Sayram: Eski İsficab, Yesevî’nin Doğduğu Kale Şehir

Güney Kazakistan’ın en büyük şehirlerinden Şımkent’in yaklaşık on kilometre doğusunda, Sayramsu nehrinin vadisinde küçük ve sakin bir kasaba yer alır. Bu kasaba Sayram’dır. Bugün ilk bakışta sıradan bir Orta Asya kasabası gibi görünse de, Sayram, Kazakistan’ın en eski şehirlerinden biri olarak kabul edilir. Orta çağ kaynaklarında İsficab adıyla anılan bu şehir, Samanoğulları döneminde İslam dünyasının bozkıra açılan kapısı, Karahanlılar döneminde önemli bir ticaret merkezi ve geleneğe göre büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmed Yesevî’nin doğduğu yerdir.

Orta Asya kaleleri serimizde daha önce Türkistan‘ı, Otrar‘ı ve Sauran‘ı anlatmıştık. Sayram, bu Seyhun boyu şehirlerinin güneydoğusunda, Tanrı Dağları’nın batı eteklerine yakın bir noktada yer alır. Bu yazıda Sayram’ın tarihini, eski İsficab şehrinin surlarını ve kalesini, Yesevî’nin ailesine ait türbeleri, şehrin diğer tarihî yapılarını ve ziyaret bilgilerini ayrıntılı biçimde ele alacağız.

Sayram İbrahim Ata Türbesi

Konum: Sayramsu Vadisi

Sayram, Kazakistan’ın Türkistan vilayetinde, Şımkent şehrinin doğusunda yer alır. Kasaba, Sayramsu nehrinin vadisinde, Tanrı Dağları’nın batı uzantısı olan Talas Alatau ve Karatau dağlarına doğru uzanan verimli bir düzlükte kurulmuştur. Sayramsu, dağlardan inen soğuk ve berrak bir nehirdir ve vadinin tarım alanlarını besler.

Sayram’ın konumu, tarih boyunca stratejik bir önem taşımıştır. Kasaba, Seyhun boyunun yerleşik vahaları ile kuzeydeki ve doğudaki bozkırlar arasında bir geçiş noktasında bulunuyordu. İpek Yolu’nun Taşkent’ten (antik Çaç) Talas’a ve oradan Yedisu’ya uzanan kolu, Sayram’ın yakınından geçiyordu. Bu yol, Maveraünnehir’i Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki bozkırlara ve oradan Çin’e bağlıyordu.

Bugün Sayram, Şımkent’in neredeyse bir banliyösü hâline gelmiştir. Kasabanın nüfusunun büyük bölümü Özbeklerden oluşur ve Sayram, Kazakistan’daki Özbek kültürünün önemli merkezlerinden biridir. Kasabanın dar sokakları, avlulu evleri ve çarşısı, Orta Asya’nın geleneksel kasaba yaşamını yansıtır.

Sayram’ın çevresinde, Sayram-Ugam Milli Parkı yer alır. Bu park, Batı Tanrı Dağları’nın zengin doğasını koruma altına alır ve yürüyüş, kamp ve doğa gözlemi için önemli bir bölgedir. Sayram ziyaretini, bu milli parkın dağ manzaralarıyla birleştirmek mümkündür.

İpek Yolu’nun Kuzey Kolu ve Çaç

Sayram’ın tarihi, İpek Yolu’nun kuzey kolunun tarihiyle iç içedir. Bu kol, Semerkant’tan başlayarak kuzeydoğuya, Çaç (bugünkü Taşkent) bölgesine, oradan İsficab’a, Talas’a ve Çüy Vadisi’ne uzanırdı. Çüy Vadisi’nden sonra yol, Isık Göl’ün kuzeyinden ya da güneyinden geçerek Doğu Türkistan’a ve Çin’e ulaşırdı.

Çaç, yani bugünkü Taşkent, İsficab’ın güneybatısında, yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaydı. Erken orta çağda Çaç, önemli bir Soğd şehir devletiydi ve Göktürklerle yakın ilişkiler içindeydi. Çaç ile İsficab arasındaki yol, Maveraünnehir’in yerleşik vahalarını kuzeydeki bozkırlara bağlayan ana arterlerden biriydi.

Bu yol üzerinde hareket eden kervanlar, Çin’den ipek, porselen ve çay, Hindistan’dan baharat, Maveraünnehir’den kumaş, metal eşya ve kâğıt taşıyordu. Bozkırdan ise at, koyun, deri, yün ve kürk geliyordu. İsficab, bu ticaretin önemli bir aktarma noktasıydı; burada mallar el değiştiriyor, kervanlar dinleniyor ve tüccarlar yeni ortaklıklar kuruyordu.

Bugün de Sayram ve Şımkent, Taşkent ile Almatı arasındaki ana karayolu ve demiryolu üzerinde yer alır. Bu durum, İpek Yolu’nun bu kolunun modern bir devamı olarak görülebilir. Binlerce yıldır kullanılan bu güzergâh, bugün de bölgenin en önemli ulaşım koridorlarından biridir.

İsficab: Şehrin Eski Adı

Sayram’ın orta çağdaki adı İsficab’dır; kaynaklarda İspicab, Esbicab ya da İsbicab biçimlerinde de geçer. Bu adın Farsça “beyaz su” anlamına geldiği düşünülür ve Sayramsu nehrinin berrak sularına işaret ettiği öne sürülür. “Sayram” adının ise Türkçe kökenli olduğu ve sonraki dönemlerde yaygınlaştığı kabul edilir.

İsficab’ın kuruluşunun MS ilk yüzyıllara, hatta daha eskiye uzandığı düşünülür. Kazakistan’da Sayram’ın tarihi, bazı kaynaklarda iki bin yılı aşkın bir süre olarak verilir. Bu tür tarihlemeler genellikle simgesel nitelik taşır; ancak arkeolojik araştırmalar, bölgede çok eski dönemlerden beri yerleşim olduğunu doğrular.

Orta çağ Arap ve Fars coğrafyacıları, İsficab’ı önemli bir şehir olarak anar. 10. yüzyılın coğrafyacıları İstahrî ve İbn Havkal, İsficab’ı büyük, müreffeh ve sulak bir şehir olarak tasvir eder. Onların anlatımlarına göre şehrin bir iç kalesi, surlarla çevrili bir şehristanı ve geniş bir rabadı vardı.

Sayram Karaşaş Ana Türbesi

Samanoğulları’nın Sınır Kalesi

9. ve 10. yüzyıllarda İsficab, Samanoğulları Devleti’nin kuzeydoğu sınırında yer alıyordu. Bu dönemde şehir, İslam dünyası ile bozkırdaki gayrimüslim Türk boyları arasındaki sınır bölgesinin en önemli merkezlerinden biriydi. Samanoğulları, bu sınırı korumak ve bozkıra doğru genişlemek için İsficab’ı önemli bir üs olarak kullandı.

840’larda Samanoğlu Nuh bin Esed, İsficab’ı ele geçirdi ve şehrin çevresine uzun bir sur inşa ettirdi. Bu surun, şehrin bağlarını ve tarlalarını da içine aldığı, bozkırdan gelebilecek akınlara karşı geniş bir alanı koruduğu belirtilir. Bu tür uzun surlar, Orta Asya’da, özellikle Buhara ve Semerkant çevresinde de inşa edilmişti.

İsficab’ın Samanoğulları Devleti içinde ilginç bir statüsü vardı. Orta çağ kaynaklarına göre şehir, sınır savunmasındaki önemli rolü nedeniyle vergiden muaf tutulmuştu. Şehrin yöneticileri, merkeze vergi göndermek yerine, kaynaklarını sınır savunmasına harcıyordu. Bu durum, İsficab’ın Samanoğulları sisteminde ne kadar özel bir yere sahip olduğunu gösterir.

Samanoğulları döneminde İsficab, aynı zamanda bozkırla yapılan ticaretin önemli bir merkeziydi. Bozkırdan gelen hayvanlar, deri, yün ve köleler, İsficab’ın pazarlarında alınıp satılıyordu. Karşılığında bozkıra tahıl, kumaş, metal eşya ve diğer ürünler gidiyordu. Bu ticaret, İsficab’ı zengin bir şehir hâline getirdi.

Ribatlar ve Gaziler

Orta çağ kaynaklarında İsficab’ın en ilginç özelliklerinden biri, şehirdeki çok sayıda ribattır. Ribat, sınır bölgelerinde inşa edilen, gazilerin ve gönüllü savaşçıların kaldığı müstahkem yapılardır. Ribatlar, aynı zamanda yolcular için konaklama yeri ve dinî eğitim merkezi olarak da işlev görüyordu.

10. yüzyıl coğrafyacılarına göre İsficab’da çok sayıda ribat bulunuyordu. Bu ribatlar, İslam dünyasının farklı şehirlerinden gelen gönüllüler tarafından inşa edilmiş ya da desteklenmişti. Kaynaklarda Buhara, Semerkant, Nahşeb ve diğer şehirlerin halkının İsficab’da kendi ribatlarını kurduğu belirtilir. Bu ribatlar, kendi şehirlerinden gelen gazilere ev sahipliği yapıyordu.

Ribat geleneği, İslam dünyasının sınır bölgelerinde yaygındı. Ancak İsficab’daki ribatların sayısı ve çeşitliliği, şehrin Samanoğulları döneminde sınır savunmasının ve İslam’ın bozkıra yayılmasının ne kadar önemli bir merkezi olduğunu gösterir. Zamanla bu ribatlar, sadece askerî değil, aynı zamanda dinî ve kültürel merkezler hâline geldi. Tasavvuf geleneğinin bu bölgede gelişmesinde ribatların önemli bir rolü olduğu düşünülür. Yesevî geleneğinin bu topraklarda filizlenmesi de bu ortamla ilişkilendirilebilir.

Sayram Ulu Camii

Talas Savaşı ve Bölgenin Kaderi

İsficab’ın tarihini anlamak için, 751 yılında bu bölgenin yakınında yaşanan Talas Savaşı’na da değinmek gerekir. Bu savaş, Abbasi Halifeliği ile Çin’in Tang Hanedanı arasında, bugünkü Kazakistan ile Kırgızistan sınırına yakın Talas Nehri kıyısında yapıldı. Savaşın tam yeri tartışmalıdır; ancak İsficab’ın doğusundaki bölgede gerçekleştiği kabul edilir.

Savaşta Abbasi ordusu, Karluk Türklerinin savaşın ortasında taraf değiştirmesiyle Tang ordusunu yendi. Bu zafer, Orta Asya’nın geleceği açısından büyük önem taşıdı. Savaştan sonra Çin’in batıya doğru genişlemesi durdu ve Orta Asya, İslam dünyasının etki alanında kalmaya devam etti. Bazı tarihçiler, Talas Savaşı’nın Orta Asya’nın İslamlaşmasında bir dönüm noktası olduğunu düşünür; bazıları ise savaşın önemini abartılı bulur.

Talas Savaşı’yla ilgili en ünlü anlatı, savaşta esir alınan Çinliler arasında kâğıt ustalarının bulunduğu ve bu ustaların Semerkant’ta kâğıt üretimini başlattığıdır. Bu anlatı, daha önce Afrasiyab yazımızda da değindiğimiz gibi tartışmalıdır; ancak Talas Savaşı’nın kâğıdın İslam dünyasına yayılmasıyla ilişkilendirilmesi yaygındır.

İsficab, Talas Savaşı’ndan sonraki dönemde, İslam dünyasının kuzeydoğu sınırındaki konumunu güçlendirdi. Karlukların ve diğer Türk boylarının zamanla İslam’ı kabul etmesiyle, şehir bozkırla kurulan ilişkilerin merkezi hâline geldi.

Karahanlılar ve Ticaret

10. yüzyılın sonunda Karahanlılar, Samanoğullarını yıkarak Maveraünnehir’i ele geçirdi. Bu dönemde İsficab, artık bir sınır şehri olmaktan çıktı ve Karahanlı Devleti’nin iç bölgelerinden biri hâline geldi. Bozkırdaki Türk boylarının büyük bölümü İslam’ı kabul etmişti; bu nedenle İsficab’ın sınır savunması rolü önemini yitirdi.

Ancak İsficab, ticari önemini korudu. Karahanlı döneminde şehir, İpek Yolu’nun kuzey kolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olarak gelişmeye devam etti. Bu dönemde şehirde basılan sikkeler, İsficab’ın Karahanlı Devleti’nin önemli darphane şehirlerinden biri olduğunu gösterir.

Karahanlı döneminin önemli bilgini Kaşgarlı Mahmud da Divanü Lügati’t-Türk’te bu bölgeden söz eder. Kaşgarlı Mahmud, Sayram adını da anar ve bu şehrin bir diğer adının İsficab olduğunu belirtir. Bu bilgi, Sayram adının 11. yüzyılda zaten kullanıldığını gösterir.

Orta Çağ Coğrafyacılarının Gözünden İsficab

İsficab’ı anlatan orta çağ kaynakları, şehrin 10. yüzyıldaki görünümüne dair değerli bilgiler sunar. Bu kaynakların en önemlileri, İstahrî’nin “Mesâlikü’l-Memâlik” ve İbn Havkal’ın “Sûretü’l-Arz” adlı eserleridir. Her iki yazar da İslam dünyasının bölgelerini ayrıntılı biçimde tasvir etmiş ve Maveraünnehir’in şehirlerine geniş yer ayırmıştır.

Bu kaynaklara göre İsficab, Çaç bölgesinin yaklaşık yarısı büyüklüğünde bir alana sahipti. Şehrin ve çevresinin bağları, bahçeleri ve tarlaları, Sayramsu ve diğer akarsulardan açılan kanallarla sulanıyordu. Şehrin pazarları kalabalık, çarşıları zengin ve halkı müreffehti. Bölgenin ürünleri arasında pamuk, tahıl, meyve, koyun, at ve deri sayılır.

Coğrafyacılar, İsficab’ın Samanoğulları Devleti içindeki özel statüsüne de değinir ve şehrin sınır savunmasındaki rolü nedeniyle vergi yükümlülüklerinden büyük ölçüde muaf tutulduğunu belirtir. Bu tür ayrıntılar, sınır şehirlerinin merkezi yönetimle ilişkisini anlamak için ilginç ipuçları sunar.

Coğrafyacılar ayrıca İsficab’ın çevresindeki diğer şehirlerden de söz eder. Bu şehirlerin bir kısmı bugün tamamen kaybolmuş, bir kısmının kalıntıları ise arkeologlar tarafından tespit edilmiştir. Bu kaynaklar, Seyhun boyunun orta çağda ne kadar yoğun bir şehirleşmeye sahip olduğunu gösterir.

Surlar, Kale ve Höyük

Orta çağ İsficab’ının kalıntıları, bugünkü Sayram kasabasının altında ve çevresinde yer alır. Kasabanın merkezinde, eski şehrin iç kalesinin bulunduğu bir höyük vardır. Bu höyük, yüzyıllar boyunca biriken yerleşim katmanlarından oluşur ve eski şehrin en yüksek noktasıdır.

Orta çağ kaynaklarına göre İsficab’ın iç kalesi harap durumdaydı; ancak şehristan ve rabat gelişmiş ve kalabalıktı. Şehristanın dört kapısı olduğu ve şehrin içinden kanallarla su geçtiği belirtilir. Şehrin çevresindeki bağlar ve bahçeler de surlarla korunuyordu.

Bugün Sayram’da eski surların izleri, kasabanın bazı bölgelerinde toprak setler hâlinde görülebilir. Ancak kasabanın modern yapılaşması, eski şehrin kalıntılarının büyük bölümünü örtmüştür. Arkeolojik kazılar, kasabanın farklı noktalarında orta çağ yapılarının, seramiklerin ve diğer buluntuların varlığını ortaya koymuştur. Bu durum, Sayram’ı “yaşayan bir arkeolojik alan” hâline getirir: insanlar, bin yıllık bir şehrin kalıntıları üzerinde yaşamaya devam etmektedir.

Sayram’daki kazılar, 20. yüzyılda ve özellikle bağımsızlıktan sonra yoğunlaştı. Bu kazılarda, Samanoğulları ve Karahanlı dönemlerine ait yapılar, hamamlar, su kanalları ve zengin seramik buluntular ortaya çıkarıldı. Kazılarda bulunan sırlı seramikler, İsficab’ın Maveraünnehir’in seramik geleneğiyle yakından ilişkili olduğunu gösterir.

Yesevî’nin Doğum Yeri

Sayram, Türk dünyası için özellikle önemli bir yerdir; çünkü geleneksel anlatıya göre büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmed Yesevî burada doğmuştur. Yesevî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmez; genellikle 11. yüzyılın ikinci yarısı önerilir. Yesevî’nin babası İbrahim Şeyh, Sayram’da tanınmış bir din adamı ve mutasavvıftı. Annesi ise Karaşaş Ana olarak bilinir.

Menkıbelere göre Yesevî, küçük yaşta babasını kaybetti. Ardından ablası Gevher Şehnaz ile birlikte Yesi’ye, yani bugünkü Türkistan’a taşındı. Orada Arslan Baba’nın öğrencisi oldu. Daha sonra Buhara’ya giderek Yusuf Hemedânî’nin yanında eğitimini tamamladı ve Yesi’ye dönerek tekkesini kurdu.

Yesevî’nin Sayram’da doğduğu bilgisi, menkıbevî kaynaklara dayanır ve bazı ayrıntıları tartışmalıdır. Ancak Sayram halkı ve Kazakistan genelinde bu bilgi büyük bir saygıyla kabul edilir. Sayram, bu nedenle Yesevî’nin hayatıyla ilişkili üç önemli duraktan biri olarak görülür: doğduğu Sayram, ilk hocası Arslan Baba’nın türbesinin bulunduğu Otrar yakınları ve tekkesini kurup vefat ettiği Türkistan.

İbrahim Ata Türbesi yakından

Yesevî’nin Ailesi ve Gevher Şehnaz

Yesevî’nin hayatına dair menkıbelerde, ailesinin üyeleri önemli bir yer tutar. Babası İbrahim Şeyh, Sayram’da kerametleriyle tanınan bir din adamı olarak anlatılır. Menkıbelere göre İbrahim Şeyh’in soyu, Hz. Ali’ye kadar uzanır. Bu tür soy kütükleri, menkıbevî kaynaklarda sıkça görülür ve evliyaların manevi otoritesini güçlendirmek için kullanılır.

Yesevî’nin annesi Karaşaş Ana, menkıbelerde sabırlı ve dindar bir kadın olarak tasvir edilir. Yesevî’nin ablası Gevher Şehnaz ise, küçük kardeşini korumuş ve onun eğitimine destek olmuştur. Menkıbelere göre babalarının ölümünden sonra Gevher Şehnaz, Yesevî ile birlikte Yesi’ye gitmiş ve orada kardeşinin yetişmesine yardımcı olmuştur.

Yesevî’nin kızı Gevher Hoşnaz’ın adı da menkıbelerde geçer. Bazı anlatılara göre Yesevî’nin soyu, kızı aracılığıyla devam etmiştir. Bu anlatılar, Yesevî’nin aile çevresinin de Türk halkları arasında saygıyla anıldığını gösterir. Sayram’daki türbeler, bu aile hatırasının yaşatıldığı mekânlardır.

İbrahim Ata ve Karaşaş Ana Türbeleri

Sayram’ın en önemli tarihî yapıları, Yesevî’nin babası İbrahim Ata ve annesi Karaşaş Ana’ya ait olduğu kabul edilen türbelerdir. Bu türbeler, Sayram’ın farklı bölgelerinde yer alır ve yerel halk tarafından kutsal kabul edilir.

İbrahim Ata Türbesi: Yesevî’nin babası İbrahim Şeyh’e ait olduğu kabul edilen bu türbe, kare planlı, kubbeli bir yapıdır. Türbenin bugünkü yapısının 16. ya da 17. yüzyılda inşa edildiği ve sonraki dönemlerde onarıldığı düşünülür. Türbenin cephesi, pişmiş tuğla ile inşa edilmiş ve sade bir portal ile süslenmiştir. Türbenin çevresinde bir mezarlık ve ziyaretçiler için düzenlenmiş bir avlu bulunur.

Karaşaş Ana Türbesi: Yesevî’nin annesine ait olduğu kabul edilen bu türbe, Sayram’ın en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir. Türbe, kubbeli bir yapıdır ve özellikle kadın ziyaretçiler tarafından büyük bir saygıyla ziyaret edilir. Yerel inanışa göre Karaşaş Ana’nın türbesini ziyaret etmek, annelere ve çocuklara bereket getirir. Türbenin bugünkü yapısı da büyük olasılıkla birkaç yüzyıl önce inşa edilmiş ve sonradan onarılmıştır.

Bu türbelerin tarihlemesi ve kimlere ait olduğu konusundaki bilgiler, büyük ölçüde geleneksel anlatılara dayanır. Ancak bu türbeler, yüzyıllardır süren ziyaret gelenekleriyle Sayram’ın manevi hayatının merkezinde yer alır. Türkistan’a giden hacıların önemli bir kısmı, yolculuklarına Sayram’daki bu türbeleri ziyaret ederek başlar.

Karaşaş Ana Türbesi cephesi

Türbelerin Mimarisi

Sayram’daki türbeler, Orta Asya türbe mimarisinin geç dönem örneklerini temsil eder. Bu türbelerin çoğu, kare planlı bir gövde üzerine oturan bir kubbeden oluşur. Gövde ile kubbe arasındaki geçiş, tromplar ya da pandantiflerle sağlanır. Türbelerin cepheleri genellikle sade tutulmuş, ancak girişte belirgin bir portal ile vurgulanmıştır.

Bu türbelerin yapı malzemesi, büyük ölçüde pişmiş tuğladır. Bazı türbelerde, cephelerde sırlı tuğla ya da çini kullanılmıştır; ancak Türkistan’daki Yesevî Türbesi veya Semerkant’taki Timurlu yapılar kadar zengin süslemeler görülmez. Sayram türbelerinin sadeliği, onları daha çok halk mimarisinin bir parçası olarak düşünmemizi sağlar.

Türbelerin bir kısmı, tarih boyunca birkaç kez yıkılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Bu nedenle bugün görülen yapıların hangi bölümlerinin orijinal, hangilerinin sonradan eklenmiş olduğunu ayırt etmek zordur. Son yıllarda yapılan restorasyonlar, türbelerin yapısını sağlamlaştırmış ve ziyaretçiler için daha erişilebilir hâle getirmiştir.

Türbelerin çevresindeki mezarlıklar da ilgi çekicidir. Bu mezarlıklarda, farklı dönemlere ait mezar taşları bulunur. Bazı mezar taşlarında Arapça ve Farsça yazıtlar, bazılarında ise geleneksel motifler yer alır. Bu mezarlıklar, Sayram’ın yüzyıllar boyunca bir ziyaret ve defin merkezi olduğunu gösterir.

Sayram’ın Diğer Tarihî Yapıları

Sayram’da İbrahim Ata ve Karaşaş Ana türbelerinin yanı sıra başka tarihî yapılar da bulunur. Bunlar arasında Abdülaziz Baba Türbesi, Mirali Baba Türbesi, Hızır Peygamber minaresi ve kasabanın ulu camisi sayılabilir.

Abdülaziz Baba Türbesi: Geleneğe göre Abdülaziz Baba, İslam’ı bu bölgeye yaymak için gelen erken dönem öncülerinden biridir. Bazı anlatılarda onun Arap fetihleri döneminde yaşadığı ve bölgenin İslamlaşmasında rol oynadığı belirtilir. Bu anlatıların tarihî dayanağı kesin değildir; ancak türbe, Sayram’ın önemli ziyaret yerlerinden biridir.

Mirali Baba Türbesi: Sayram’daki bir diğer türbe, Mirali Baba’ya aittir. Bu türbenin de yerel bir evliya ya da din adamına ait olduğu kabul edilir.

Minare: Sayram’da, orta çağdan kalma bir minarenin kalıntıları bulunur. Bu minare, geleneksel olarak Hızır Peygamber ile ilişkilendirilir. Minarenin tarihlemesi kesin değildir; bazı araştırmacılar onu Karahanlı dönemine, bazıları ise daha geç dönemlere tarihlendirir.

Ulu Cami: Sayram’ın merkezinde yer alan ulu cami, kasabanın dinî hayatının merkezidir. Caminin bugünkü yapısı büyük ölçüde yenidir; ancak aynı yerde daha önce de camiler bulunduğu düşünülür. Cuma günleri ve bayramlarda caminin çevresi kalabalıklaşır ve kasabanın canlı sosyal hayatı gözlemlenebilir.

Sayram’daki türbelerin ve kutsal mekânların sayısının yüzü aştığı, bu nedenle kasabanın halk arasında “evliyalar şehri” olarak da anıldığı belirtilir. Bu sayı abartılı olabilir; ancak Sayram’ın Orta Asya’nın en yoğun ziyaret mekânlarından birine sahip olduğu kesindir.

Sayram Abdülaziz Baba Türbesi

Moğollardan Kazak Hanlığı’na

13. yüzyılın başında Moğol istilası, İsficab’ı da etkiledi. Şehrin bu dönemde ağır bir yıkım yaşadığı ve önemini büyük ölçüde yitirdiği düşünülür. Moğol döneminde bölge, Çağatay Hanlığı’nın ve ardından Ak Orda’nın etkisi altında kaldı.

14. yüzyılın sonunda Timur, bölgeyi kendi topraklarına kattı. Timur’un Türkistan’da Yesevî Türbesi’ni inşa ettirmesi, bu bölgenin manevi önemini yeniden canlandırdı. Sayram da bu dönemde bir ölçüde toparlandı.

15. yüzyıldan itibaren Sayram, Seyhun boyundaki diğer şehirler gibi, Özbek hanları ile Kazak hanları arasındaki rekabetin konusu oldu. 16. yüzyılın sonlarında bölge Kazak Hanlığı’nın eline geçti. 18. yüzyılda Cungar saldırıları ve ardından Hokand Hanlığı’nın bölgeye yayılması, Sayram’ın tarihini yeniden şekillendirdi. 1864’te Rus İmparatorluğu bölgeyi ele geçirdi.

Seyhun Boyunda Kazak Hanları

15. yüzyılın ortalarında Kazak Hanlığı’nın kurulmasıyla, Seyhun boyundaki şehirler yeni bir önem kazandı. Kazak hanları, bu şehirleri hem ekonomik hem de siyasi açıdan vazgeçilmez görüyordu. Göçebe Kazak boyları, kışın Seyhun boyundaki şehirlerin çevresine gelir, ticaret yapar ve manevi merkezleri ziyaret ederdi.

Sayram, bu dönemde Kazak hanları ile Şeybanî Özbek hanları arasında sık sık el değiştirdi. 16. yüzyılın sonlarında Kazak Hanı Tevekkel Han, Seyhun boyundaki şehirlerin büyük bölümünü Kazak Hanlığı’na kattı. Bu dönemden sonra Sayram, Türkistan ve diğer şehirler, Kazak Hanlığı’nın önemli merkezleri hâline geldi.

17. ve 18. yüzyıllarda Kazak Hanlığı, doğudan gelen Cungar saldırılarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Bu saldırılar, Seyhun boyundaki şehirleri de derinden etkiledi. Kazak tarihinde “Aktaban Şubırındı”, yani “Büyük Felaket Yılları” olarak bilinen 1723 Cungar saldırısı, Kazak halkının büyük acılar yaşadığı bir dönemdir. Bu dönemde Sayram ve çevresi de ağır zarar gördü.

18. yüzyılın ortalarında Kazak boyları, Abılay Han önderliğinde Cungarlara karşı birleşti ve sonunda Cungar tehdidi sona erdi. Ancak bu dönemde bölgede güçlenen Hokand Hanlığı, Seyhun boyundaki şehirleri kendi topraklarına kattı. Sayram da 19. yüzyılın başlarında Hokand Hanlığı’nın eline geçti.

Hokand Hanlığı ve Rus Yönetimi

19. yüzyılın başlarında Hokand Hanlığı, Fergana Vadisi’nden kuzeye doğru genişleyerek Seyhun boyundaki şehirleri ele geçirdi. Sayram, Şımkent, Türkistan ve Evliya Ata (bugünkü Taraz) gibi şehirler, Hokand Hanlığı’nın kuzey sınırını oluşturuyordu. Hokand hanları, bu bölgede kaleler inşa ederek sınırlarını korumaya çalıştı.

Ancak 19. yüzyılın ortalarında Rus İmparatorluğu, kuzeyden güneye doğru hızla ilerliyordu. 1864’te Rus birlikleri, General Mihail Çernyayev komutasında Şımkent’i ve Sayram’ı ele geçirdi. Ertesi yıl, 1865’te Taşkent de Rusların eline geçti. Bu olaylar, Orta Asya’nın Rus yönetimine girmesinin önemli aşamalarıydı.

Rus yönetimi döneminde Sayram, Şımkent’e bağlı bir kasaba hâline geldi. Sovyet döneminde ise kasaba, Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçası oldu. Bu dönemde türbeler ve dinî mekânlar üzerindeki kısıtlamalar, ziyaret geleneklerini de etkiledi; ancak halk, bu gelenekleri büyük ölçüde gizlice sürdürdü. Kazakistan’ın bağımsızlığından sonra türbeler yeniden canlı ziyaret merkezleri hâline geldi ve bugün her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlamaktadır.

Bugünkü Sayram

Bugün Sayram, yaklaşık kırk bin nüfuslu bir kasabadır. Kasabanın nüfusunun büyük çoğunluğu Özbeklerden oluşur. Bu nedenle Sayram, Kazakistan’da Özbek kültürünün ve geleneklerinin en canlı biçimde yaşandığı yerlerden biridir. Kasabanın çarşısında Özbek el sanatları, kıyafetleri ve yemekleri bulunabilir.

Sayram’ın geleneksel mahalleleri, avlulu evleri, dar sokakları ve meyve bahçeleriyle Orta Asya’nın tipik bir kasaba dokusunu korur. Kasabanın halkı, misafirperverliğiyle tanınır ve ziyaretçilere çay ve yemek ikram etmekten büyük keyif alır.

Son yıllarda Sayram’daki tarihî yapılar ve türbeler onarılmış, ziyaretçiler için düzenlemeler yapılmıştır. Kazakistan’ın manevi turizm rotalarında Sayram’ın önemi giderek artmaktadır.

Sayram-Ugam Milli Parkı

Sayram’ı ziyaret edenler, kasabanın doğusundaki Sayram-Ugam Milli Parkı’nı da görebilir. 1996’da kurulan bu milli park, Batı Tanrı Dağları’nın Kazakistan’daki bölümünü kapsar. Parkın en yüksek noktası, yaklaşık 4.200 metre yüksekliğindeki Sayram Zirvesi’dir.

Milli park, zengin bitki ve hayvan çeşitliliğiyle tanınır. İlkbaharda yamaçlar yabani lalelerle, bademlerle ve diğer çiçeklerle kaplanır. Batı Tanrı Dağları, yabani elma, armut ve fındık gibi meyve ağaçlarının doğal yaşam alanlarından biridir. Bu bölgenin bazı meyve ağaçlarının, bugün dünyada yetiştirilen kültür meyvelerinin atalarından olduğu düşünülür.

Parkta dağ keçileri, ayılar, kar leoparları ve çeşitli kuş türleri yaşar. Yürüyüş parkurları, kamp alanları ve köy pansiyonları, ziyaretçilerin parkın doğasını keşfetmesine imkân verir. Sayram’ın tarihî mirası ile milli parkın doğal güzelliklerini birlikte görmek, bölgeye yapılacak bir gezinin en keyifli yollarından biridir.

Şımkent Kalesi

Sayram’ı ziyaret edenler, yakındaki Şımkent şehrinin tarihî kalesini de görebilir. Şımkent, bugün Kazakistan’ın üçüncü büyük şehridir; ancak şehrin tarihi de orta çağa uzanır. Şehrin merkezinde, eski Şımkent’in kalesinin bulunduğu bir höyük yer alır. Bu höyükte yapılan kazılar, şehrin en az orta çağdan beri yerleşim gördüğünü göstermiştir.

Şımkent kalesi, 19. yüzyılda Hokand Hanlığı’nın önemli bir kalesiydi. 1864’te Rus birlikleri tarafından ele geçirildi. Son yıllarda kalenin bulunduğu alan bir arkeoloji parkı olarak düzenlenmiş ve kalenin surlarının bir kısmı yeniden inşa edilmiştir. Bu park, Şımkent’in tarihini anlatan önemli bir açık hava müzesi hâline gelmiştir.

Yakındaki Şımkent kalesi

Ziyaret Gelenekleri

Sayram’daki türbeler, bugün de canlı bir ziyaret geleneğinin parçasıdır. Ziyaretçiler, türbelere girmeden önce ellerini yıkar, türbenin kapısında durarak dua eder ve içeri girer. Türbenin içinde, mezarın başında Kur’an okunur, dualar edilir ve dilekler dile getirilir.

Karaşaş Ana Türbesi’nde, özellikle kadın ziyaretçiler çocuk sahibi olmak, çocuklarının sağlığı ya da ailelerinin huzuru için dua eder. Bazı ziyaretçiler, türbenin çevresindeki ağaçlara bez parçaları bağlar; bu gelenek, Orta Asya ve Anadolu’da yaygın olan ve kökleri İslam öncesi dönemlere uzanan bir uygulamadır. Anadolu’daki türbelerde de benzer geleneklere rastlanması, bu kültürel ortaklığın derinliğini gösterir.

Türbelerde zaman zaman kurban kesilir ve yemek dağıtılır. Bu yemekler, ziyaretçiler ve ihtiyaç sahipleri arasında paylaştırılır. Bu tür paylaşım gelenekleri, türbelerin yalnızca dinî değil, aynı zamanda sosyal dayanışma mekânları olduğunu gösterir.

Ziyaretçilerin bu geleneklere saygı göstermesi, türbelerin manevi atmosferinin korunması için önemlidir. Fotoğraf çekmeden önce izin istemek, dua edenleri rahatsız etmemek ve uygun kıyafetler giymek, temel nezaket kurallarıdır.

Sayram’ın Mutfağı ve Çarşısı

Sayram, Özbek nüfusunun yoğun olduğu bir kasaba olduğu için, mutfağı da büyük ölçüde Özbek mutfağının özelliklerini taşır. Kasabanın en ünlü yemeği, elbette pilavdır. Sayram pilavı, büyük kazanlarda, havuç, soğan, et ve pirinçle hazırlanır. Bayramlarda ve özel günlerde, kasabanın çeşitli yerlerinde büyük kazanlarda pilav pişirilir ve misafirlere ikram edilir.

Sayram’ın çarşısında taze tandır ekmeği, samsa, lagman, şaşlık ve çeşitli tatlılar bulunabilir. Bölgenin verimli toprakları, kavun, karpuz, üzüm ve kayısı gibi meyvelerin bol olmasını sağlar. Yaz ve sonbahar aylarında çarşı, renkli meyve ve sebze tezgâhlarıyla canlanır.

Sayram’da ayrıca geleneksel Özbek el sanatları da yaşatılmaktadır. İşlemeli kumaşlar, nakışlı takkeler (doppi), seramikler ve ahşap oymalar, kasabanın çarşısında bulunabilecek ürünler arasındadır. Bu el sanatları, ziyaretçiler için güzel hatıralar olabilir.

Sayram’da Gezinti Rotası

Sayram’daki tarihî yapılar, kasabanın farklı bölgelerine dağılmıştır; ancak birbirlerine yakındır ve bir günde rahatça gezilebilir. Gezintiye kasabanın merkezindeki ulu camiden başlamak iyi bir seçimdir. Caminin çevresindeki çarşıda kısa bir yürüyüş yapmak, kasabanın canlı atmosferini hissetmek için idealdir.

Ardından İbrahim Ata Türbesi’ne gidilir. Türbenin avlusunda ve çevresindeki mezarlıkta dolaşmak, Sayram’ın manevi geleneğini anlamak için önemlidir. Buradan Karaşaş Ana Türbesi’ne geçilir. İki türbe arasındaki yol, kasabanın geleneksel mahallelerinden geçer.

Daha sonra Abdülaziz Baba Türbesi, Mirali Baba Türbesi ve minarenin kalıntıları ziyaret edilebilir. Eski şehrin iç kalesinin bulunduğu höyüğe çıkarak kasabanın ve çevresindeki vadinin manzarası izlenebilir. Bütün bu yerleri gezmek için yarım gün ya da bir tam gün ayırmak önerilir.

Kazakistan’da Bir Özbek Kasabası

Sayram’ın bugünkü kimliğinin önemli bir yönü, Kazakistan içinde bir Özbek kasabası olmasıdır. Bu durum, Orta Asya’nın tarihî yapısının bir yansımasıdır. Yüzyıllar boyunca Seyhun boyundaki şehirlerde, yerleşik Türk halkları, yani bugünkü Özbeklerin ataları, tarım ve ticaretle uğraşırken, çevredeki bozkırlarda göçebe Kazak boyları yaşıyordu. Bu iki halk, şehirlerde ve pazarlarda sürekli etkileşim içindeydi.

Sovyet döneminde çizilen sınırlar, bu karma nüfus yapısını farklı cumhuriyetler arasında böldü. Sayram gibi kasabalar, Özbek nüfuslu olmalarına rağmen Kazakistan sınırları içinde kaldı. Bugün Sayram, iki halkın kültürel bağlarının canlı bir örneğidir. Kasabada Özbekçe ve Kazakça birlikte konuşulur, iki halkın gelenekleri iç içe yaşar.

Sayram’ı Neden Görmeli?

Sayram, Kazakistan’ın en eski şehirlerinden biri olarak, bin yılı aşkın bir tarihin katmanlarını barındırır. Burada, Samanoğulları’nın sınır kalesinden Karahanlıların ticaret merkezine, Yesevî’nin doğduğu kasabadan bugünkü canlı Özbek kasabasına uzanan uzun bir hikâyeyi bir arada görmek mümkündür.

Türk dünyası açısından Sayram’ın özel bir anlamı vardır. Hoca Ahmed Yesevî’nin doğduğu yer olarak kabul edilen bu kasaba, Türk tasavvuf geleneğinin köklerine dokunmak isteyenler için önemli bir duraktır. İbrahim Ata ve Karaşaş Ana türbeleri, Yesevî’nin aile hatırasını yaşatan mekânlardır.

Son olarak Sayram, Orta Asya’nın çok kültürlü yapısını yakından görmek için de güzel bir yerdir. Kazakistan’da bir Özbek kasabası olarak Sayram, bölgenin halklarının yüzyıllardır bir arada yaşadığını ve ortak bir kültürel mirası paylaştığını hatırlatır.

Ziyaret Bilgileri ve Konum

Koordinatlar: 42.3000° K, 69.7700° D (yaklaşık)

Harita: Sayram’ı Google Haritalar’da aç

Ulaşım: Sayram’a Şımkent’ten minibüs ya da taksiyle kısa sürede ulaşılır. Şımkent’e Almatı, Astana ve Taşkent’ten uçak, tren ya da otobüsle gidilebilir.

Giriş: Türbelerin ziyareti genellikle ücretsizdir; bağış kutularına katkıda bulunmak yaygın bir gelenektir.

En iyi zaman: İlkbahar ve sonbahar en uygun mevsimlerdir. İlkbaharda Sayram-Ugam Milli Parkı’nın yeşil yamaçları ayrıca görülmeye değer.

Öneriler: Türbeleri ziyaret ederken kıyafetinize dikkat edin. Sayram’ı, Arslan Baba Türbesi, Otrar ve Türkistan ile birlikte iki ya da üç günlük bir Yesevî rotası olarak planlayabilirsiniz.

Sayram’ı bir günlük bir geziyle ziyaret etmek mümkün olsa da, Şımkent’te birkaç gün kalarak bölgeyi daha ayrıntılı keşfetmek önerilir. Şımkent, Kazakistan’ın en canlı şehirlerinden biridir ve iyi bir otel, restoran ve ulaşım altyapısına sahiptir. Buradan Sayram, Arslan Baba, Otrar, Türkistan ve Sayram-Ugam Milli Parkı’na günübirlik geziler düzenlemek kolaydır. Bu şekilde planlanan birkaç günlük bir rota, Seyhun boyunun tarihî ve manevi mirasını bütün yönleriyle tanımak için ideal bir fırsat sunar ve Yesevî’nin hayatının izlerini adım adım takip etmenizi sağlar.

Video

Sayram'da bir türbe
Karaşaş Ana Türbesi kubbesi

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

  • Türkistan: Hoca Ahmed Yesevî Türbesi ve kalesi.
  • Otrar: Arslan Baba Türbesi’nin yakınındaki kale şehri.
  • Sauran: Ak Orda’nın başkenti.
  • Burana ve Balasagun: Karahanlı başkentinin minaresi.
  • Özgen: Karahanlıların Fergana başkenti.
  • Taş Rabat: Tanrı Dağları’nda İpek Yolu’nun taş sığınağı.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir