın gücünü büyük ölçüde kırdı. Bu seferler sırasında Timur, Seyhun boyundaki kentleri de kontrol altına aldı.

Sauran kent kapısı alanı

Timur ve Seyhun Boyu

14. yüzyılın sonlarında, Timur’un yükselişi Seyhun boyundaki kentlerin kaderini de etkiledi. Timur, Toktamış ile olan mücadelesi sırasında Seyhun boyunu stratejik bir üs olarak kullandı. Timur’un orduları, kuzeydeki Altın Orda topraklarına düzenlenen seferlerde bu bölgeden geçti. Timur, aynı zamanda bölgedeki kentlerde büyük yapılar inşa ettirdi. Bunların en önemlisi, daha önce anlattığımız Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’dir.

Timur’un ölümünden sonra, Timurlu hanedanının torunları, Seyhun boyundaki kentleri bir süre daha kontrol etti. Ancak 15. yüzyılın ortalarından itibaren, Özbek ve Kazak hanlıkları bölgede güç kazandı. Sauran, bu dönemde Timurlular, Özbekler ve Kazaklar arasında el değiştiren bir sınır kenti oldu. Kentin bu dönemdeki zenginliğinin ve kalabalığının, Timurlu döneminin kentsel gelişmesinden kaynaklandığı düşünülür.

16. yüzyılın başlarında, Babür Şah’ın Orta Asya’daki rakibi olan Muhammed Şeybani Han, Seyhun boyundaki kentleri ele geçirerek Maveraünnehir’e yönelik seferlerinin üssü olarak kullandı. Şeybani Han, Sauran’ı da kontrol altına almıştı. Daha sonra Kazak hanları, Şeybaniler ile yaptıkları uzun mücadeleler sonucunda bu kentleri ele geçirdi. Bu mücadeleler, Orta Asya’nın siyasi haritasını şekillendiren önemli olaylar arasında yer alır.

Kazak Hanlığı’nın Doğuşu

15. yüzyılın ortalarında, Ak Orda’nın topraklarında yeni siyasi oluşumlar ortaya çıktı. Bu dönemde, Şeybani hanedanının atası olan Ebulhayr Han, bölgede güçlü bir Özbek hanlığı kurdu. Ancak Ebulhayr Han’ın sert yönetiminden hoşnut olmayan bazı boylar, Urus Han’ın torunları olan Canıbek ve Kerey Han’ın önderliğinde, 1450’lerin sonlarında ya da 1460’larda doğuya, Yedisu bölgesine göç etti. Bu göç, Kazak Hanlığı’nın kuruluşunun başlangıcı olarak kabul edilir. Kazakistan’da, Kazak Hanlığı’nın kuruluşu genellikle 1465 yılına tarihlenir ve 2015’te kuruluşun 550. yılı kutlanmıştır.

“Kazak” kelimesinin anlamı, Türk dillerinde “özgür”, “bağımsız” ya da “göçebe” gibi anlamlara gelir. Bu adlandırma, Ebulhayr Han’ın yönetiminden ayrılarak bağımsızlıklarını seçen bu toplulukların kendilerini nasıl tanımladığını yansıtır. Zamanla bu ad, bu toplulukların oluşturduğu halkın etnik adı hâline geldi.

16. yüzyılda Kazak Hanlığı güçlendi ve Seyhun boyundaki kentler için Şeybani Özbekleri ile mücadele etti. Sauran, Türkistan, Sığnak ve Otrar gibi kentler, bu mücadelenin hedefleriydi. 16. yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyılın başlarında, bu kentler kademeli olarak Kazak Hanlığı’nın kontrolüne geçti. Türkistan kenti, Kazak hanlarının siyasi ve dinî merkezi hâline geldi. Pek çok Kazak hanı, Türkistan’daki Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’nin yanına gömüldü.

Kentin Terk Edilişi

Sauran, 17. ve 18. yüzyıllarda giderek önemini kaybetti ve sonunda terk edildi. Kentin terk edilmesinin birkaç nedeni olduğu düşünülür. Bunlardan biri, kârız sistemlerinin bakımının yapılamaması ve su kaynaklarının azalmasıdır. Kârızların bakımı, büyük bir iş gücü ve örgütlenme gerektiriyordu; siyasi istikrarsızlık dönemlerinde bu bakımın yapılamaması, kentin su kaynaklarını kuruttu.

Bir diğer neden, 17. ve 18. yüzyıllarda Kazak bozkırlarını etkileyen savaşlardı. Özellikle Moğol kökenli Cungarların Kazak topraklarına düzenlediği saldırılar, Kazak tarihinde “Aktaban Şubırındı”, yani “Büyük Felaket” olarak anılan bir döneme yol açtı. 1720’lerde yaşanan bu felaket sırasında, Kazak halkının büyük bölümü yurtlarını terk etmek zorunda kaldı ve Seyhun boyundaki kentlerin pek çoğu tahrip edildi. Sauran’ın da bu dönemde son darbeyi aldığı düşünülür.

Kentin terk edilmesinden sonra, Sauran’ın kerpiç surları ve yapıları zamanla aşındı ve toprak tepelere dönüştü. Ancak bozkırın kuru iklimi, kalıntıların yüzyıllar boyunca görece iyi korunmasını sağladı. 19. yüzyılda, Rus İmparatorluğu’nun bölgeye gelmesiyle Sauran’ın kalıntıları Rus araştırmacıların dikkatini çekti. 1870’lerde hazırlanan “Türkistan Albümü” adlı fotoğraf koleksiyonunda, Sauran’ın harabelerinin fotoğrafları yer alır; bu fotoğraflar, kentin o dönemdeki durumunu belgeleyen değerli kaynaklardır.

Sauran surlarından görünüm

Ortaçağ Sauran’ında Gündelik Yaşam

Kazılarda ortaya çıkarılan buluntular, ortaçağ Sauran’ında gündelik yaşamın nasıl olduğuna dair ipuçları sunar. Kentin konut mahallelerinde, kerpiçten yapılmış, bir avlunun çevresinde düzenlenmiş evler bulunuyordu. Bu evlerin odalarında, kış aylarında ısınmak için kullanılan ocaklar ve altından sıcak hava geçirilerek ısıtılan oturma platformları bulunmuştur. Bu tür ısıtma sistemleri, bozkırın sert kışlarına karşı evleri sıcak tutmak için geliştirilmişti.

Kentin atölyelerinde, çömlekçiler, demirciler, bakırcılar ve dokumacılar çalışıyordu. Kazılarda bulunan sırlı seramikler, Sauran’ın zanaatkârlarının yüksek bir beceri düzeyine sahip olduğunu gösterir. Bu seramiklerin bir kısmı, yerel atölyelerde üretilmiş; bir kısmı ise Maveraünnehir’in büyük kentlerinden ve hatta Çin’den getirilmişti. Çin porseleni parçalarının bulunması, Sauran’ın İpek Yolu ticaret ağına ne kadar bağlı olduğunu gösterir.

Kentin çarşıları, bozkırdan gelen göçebelerle kent halkının buluştuğu canlı yerlerdi. Göçebeler, at, koyun, deri ve yün getirirken, kent halkı tahıl, kumaş, seramik ve metal eşyalar sunuyordu. Bu alışveriş, iki farklı yaşam biçiminin birbirini tamamladığı bir ekonomik sistemin parçasıydı. Kentteki hamamlar ve camiler ise, kentin sosyal ve dinî hayatının merkezleriydi.

Bu buluntular, Sauran’ın yalnızca bir askerî kale değil, aynı zamanda canlı ve çok yönlü bir kent toplumu olduğunu açıkça ortaya koyar. Kentin sakinleri, bozkırın zorlu koşullarına rağmen gelişmiş bir kentsel kültür yaratmayı başarmıştı. Bugün Sauran’ın sessiz harabelerinde yürürken, bu kalabalık ve hareketli kentin seslerini, çarşılarının kalabalığını ve atölyelerinin çekiç seslerini hayal etmek, ziyareti çok daha anlamlı kılar. Kazıların ilerlemesiyle, Sauran’ın gündelik yaşamına dair daha pek çok ayrıntının gün ışığına çıkması beklenmektedir.

Sauran’ın bu canlı geçmişi, bugünkü sessizliğiyle birleştiğinde, ziyaretçiye tarih karşısında derin bir düşünme fırsatı sunar.

Bu düşünceler eşliğinde surların üzerinde yürümek, Sauran ziyaretinin en kalıcı hatırası olacaktır.

Arkeolojik Kazılar

Sauran’da sistemli arkeolojik kazılar, 20. yüzyılın ikinci yarısında başladı. Kazakistanlı arkeologlar, özellikle Karl Baypakov ve ekibinin çalışmaları, Sauran’ın kentsel yapısı ve tarihi hakkında önemli bilgiler ortaya çıkardı. 2000’li yıllarda, Kazakistan’ın tarihî mirasını koruma programları çerçevesinde, Sauran’da kazılar yoğunlaştırıldı. Bu kazılarda, kentin merkezindeki cami ve medrese kompleksi, konut mahalleleri, atölyeler ve kârız sistemleri incelendi.

Kazılarda ortaya çıkarılan buluntular arasında, sırlı seramikler, sikkeler, metal eşyalar ve süs eşyaları bulunur. Seramik buluntular, Sauran’ın Timurlu dönemindeki sanat ve zanaat düzeyinin yüksekliğini gösterir. Sikkeler ise kentin ticari ilişkileri ve farklı dönemlerdeki siyasi bağlılıkları hakkında bilgi verir. Bu buluntuların bir kısmı, Türkistan ve Şımkent’teki müzelerde sergilenmektedir.

Kazıların en ilginç sonuçlarından biri, kentin merkezindeki büyük meydanın ortaya çıkarılmasıdır. Bu meydanın, kentin dinî ve ticari hayatının merkezi olduğu ve çevresinde önemli kamu yapılarının bulunduğu anlaşılmıştır. Meydanın bir tarafında, büyük bir Cuma camisinin, karşı tarafında ise bir medresenin kalıntıları bulunmuştur. Bu düzen, Orta Asya’nın Timurlu dönemi kentlerinde görülen meydan düzenlemelerinin bir örneğidir ve Semerkant’taki Registan Meydanı’nı hatırlatır.

Türkistan ve Hoca Ahmed Yesevi

Sauran’ın yaklaşık 40 kilometre güneydoğusunda, Türk dünyasının en önemli manevi merkezlerinden biri olan Türkistan kenti yer alır. Kentin eski adı Yesi’dir. Yesi, 12. yüzyılda büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmed Yesevi’nin yaşadığı ve öğretilerini yaydığı yerdir. Hoca Ahmed Yesevi, Türkçe yazdığı hikmetleriyle İslam’ın Türk boyları arasında yayılmasında büyük rol oynamış ve “Pîr-i Türkistan”, yani “Türkistan’ın Piri” olarak anılmıştır.

Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesi, 14. yüzyılın sonlarında Timur’un emriyle inşa edilmeye başlandı. Timur, 1389’da Yesi’yi ziyaret ettiğinde, eski ve küçük türbenin yerine görkemli bir yapı inşa edilmesini emretti. Ancak Timur’un 1405’teki ölümü nedeniyle türbe tamamlanamadı; ana cephenin süslemeleri ve bazı bölümleri bugün de yarım kalmış hâlde görülebilir. Buna rağmen türbe, Timurlu mimarisinin en büyük ve en etkileyici eserlerinden biridir. Türbenin büyük kubbesi, Orta Asya’nın en büyük tuğla kubbelerinden biri olarak kabul edilir.

Hoca Ahmed Yesevi Türbesi, 2003’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Türbe, bugün Türk dünyasının her yerinden gelen ziyaretçilerin uğrak yeridir. Türkistan’da, Türkiye’nin desteğiyle 1990’larda kurulan Hoca Ahmed Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi bulunur. Bu üniversite, Türkiye ile Kazakistan arasındaki eğitim ve kültür işbirliğinin önemli bir sembolüdür. Hoca Ahmed Yesevi’nin öğretileri, Anadolu’daki tasavvuf geleneğini de derinden etkilemiş; Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin düşünce dünyasında Yesevi geleneğinin izleri bulunduğu kabul edilir.

Sauran antik kent alanı

Yesevi Geleneği ve Anadolu

Hoca Ahmed Yesevi’nin öğretileri, Sauran ve Türkistan’ın bulunduğu bu bölgeden başlayarak geniş bir coğrafyaya yayıldı. Yesevi’nin Türkçe hikmetleri, sade bir dille yazılmış ve halkın kolayca anlayabileceği biçimde dinî ve ahlaki öğütler içeriyordu. Bu hikmetler, “Divan-ı Hikmet” adı verilen bir eserde toplanmıştır; ancak bu eserdeki hikmetlerin tamamının Yesevi’ye ait olup olmadığı tartışmalıdır, bir kısmının sonraki dönemlerde onun takipçileri tarafından yazıldığı düşünülür.

Yesevi’nin dervişleri, Türk boylarıyla birlikte batıya göç ederek Horasan, İran ve Anadolu’ya ulaştı. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde, “Horasan erenleri” olarak anılan bu dervişlerin önemli bir rol oynadığı kabul edilir. Bu dervişler, Anadolu’nun köylerine ve kasabalarına yerleşerek tekkeler kurdu ve halk arasında İslam’ın sade ve hoşgörülü bir yorumunu yaydı.

Anadolu’daki pek çok tasavvuf geleneği, kökenini Yesevi’ye bağlar. Bu nedenle Türkistan’daki Hoca Ahmed Yesevi Türbesi, Türkiye’den gelen ziyaretçiler için özel bir manevi anlam taşır. Türbeyi ziyaret eden Türk gezginler, burada Anadolu’daki kültürel ve manevi mirasın köklerinden birini bulduklarını hissederler. Sauran ve Türkistan ziyareti, bu nedenle Türk okurlar için bir kök arayışı yolculuğu niteliğindedir.

Otrar ve Farabi

Sauran’ın güneyinde, Seyhun ile Aris nehirlerinin birleştiği bölgede, bir zamanlar Orta Asya’nın en önemli kentlerinden biri olan Otrar’ın kalıntıları yer alır. Otrar, İpek Yolu üzerinde önemli bir ticaret merkeziydi ve İslam dünyasının büyük filozoflarından biri olan Farabi’nin doğduğu yer olarak bilinir. Farabi, 9. ve 10. yüzyıllarda yaşamış ve Aristoteles’ten sonra “İkinci Öğretmen” unvanıyla anılmıştır. Farabi’nin mantık, felsefe, siyaset ve müzik üzerine yazdığı eserler, İslam dünyasının ve ortaçağ Avrupa’sının düşünce hayatını derinden etkilemiştir.

Otrar, Moğol istilasının başlangıç noktası olarak da tarihe geçmiştir. 1218’de, Harezmşah Alaeddin Muhammed’in Otrar valisi İnalcık, Cengiz Han’ın gönderdiği bir ticaret kervanını casusluk iddiasıyla ele geçirdi ve kervandaki tüccarları öldürttü. Cengiz Han’ın bu olayın hesabını sormak için gönderdiği elçilerin de öldürülmesi üzerine, Cengiz Han Harezmşahlar’a karşı savaş açtı. 1219’da Moğol ordusu Otrar’ı kuşattı. Kuşatma yaklaşık beş ay sürdü; kent düştükten sonra iç kalede direniş bir süre daha devam etti. Sonunda Otrar ele geçirildi ve İnalcık idam edildi.

Otrar, Moğol istilasından sonra yeniden inşa edildi ve Timurlu döneminde önemli bir kent olmaya devam etti. Timur, 1405’te Çin’e karşı düzenlemeyi planladığı sefer sırasında Otrar’da hastalanarak öldü. Bu olay, Timur’un büyük Çin seferinin hiç gerçekleşmemesine yol açtı. Otrar’ın kalıntıları, bugün Sauran gibi bozkırda yükselen bir höyük olarak görülebilir. Otrar’ın yakınında, Arıstan Bab Türbesi yer alır; Arıstan Bab, geleneğe göre Hoca Ahmed Yesevi’nin hocasıdır ve türbesi önemli bir ziyaret yeridir. Geleneğe göre, Hoca Ahmed Yesevi’nin türbesini ziyaret etmeden önce Arıstan Bab Türbesi’ni ziyaret etmek gerekir.

Seyhun Boyundaki Diğer Kentler ve Oğuzlar

Seyhun’un aşağı havzası, Oğuz Türklerinin tarihî yurtlarından biridir. 10. yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti’nin merkezi, Seyhun’un aşağı havzasındaki Yenikent’ti. Bu kent, Arap kaynaklarında “el-Karyetü’l-Hadîse”, yani “Yeni Kent” adıyla anılır. Oğuz Yabgu Devleti, 11. yüzyılın başlarında Kıpçakların baskısıyla dağıldı ve Oğuz boylarının bir kısmı güneybatıya, Horasan’a ve oradan İran, Irak ve Anadolu’ya göç etti.

Selçuklu hanedanının atası Selçuk Bey, Oğuz Yabgu Devleti’nde subaşı olarak görev yapmıştı. Selçuk Bey, Yabgu ile anlaşmazlığa düştükten sonra, boyuyla birlikte Seyhun’un aşağı havzasındaki Cend kentine göç etti. Burada İslam’ı kabul eden Selçuk Bey ve torunları, daha sonra Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu kurdu. Bu nedenle Cend, Selçuklu tarihinin başlangıç noktası olarak kabul edilir. Cend’in kalıntıları, bugün Kazakistan’ın Kızılorda bölgesinde yer alır.

Seyhun boyundaki bu tarihî kentlerin Türk tarihindeki önemi, onları Türkiye’den gelen ziyaretçiler için özel bir anlama sahip kılar. Oğuzların, Selçukluların ve dolayısıyla Anadolu Türklerinin kökenleri, bu bozkırlarda ve bu nehrin kıyılarında yatar. Sauran, Otrar, Türkistan ve Cend’i kapsayan bir rota, Türk tarihinin kökenlerine yapılan bir yolculuk niteliğindedir.

Kazakistan’ın Diğer Tarihî Kentleri

Sauran ve Türkistan’ın yanı sıra, Güney Kazakistan’da İpek Yolu’nun izlerini taşıyan başka önemli tarihî kentler de bulunur. Bunlardan biri, Şımkent’in yakınında yer alan Sayram’dır. Sayram, Kazakistan’ın en eski kentlerinden biri olarak kabul edilir ve Arap kaynaklarında “İsficab” adıyla anılır. Sayram’da, farklı dönemlere ait türbeler, minareler ve tarihî yapılar bulunur. Geleneğe göre Hoca Ahmed Yesevi, Sayram’da doğmuştur; bu nedenle kent, Yesevi geleneğinde özel bir yere sahiptir.

Kazakistan’ın güneydoğusunda yer alan Taraz kenti ise, İpek Yolu üzerinde önemli bir ticaret merkeziydi ve Karahanlı döneminde önemli bir kent oldu. Taraz’ın yakınında, Ayşe Bibi ve Babaca Hatun türbeleri bulunur. Bu türbeler, 11. ve 12. yüzyıllara tarihlenir ve özellikle Ayşe Bibi Türbesi, terrakota süslemeleriyle Orta Asya’nın en güzel türbelerinden biri olarak kabul edilir. Ayşe Bibi Türbesi’yle ilgili anlatılan aşk efsanesi, Kazak halk edebiyatının önemli hikâyelerinden biridir.

Taraz, aynı zamanda 751’de yapılan Talas Savaşı’nın gerçekleştiği bölgenin yakınında yer alır. Bu savaşta Abbasi orduları, Karluk Türklerinin desteğiyle Çin Tang Hanedanı’nın ordusunu yendi. Talas Savaşı, Orta Asya’nın İslam dünyasının etki alanına girmesinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Ayrıca, bu savaşta esir alınan Çinli zanaatkârların kâğıt yapımını Semerkant’a getirdiği yönünde yaygın bir anlatı vardır; ancak bu anlatının tarihî doğruluğu bazı araştırmacılar tarafından sorgulanmaktadır.

Bu kentler, Sauran ile birlikte, Kazakistan’ın güneyinde İpek Yolu ve Türk tarihi temalı zengin bir gezi rotası oluşturur. 2014’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan “İpek Yolları: Çang’an-Tianşan Koridoru” adlı ortak listeye, Kazakistan’dan da çeşitli antik kent kalıntıları dahil edilmiştir. Bu liste, Çin, Kazakistan ve Kırgızistan’ın ortak başvurusuyla oluşturulmuş ve İpek Yolu’nun bu bölgedeki önemli duraklarını kapsamaktadır.

Kazak Bozkırı ve Göçebe Kültürü

Kazakistan, dünyanın en büyük ülkelerinden biridir ve topraklarının büyük bölümü geniş bozkırlardan oluşur. Bu bozkırlar, binlerce yıl boyunca göçebe hayvancı halkların yurdu oldu. İskitler, Hunlar, Göktürkler, Kıpçaklar ve Kazaklar, bu bozkırlarda at sırtında yaşayan ve sürüleriyle mevsimden mevsime göç eden halklardı. Göçebe yaşam biçimi, bozkırın sert iklim koşullarına ve geniş topraklarına mükemmel bir uyum sağlıyordu.

Kazak göçebe kültürünün merkezinde, Kırgızlarda olduğu gibi, yurt yer alır. Kazakçada “kiyiz üy”, yani “keçe ev” olarak adlandırılan yurt, Kazak ailesinin hem evi hem de evrenin bir modeli olarak kabul edilir. Yurdun tepesindeki “şañıraq”, yani dairesel açıklık, Kazak kültüründe aile birliğinin ve sürekliliğin simgesidir ve Kazakistan’ın devlet arması üzerinde de yer alır. Kazak geleneklerinde at, kartal ve tazı, göçebe yaşamının vazgeçilmez yoldaşlarıdır.

Sauran gibi kale kentler, bu göçebe dünyanın yerleşik dünyayla buluştuğu noktalardı. Göçebeler, sürülerinden elde ettikleri et, deri, yün ve süt ürünlerini, kentlerde tahıl, kumaş, metal eşyalar ve diğer mallarla takas ediyordu. Bu ticaret, her iki toplum için de hayati öneme sahipti. Kale kentler aynı zamanda, göçebe hükümdarların kışlakları ve yönetim merkezleri olarak da kullanılıyordu. Ak Orda hanlarının Sauran’ı başkent olarak kullanması, bu ilişkinin bir örneğidir.

Aşağıdaki videoda Sauran antik kentinin kalıntılarını izleyebilirsiniz:

19. yüzyıl Türkistan Albümü'nden Sauran harabeleri

Sauran’da Bir Gezi Rotası

Sauran’ı ziyaret edenler, genellikle kentin güney kapısından girer. Kapının çevresindeki surlar, kentin en iyi korunmuş bölümlerinden biridir ve surların yüksekliğini ve kalınlığını anlamak için iyi bir başlangıç noktasıdır. Kapıdan girdikten sonra, kentin merkezine doğru ilerlerken, kazılarla ortaya çıkarılan konut kalıntılarını ve sokakları görmek mümkündür.

Kentin merkezindeki meydanda, cami ve medrese kalıntıları yer alır. Bu yapıların temelleri ve duvarlarının alt kısımları, kazılarla ortaya çıkarılmış ve korunmaya alınmıştır. Meydanın ortasında durarak, kentin bir zamanlar nasıl bir görünüme sahip olduğunu hayal etmek mümkündür. Meydandan sonra, kentin surlarının üzerine çıkarak çevredeki bozkırı ve kârız izlerini görmek önerilir. Surların üzerinden, uzakta Karatav Dağları’nın siluetini görmek de mümkündür.

Sauran’ı gezdikten sonra, Türkistan’a dönerek Hoca Ahmed Yesevi Türbesi’ni ziyaret etmek, günü tamamlamak için en iyi seçenektir. Türbenin akşam ışıklarında ve gece ışıklandırması altındaki görünümü son derece etkileyicidir. Türkistan’da ayrıca, son yıllarda inşa edilen yeni kültür ve turizm yapıları, müzeler ve geleneksel çarşılar da bulunur.

Orta Asya Kaleleri Dizisine Bir Bakış

Sauran ile birlikte, Orta Asya kaleleri dizimizin sonuna geliyoruz. Bu dizide, Orta Asya’nın farklı coğrafyalarındaki altı önemli kale ve tarihî alanı ele aldık. Buhara’nın Ark Kalesi, İpek Yolu’nun büyük vaha kentlerinin yönetim merkezlerini temsil ediyordu. Hive’nin İçan Kale’si, surlarla çevrili bir iç kentin neredeyse bütünüyle korunmuş eşsiz bir örneğiydi. Merv, binlerce yıllık kentsel gelişimin yan yana sıralanan katmanlarını sunuyordu. Hisar Kalesi, dağlık doğunun beylik merkezlerinden birini temsil ediyordu. Taş Rabat, İpek Yolu’nun dağ geçitlerindeki zorlu yolculukların tanığıydı. Sauran ise, bozkır ile vahanın sınırındaki kale kentlerin bir örneğiydi.

Bu kalelerin her biri, Orta Asya’nın tarihine farklı bir pencereden bakmamızı sağladı. Ancak hepsinin ortak noktası, bu toprakların binlerce yıl boyunca farklı kültürlerin, dinlerin ve halkların buluştuğu bir kavşak olmasıdır. İranlı, Türk, Arap, Moğol ve Rus etkilerinin iç içe geçtiği bu coğrafya, Türk tarihinin de kökenlerini barındırır. Selçukluların, Osmanlıların ve dolayısıyla Anadolu Türklerinin atalarının yurdu olan bu bozkırlar ve vahalar, Türk okurlar için yalnızca tarihî değil, aynı zamanda duygusal bir anlam taşır.

Orta Asya’nın kaleleri, genellikle Avrupa’nın taş kalelerinden çok farklıdır. Kerpiçten yapılmış, yumuşak hatlı, çölün ve bozkırın rengini taşıyan bu yapılar, ilk bakışta daha mütevazı görünebilir. Ancak bu kalelerin arkasındaki tarih, Avrupa’nın en görkemli kalelerininkinden hiç de aşağı kalmaz. Bu kaleler, dünya tarihini değiştiren imparatorlukların, büyük âlimlerin, şairlerin ve fatihlerin hikâyelerini barındırır.

Ziyaret Bilgileri ve Konum

Sauran, Kazakistan’ın güneyinde, Türkistan bölgesinde, Türkistan kentinin yaklaşık 40 kilometre kuzeybatısında yer alır. Sauran’a ulaşmak için en kolay yol, Türkistan’dan taksiyle ya da bir tur aracıyla gitmektir. Türkistan’a ise, Kazakistan’ın en büyük kentleri olan Almatı ve Astana’dan, ayrıca Şımkent’ten trenle, otobüsle ya da uçakla ulaşılabilir. Türkistan’da son yıllarda uluslararası bir havalimanı açılmış ve kentin turizm altyapısı önemli ölçüde geliştirilmiştir.

Sauran’ın kalıntıları, açık bir arkeolojik alan olarak ziyaret edilebilir. Alanın çevresinde bir ziyaretçi merkezi ve bilgilendirme panoları bulunabilir. Surların üzerine çıkmak ve kentin içinde dolaşmak mümkündür; ancak kerpiç surların aşınmış olması nedeniyle dikkatli olmak gerekir. Alanda gölge çok azdır; bu nedenle yaz aylarında şapka, güneş kremi ve bol su taşımak önemlidir. Sauran’ı, Türkistan, Otrar ve Arıstan Bab Türbesi ile birlikte bir günlük bir rotada ziyaret etmek mümkündür.

Türk vatandaşları, Kazakistan’a vizesiz seyahat edebilmektedir; ancak güncel kuralları seyahatten önce resmî kaynaklardan kontrol etmek faydalıdır. Türkiye ile Kazakistan arasında, İstanbul’dan Almatı, Astana, Şımkent ve Türkistan gibi kentlere düzenli uçuşlar bulunur. Sauran’ı ziyaret etmek için en uygun dönemler, ilkbahar ve sonbahardır; yaz aylarında bozkır çok sıcak, kış aylarında ise çok soğuk olabilir.

Koordinatlar: 43.3660 K, 68.2160 D. Konumu haritada görmek için Google Haritalar’da Sauran bağlantısını kullanabilirsiniz.

Türkistan'da Hoca Ahmed Yesevi Türbesi

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Sauran, Orta Asya kaleleri dizimizin son durağıdır. Dizimizin önceki duraklarında, İpek Yolu’nun büyük vaha kentlerinden Buhara Ark Kalesi, Harezm’in masal kenti Hive İçan Kale, Selçuklu başkenti Merv, Tacikistan’ın dağ eteğindeki Hisar Kalesi ve Tanrı Dağları’ndaki Taş Rabat kervansarayını ele aldık.

Sauran’ın Ak Orda ve Altın Orda ile olan bağlantısı, dizimizin Rusya bölümündeki Kazan Kremlini ile tarihî bir köprü kurar; her iki kent de Cuci Ulusu’nun mirasçısı olan hanlıkların merkezleriydi. Orta Asya’dan sonra dizimiz güneye, Hindistan’a ve çevre ülkelere uzanacak. Babür Şah’ın Orta Asya’dan Hindistan’a taşıdığı Türk-Moğol mirasını, Hindistan’ın görkemli kalelerinde izleyeceğiz.

Hoca Ahmed Yesevi Türbesi cephesi

Sauran, bozkırın ortasında yükselen kerpiç surları, yeraltı su kanalları ve Ak Orda’nın başkenti olarak taşıdığı tarihî önemiyle, Kazakistan’ın en etkileyici tarihî alanlarından biridir. Bu sessiz harabenin surları üzerinde durup sonsuz bozkıra bakarken, Türk dünyasının göçebe ve yerleşik kültürlerinin binlerce yıl boyunca nasıl bir arada var olduğunu hissetmek mümkündür.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

One thought on “Sauran: Ak Orda’nın Başkenti ve Seyhun Boyunun Kale Kenti”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir