Hulbuk: Huttal Emirlerinin Sarayı ve Kızılsu Vadisinin Kalesi

Tacikistan’ın güneyinde, Hatlon vilayetinde, Külab şehrinin yakınında, Kızılsu nehrinin vadisinde yükselen bir tepenin üzerinde kerpiç surlarla çevrili bir kale durur. Bu kale Hulbuk’tur. Hulbuk, 9. ile 12. yüzyıllar arasında Huttal adıyla bilinen tarihî bölgenin başkentiydi. Kalede yapılan kazılarda ortaya çıkarılan sarayın oyma alçı süslemeleri, duvar resimleri ve zengin buluntuları, Orta Asya’nın erken İslam dönemi saray sanatının en önemli örnekleri arasında yer alır. Bugün kalenin surları kısmen yeniden inşa edilmiş ve alan, ziyaretçiler için bir açık hava müzesine dönüştürülmüştür.

Orta Asya kaleleri serimizde Tacikistan’dan daha önce Hisar Kalesi‘ni ve Pencikent‘i anlatmıştık. Hulbuk, bu iki yerin güneydoğusunda, Amuderya’nın kollarından Pencab’a yakın bir bölgede yer alır. Bu yazıda Huttal’ın tarihini, Hulbuk’un kalesini ve sarayını, süslemelerini, kazılarını, yeniden inşa sürecini ve ziyaret bilgilerini ayrıntılı biçimde ele alacağız.

Hulbuk Kalesi

Hatlon ve Kızılsu Vadisi

Hulbuk, Tacikistan’ın Hatlon vilayetinde, Vose ilçesinde, Külab şehrinin yaklaşık on beş ila yirmi kilometre batısında yer alır. Kale, Kızılsu (Kyzylsu) nehrinin oluşturduğu verimli vadide, nehrin yakınındaki bir tepenin üzerine kurulmuştur. Kızılsu, Pencab nehrine dökülen önemli bir akarsudur ve Pencab da Vahş ile birleşerek Amuderya’yı oluşturur.

Hatlon bölgesi, Tacikistan’ın güneyinde, Afganistan sınırına yakın, alçak tepelerden ve geniş vadilerden oluşan bir bölgedir. Bölge, sıcak iklimi ve verimli topraklarıyla bilinir. Pamuk, tahıl, meyve ve sebze üretimi bölgenin başlıca geçim kaynaklarıdır. Hatlon’un güneyindeki dağlar, Afganistan’ın Badahşan ve Tahar bölgelerine uzanır.

Hulbuk’un konumu, tarih boyunca stratejik bir önem taşımıştır. Kızılsu vadisi, Hatlon’u kuzeydeki Hisar vadisine ve güneydeki Amuderya kıyılarına bağlayan yollar üzerindeydi. Bu yollar, aynı zamanda Badahşan’ın değerli taşlarının, özellikle lal (spinel) ve lapis lazulinin taşındığı ticaret yollarıydı. Huttal, bu ticaretten önemli kazançlar sağlıyordu.

Bugün Hulbuk’un tepesinden bakıldığında, Kızılsu vadisinin yeşil tarlaları, uzakta tepeler ve dağlar görülür. Bu manzara, Huttal emirlerinin neden bu noktayı başkent olarak seçtiğini anlamaya yardımcı olur: verimli topraklar, bol su ve korunaklı bir konum.

Huttal: Unutulmuş Bir Bölge

Huttal, orta çağ kaynaklarında Huttalan ya da Hatlan adlarıyla da anılır. Bugünkü Hatlon vilayetinin adı da bu tarihî isimden gelir. Huttal, Amuderya’nın kuzeyinde, Vahş ile Pencab nehirleri arasında uzanan bölgeye verilen addı. Orta çağ coğrafyacıları, Huttal’ı Maveraünnehir’in en doğudaki bölgelerinden biri olarak tanımlar.

Huttal, orta çağda özellikle atlarıyla ünlüydü. Arap ve Fars kaynaklarında “Huttalî atları” övgüyle anılır. Bu atlar, dayanıklılıkları ve hızlarıyla tanınıyordu ve İslam dünyasının farklı bölgelerine ihraç ediliyordu. Huttal’ın dağlık arazisi ve zengin otlakları, at yetiştiriciliği için ideal koşullar sağlıyordu.

Huttal’ın tarihi, büyük şehirlerin tarihine göre çok daha az bilinir. Bunun nedeni, bölgenin büyük imparatorlukların merkezlerinden uzakta kalması ve kaynaklarda daha az yer almasıdır. Ancak Hulbuk’ta yapılan kazılar, bu “unutulmuş” bölgenin ne kadar zengin ve gelişmiş bir kültüre sahip olduğunu ortaya koymuştur.

Hulbuk antik kenti

Badahşan Lali ve Lapis Lazuli Yolu

Huttal’ın zenginliğinin önemli kaynaklarından biri, güneydeki Badahşan bölgesinden gelen değerli taşların ticaretiydi. Badahşan, antik çağdan beri iki değerli taşıyla ünlüydü: lal ve lapis lazuli. Lal, orta çağ kaynaklarında “Badahşan lali” adıyla anılan, kırmızı renkli değerli bir taştır; bugün mineralojide spinel olarak bilinir. Orta çağda bu taş, yakutla karıştırılır ve son derece değerli kabul edilirdi.

Lapis lazuli ise koyu mavi renkli bir taştır ve antik çağdan beri süs eşyalarında ve boya yapımında kullanılmıştır. Badahşan’daki Sar-i Sang madenleri, dünyanın en eski ve en ünlü lapis lazuli kaynaklarıdır. Bu madenlerden çıkarılan lapis lazuli, Mısır firavunlarının mezarlarına, Mezopotamya tapınaklarına ve sonraki dönemlerde Avrupa’daki Rönesans tablolarına kadar ulaşmıştır. Pencikent’in duvar resimlerindeki lacivert boyanın da büyük olasılıkla bu kaynaktan geldiği düşünülür.

Badahşan’dan çıkan bu değerli taşlar, Huttal üzerinden kuzeye, Maveraünnehir’e ve oradan İslam dünyasının diğer bölgelerine taşınıyordu. Huttal emirleri, bu ticaretten vergi alarak büyük kazançlar sağlıyordu. Hulbuk sarayının zenginliği, bu ticaretle doğrudan ilişkilidir.

Orta çağ kaynakları, Huttal’da ayrıca gümüş ve altın madenlerinin bulunduğunu da kaydeder. Bu madenler, bölgenin ekonomik gücünü artırıyor ve Huttal emirlerinin bağımsız bir siyaset izlemesine imkân veriyordu.

İslam Öncesi Huttal

Huttal bölgesinde yerleşimin çok eskilere uzandığı bilinir. Antik çağda bölge, Baktriya’nın kuzey kesiminin bir parçasıydı. Kuşan döneminde Huttal, Kuşan İmparatorluğu’nun topraklarına dahil oldu ve bu dönemde bölgede Budizm yayıldı. Hatlon vilayetinde bulunan Acina Tepe Budist manastırı, bu dönemin en önemli kalıntılarından biridir.

Acina Tepe, 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenen bir Budist manastırıdır ve 1960’larda yapılan kazılarda burada yaklaşık on üç metre uzunluğunda yatar bir Buda heykeli bulunmuştur. Bu heykel, Orta Asya’da bulunan en büyük Buda heykellerinden biri olarak kabul edilir ve bugün Duşanbe’deki Ulusal Antikalar Müzesi’nde sergilenmektedir. Acina Tepe, Hulbuk’un batısında, Vahş vadisinde yer alır.

Erken orta çağda Huttal, Göktürk Kağanlığı’nın ve ardından yerel Türk ve İrani hanedanların yönetimi altında kaldı. Çin kaynakları, 7. ve 8. yüzyıllarda Huttal’ın kendi hükümdarlarına sahip bir krallık olduğunu kaydeder. Bu hükümdarların bir kısmının Türk kökenli olduğu düşünülür. Huttal hükümdarları, Arap fetihlerine karşı uzun süre direndi.

8. yüzyılda Huttal, Araplara karşı yapılan mücadelelerde önemli bir rol oynadı. Huttal hükümdarı, Türgiş kağanıyla ittifak yaparak Arap ordularına karşı savaştı. Bu mücadeleler, Maveraünnehir’in İslamlaşma sürecinin ne kadar uzun ve çetin olduğunu gösterir.

Huttalî Atları

Huttal’ın orta çağdaki en ünlü ürünü, atlarıydı. Arap ve Fars kaynaklarında “Huttalî” adıyla anılan bu atlar, İslam dünyasının en değerli at cinsleri arasında sayılırdı. Huttalî atları, dağlık arazide yetişmiş olmaları nedeniyle dayanıklı, çevik ve güçlüydü. Bu atlar, özellikle askerî amaçlarla kullanılıyordu.

Abbasi halifeleri ve diğer İslam hükümdarları, Huttal’dan at satın alır ya da vergi olarak at alırdı. Huttal’dan gönderilen atlar, Bağdat’taki saray ahırlarında özel bir yere sahipti. Bazı kaynaklar, Huttal’ın her yıl belirli sayıda atı vergi olarak gönderdiğini kaydeder.

Huttal’ın at yetiştirme geleneği, Orta Asya’nın genel at kültürünün bir parçasıdır. Fergana’nın “kan terleyen atları”, Türkmenistan’ın Ahal Teke atları ve Kırgızistan’ın dağ atları, bu bölgenin at yetiştiriciliğindeki uzun geleneğinin farklı örnekleridir. Bugün de Hatlon’da at yetiştiriciliği devam etmekte ve geleneksel at oyunları, özellikle buzkaşi, bölgenin en sevilen etkinlikleri arasında yer almaktadır.

Acina Tepe ve Huttal’ın Budist Geçmişi

Hulbuk’un yakınlarında, Vahş vadisinde yer alan Acina Tepe, Huttal’ın İslam öncesi tarihinin en önemli tanıklarından biridir. Acina Tepe, “Cinli Tepe” anlamına gelir; yerel halk, bu tepenin cinler tarafından korunduğuna inanırdı. 1960’larda Sovyet arkeolog Boris Litvinski önderliğinde yapılan kazılarda, burada 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenen bir Budist manastırı ortaya çıkarıldı.

Manastır, iki bölümden oluşuyordu: bir yanda keşişlerin yaşadığı hücrelerin ve toplantı salonlarının bulunduğu manastır kısmı, diğer yanda bir stupa ve tapınakların bulunduğu ibadet kısmı. Manastırın duvarları resimlerle, nişleri ise kil heykellerle süslüydü.

Acina Tepe’nin en ünlü buluntusu, yaklaşık on üç metre uzunluğundaki yatar Buda heykelidir. Bu heykel, Buda’nın nirvanaya ulaşmasını, yani ölüm anını tasvir eder. Heykel, kilden yapılmış ve boyanmıştır. Kazılardan sonra heykel parçalara ayrılarak Duşanbe’ye taşındı ve uzun bir restorasyon sürecinden sonra Ulusal Antikalar Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. Bugün bu heykel, Orta Asya’da bulunan en büyük Buda heykellerinden biri olarak kabul edilir.

Acina Tepe ve Hulbuk, Huttal’ın tarihindeki iki farklı dönemi temsil eder: Budist dönem ve İslam dönemi. Bu iki alanı birlikte görmek, bölgenin birkaç yüzyıl içinde nasıl köklü bir dinî ve kültürel dönüşüm geçirdiğini anlamak için önemlidir. Ancak Acina Tepe’nin kalıntıları bugün büyük ölçüde aşınmıştır ve yerinde görülebilecek pek az şey kalmıştır; buluntuları görmek için Duşanbe’deki müzeye gitmek gerekir.

İslam Dönemi ve Huttal Emirleri

9. yüzyılda Huttal, Samanoğulları’nın etkisi altına girdi; ancak bölge, yerel emirler tarafından yönetilmeye devam etti. Bu emirler, Samanoğulları’na bağlı olmakla birlikte, geniş bir özerkliğe sahipti. Kaynaklarda Huttal emirlerinin Banicur hanedanından geldiği belirtilir. Bu hanedan, aynı zamanda Huttal’ın komşusu olan Çaganiyan’da da hüküm sürüyordu.

Huttal emirleri, Hulbuk’u başkent olarak kullandı. 10. yüzyılın coğrafyacısı Makdisî, Hulbuk’u Huttal’ın en büyük şehri ve emirin ikamet ettiği yer olarak tanımlar. Makdisî’ye göre Hulbuk, camileri, çarşıları ve bahçeleriyle müreffeh bir şehirdi.

11. ve 12. yüzyıllarda Huttal, Gazneliler, Selçuklular ve Karahanlılar gibi büyük devletlerin rekabet alanı oldu. Bu dönemde bölge farklı devletler arasında el değiştirdi; ancak Hulbuk, önemli bir merkez olarak kalmaya devam etti. Hulbuk sarayının en parlak dönemi, bu yüzyıllara denk gelir.

13. yüzyılın başında Moğol istilası, Huttal’ı da etkiledi. Hulbuk’un bu dönemde büyük ölçüde yıkıldığı ve sonra terk edildiği düşünülür. Moğol sonrası dönemde Huttal’ın merkezi, Külab’a kaydı. Hulbuk ise yüzyıllar boyunca bir toprak tepesi olarak kaldı.

Hulbuk kale surları

Banicurlar ve Çaganiyan

Huttal emirlerinin ait olduğu hanedan, kaynaklarda Banicurlar ya da Ebû Dâvûdîler olarak geçer. Bu hanedan, 9. ve 10. yüzyıllarda Amuderya’nın kuzeyindeki bölgelerde, özellikle Huttal ve komşu Çaganiyan’da hüküm sürdü. Çaganiyan, bugünkü Özbekistan’ın Surhanderya vilayetine karşılık gelen bölgedir.

Banicurlar, Samanoğulları’na bağlı yerel hanedanlar olarak, kendi bölgelerinde geniş bir özerkliğe sahipti. Bu hanedanın bazı üyelerinin, Afganistan’daki Belh ve Bamyan bölgelerinde de hüküm sürdüğü bilinir. Hanedanın bu geniş coğrafyaya yayılması, onların Amuderya’nın iki yakasında etkili bir güç olduğunu gösterir.

Banicurların kökeni tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar, onların yerel İrani bir aileden geldiğini, bazıları ise Türk kökenli olabileceklerini öne sürer. Hanedanın Samanoğulları ile yakın ilişkileri ve İslam kültürüne bağlılığı, Hulbuk sarayının süslemelerinde de yansımasını bulur.

Daha önce anlattığımız Kampır Tepe ve Termez, Çaganiyan’ın güney sınırına yakın bir bölgede yer alır. Bu nedenle Hulbuk ile Termez arasında tarih boyunca yakın ilişkiler olmuştur. Termez’deki orta çağ saray kalıntılarında görülen oyma alçı süslemeler, Hulbuk’taki süslemelerle benzerlikler taşır.

Gazneliler, Selçuklular ve Huttal

10. yüzyılın sonunda Samanoğulları Devleti’nin yıkılmasıyla Huttal, yeni büyük güçlerin rekabet alanı hâline geldi. Güneyden Gazneliler, kuzeyden Karahanlılar, bölgeyi kendi topraklarına katmak için mücadele etti. Gazneli Mahmud döneminde Huttal, bir süre Gazneli hâkimiyeti altına girdi. Gazneli kaynaklarında, Huttal emirlerinin Gazne sarayına hediyeler gönderdiği ve Gazneli seferlerine katıldığı kaydedilir.

11. yüzyılın ortalarında Selçukluların yükselişiyle bölgenin siyasi dengeleri yeniden değişti. Selçuklular, Gaznelileri Horasan’dan çıkardıktan sonra Amuderya’nın kuzeyindeki bölgelere de ilgi gösterdi. Huttal, bu dönemde zaman zaman Selçuklu, zaman zaman Karahanlı etkisi altında kaldı.

Bu karmaşık siyasi ortama rağmen, Hulbuk’un bu dönemde önemli bir kültür merkezi olarak varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Sarayın en görkemli süslemelerinin 11. ve 12. yüzyıllara ait olduğu düşünülür. Bu durum, Huttal emirlerinin büyük devletler arasında denge siyaseti izleyerek kendi zenginliklerini ve kültürel faaliyetlerini sürdürebildiğini gösterir.

12. yüzyılın ortalarında Karahitayların bölgeye gelişi ve ardından Harezmşahların yükselişi, Huttal’ı yeniden etkiledi. 13. yüzyılın başında ise Moğol istilası, Huttal’ın orta çağdaki parlak dönemini sona erdirdi.

Makdisî’nin Gözünden Huttal

10. yüzyılın ünlü coğrafyacısı Makdisî (el-Mukaddesî), “Ahsenü’t-Tekâsîm fî Ma’rifeti’l-Ekâlîm” adlı eserinde İslam dünyasının bölgelerini ayrıntılı biçimde anlatır. Makdisî, Huttal’ı da eserinde tanıtır ve Hulbuk’tan bölgenin merkezi olarak söz eder.

Makdisî’nin anlatımına göre Huttal, verimli toprakları, bol suyu ve zengin ürünleriyle müreffeh bir bölgedir. Bölgenin şehirleri, camileri ve çarşılarıyla canlıdır. Makdisî, Huttal’ın atlarını, madenlerini ve tarım ürünlerini de anar.

Orta çağ coğrafyacılarının eserleri, Hulbuk gibi bugün büyük ölçüde unutulmuş şehirlerin tarihini anlamak için vazgeçilmez kaynaklardır. Bu eserler, arkeolojik buluntularla birlikte değerlendirildiğinde, orta çağ Orta Asya’sının şehir hayatına dair canlı bir tablo ortaya çıkar.

Hulbuk Kalesi ve Şehir

Orta çağ Hulbuk’u, bir kale ve onun çevresine yayılan bir şehirden oluşuyordu. Kale, şehrin en yüksek noktasında, yaklaşık 6 hektarlık bir alanı kaplayan bir tepenin üzerinde yer alıyordu. Kalenin çevresi, kalın kerpiç surlar ve kulelerle çevriliydi. Kalenin içinde emirin sarayı, yönetim binaları ve diğer önemli yapılar bulunuyordu.

Kalenin çevresindeki şehir ise çok daha geniş bir alana yayılıyordu. Arkeolojik araştırmalar, şehrin yaklaşık 70 hektarlık bir alanı kapladığını göstermiştir. Şehirde konutlar, çarşılar, camiler, hamamlar ve atölyeler bulunuyordu. Şehrin çevresinde ise bahçeler ve tarlalar uzanıyordu.

Hulbuk’un su ihtiyacı, Kızılsu nehrinden açılan kanallarla karşılanıyordu. Kazılarda, şehrin farklı bölgelerine su taşıyan pişmiş toprak boruların ve kanalların izleri bulunmuştur. Sarayda ve hamamlarda gelişmiş su ve ısıtma sistemlerinin varlığı, Hulbuk’un ileri bir şehir altyapısına sahip olduğunu gösterir.

Kalenin surları, orta çağ Orta Asya kale mimarisinin tipik özelliklerini taşır. Surlar, kerpiç ve pahsa adı verilen sıkıştırılmış toprakla inşa edilmiş, düzenli aralıklarla kulelerle güçlendirilmişti. Kalenin girişi, dolambaçlı bir kapı düzeniyle korunuyordu.

Hulbuk Sarayı

Hulbuk kalesinin en önemli yapısı, Huttal emirlerinin sarayıdır. Saray, kalenin güney kesiminde yer alıyordu ve kazılarla büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Sarayın planı, merkezi bir avlu etrafında düzenlenmiş çok sayıda oda, salon ve koridordan oluşur. Bu düzen, Orta Asya ve İran saray mimarisinin tipik bir özelliğidir.

Sarayın avlusunun dört tarafında, eyvan adı verilen, bir tarafı avluya açık büyük tonozlu salonlar bulunuyordu. Eyvanlar, sarayın tören ve kabul mekânlarıydı. Bu dört eyvanlı avlu planı, İslam mimarisinde, özellikle medreselerde ve camilerde de yaygın olarak kullanılmıştır. Hulbuk sarayı, bu planın erken örneklerinden biri olarak değerlendirilir.

Sarayın odalarının bir kısmı, emirin ve ailesinin özel yaşam alanları, bir kısmı ise hizmet ve depo alanlarıydı. Sarayda ayrıca bir hamam da bulunuyordu. Hamamın ısıtma sistemi, zemin altından geçen sıcak hava kanallarıyla çalışıyordu. Bu sistem, Roma hamamlarındaki hipokaust sistemine benzer.

Sarayın zeminleri, pişmiş tuğla ve bazı bölümlerde süslü karolarla kaplıydı. Kazılarda, geometrik desenlerle düzenlenmiş tuğla zeminler ortaya çıkarılmıştır. Bu zeminler, sarayın ne kadar özenle inşa edildiğini gösterir.

Hulbuk güney sarayı

Samarra’dan Hulbuk’a: Bir Üslubun Yolculuğu

Hulbuk’un oyma alçı süslemelerini anlamak için, İslam sanatında alçı süslemenin gelişimine kısaca bakmak gerekir. 9. yüzyılda Abbasi halifeleri, Bağdat’ın kuzeyinde Samarra adlı yeni bir başkent kurdu. Samarra’daki saraylar ve evler, duvarlarını kaplayan oyma alçı panolarla süslenmişti. Arkeologlar, bu süslemeleri üç farklı üsluba ayırır ve bunlardan biri, “eğik kesim” adı verilen, yüzeylerin eğimli kesilerek soyut ve akıcı desenler oluşturduğu bir üsluptur.

Samarra üslubu, kısa sürede İslam dünyasının geniş bir bölgesine yayıldı. Mısır’dan İran’a, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar pek çok yerde bu üslubun etkileri görülür. Orta Asya’da ise bu üslup, yerel geleneklerle birleşerek kendine özgü bir biçim kazandı.

Hulbuk’taki alçı süslemeler, Samarra üslubunun Orta Asya’daki yorumlarından biridir. Ancak Hulbuk ustaları, bu üslubu kendi zevklerine ve yerel geleneklere göre yeniden şekillendirmiştir. Hulbuk süslemelerinde, Samarra’nın soyut desenleri yanında daha belirgin bitkisel motifler ve geometrik kompozisyonlar görülür. Bu durum, Orta Asya’nın İslam sanatına özgün bir katkı yaptığını gösterir.

Oyma Alçı ve Duvar Resimleri

Hulbuk sarayını ünlü yapan, duvarlarını süsleyen oyma alçı (ganç) panolar ve duvar resimleridir. Oyma alçı, yaş alçının üzerine desenler oyularak yapılan bir süsleme tekniğidir. Hulbuk’ta bulunan alçı panolarda, geometrik desenler, bitkisel motifler, kıvrımlı dallar ve kaligrafik yazılar yer alır. Bu panolar, son derece ince bir işçilikle hazırlanmıştır.

Hulbuk’un oyma alçı süslemeleri, Abbasi dönemi Samarra üslubundan etkiler taşır. Samarra, 9. yüzyılda Abbasi halifelerinin başkentiydi ve burada geliştirilen alçı süsleme üslubu, İslam dünyasının geniş bir bölgesine yayılmıştı. Hulbuk’taki süslemeler, bu üslubun Orta Asya’daki yerel yorumunu yansıtır. Benzer süslemeler, Afrasiyab’daki Samanoğulları dönemi yapılarda ve Termez’deki saray kalıntılarında da görülür.

Sarayın duvarlarında ayrıca resimler de bulunuyordu. Bu resimlerin bir kısmı, insan figürlerini ve hayvanları tasvir eder. Bir resim parçasında, müzisyenler ya da saray görevlileri olduğu düşünülen figürler yer alır. İslam döneminde saray resimlerinde insan figürlerinin kullanılması, saray sanatının dinî mimariye göre daha serbest olduğunu gösterir.

Hulbuk’tan çıkarılan alçı panoların ve resim parçalarının önemli bir kısmı, bugün Duşanbe’deki Ulusal Antikalar Müzesi’nde ve Hulbuk’taki yerel müzede sergilenmektedir. Bu eserler, Orta Asya’nın erken İslam dönemi saray sanatının en değerli örnekleri arasında yer alır.

Hulbuk saray zemini

Hulbuk’ta Gündelik Hayat

Hulbuk kazılarında bulunan buluntular, orta çağda bu şehirde yaşayan insanların gündelik hayatı hakkında zengin bilgiler sunar. Seramikler, buluntuların en büyük grubunu oluşturur. Sırlı ve sırsız kaplar, tabaklar, kâseler, testiler ve depolama küpleri, şehrin farklı bölgelerinde bulunmuştur. Sırlı seramiklerin bir kısmı, Samanoğulları döneminin ünlü kaligrafik seramiklerine benzer.

Cam eşyalar da Hulbuk’ta önemli bir buluntu grubudur. Cam kaplar, şişeler ve süs eşyaları, şehirde gelişmiş bir cam kültürünün olduğunu gösterir. Bu cam eşyaların bir kısmı yerel üretim, bir kısmı ise İran ya da Irak’tan getirilmiş olabilir.

Metal eşyalar arasında bronz lambalar, kaplar, aynalar ve takılar bulunur. Ayrıca demir aletler ve silahlar da ele geçmiştir. Sikkeler ise Hulbuk’un ticari ilişkilerini ve siyasi bağlantılarını anlamak için önemli bir kaynaktır. Samanoğulları, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklulara ait sikkeler, şehrin farklı dönemlerde farklı devletlerle bağlantılı olduğunu gösterir.

Dört Eyvanlı Planın Önemi

Hulbuk sarayının dört eyvanlı avlu planı, İslam mimarisi tarihinde özel bir öneme sahiptir. Eyvan, bir tarafı tamamen açık, tonozla örtülü büyük bir salondur. Bu mimari unsurun kökenleri, İslam öncesi İran mimarisine, özellikle Part ve Sasani dönemlerine uzanır. Daha önce anlattığımız Nisa’daki Part yapıları ve Sasani saraylarında eyvanın erken örnekleri görülür.

İslam döneminde eyvan, cami ve medrese mimarisinin temel unsurlarından biri hâline geldi. Özellikle Selçuklu döneminde, dört eyvanlı avlu planı İran’daki büyük camilerde ve medreselerde standart bir düzen olarak yerleşti. İsfahan Cuma Camii, bu planın en ünlü örneklerinden biridir. Anadolu’daki Selçuklu medreseleri de bu geleneğin bir devamıdır.

Hulbuk sarayının dört eyvanlı planı, bu mimari geleneğin saray yapılarındaki erken bir örneği olarak önemlidir. Bazı araştırmacılar, Orta Asya’daki saray ve konut mimarisinde gelişen bu planın, daha sonra dinî yapılara da aktarıldığını öne sürer. Bu açıdan Hulbuk, İslam mimarisinin gelişiminde önemli bir halkayı temsil eder. Konya ve Kayseri’deki Selçuklu medreselerini ziyaret etmiş bir Türk okuyucu, Hulbuk sarayının planında tanıdık bir düzen fark edecektir.

Kazılar ve Buluntular

Hulbuk’taki arkeolojik çalışmalar, 1950’lerde başladı. Sovyet dönemi Tacik arkeologları, kalenin ve sarayın kalıntılarını sistematik biçimde kazdı. Kazıların en önemli isimlerinden biri, Tacik arkeolog Ezozkhon Gulyamova’dır. Gulyamova, onlarca yıl boyunca Hulbuk’ta çalıştı ve sarayın planını, süslemelerini ve buluntularını ayrıntılı biçimde belgeledi.

Kazılar, sarayın büyük bölümünü ortaya çıkardı. Oyma alçı panolar, duvar resimleri, seramikler, cam eşyalar ve diğer buluntular, Hulbuk’un orta çağ Orta Asya’sının önemli bir saray merkezi olduğunu kanıtladı. Bu buluntular, Huttal emirlerinin zenginliğini ve kültürel düzeyini gözler önüne serdi.

Kazılar ayrıca, Hulbuk’un tarihindeki farklı dönemleri de ortaya koydu. Sarayın birkaç kez yeniden inşa edildiği ve genişletildiği anlaşıldı. En eski yapı katmanları 9. yüzyıla, en geç katmanlar ise 12. yüzyıla ve 13. yüzyılın başına tarihlenir.

Yeniden İnşa ve Müze

2000’li yıllarda Tacikistan hükümeti, Külab şehrinin kuruluş yıl dönümü kutlamaları çerçevesinde Hulbuk kalesinin yeniden inşa edilmesine karar verdi. Bu proje kapsamında kalenin surlarının ve kulelerinin bir bölümü, orijinal temeller üzerine yeniden inşa edildi. Kalenin girişine büyük bir kapı yapıldı ve kalenin içinde bir müze açıldı.

Bu yeniden inşa, Hulbuk’u ziyaretçiler için daha etkileyici ve anlaşılır bir yer hâline getirdi. Ziyaretçiler, yeniden inşa edilen surlar sayesinde kalenin bir zamanlar nasıl göründüğünü daha kolay hayal edebilir. Ancak bu tür kapsamlı yeniden inşa projeleri, özgün dokunun korunması açısından tartışmalıdır. Uzmanların bir kısmı, yeniden inşanın orijinal kalıntıları gölgede bıraktığını ve tarihî doğruluk açısından bazı sorunlar içerdiğini belirtir. Ziyaretçilerin, gördükleri surların büyük bölümünün modern bir yeniden inşa olduğunu bilmesi önemlidir.

Kalenin içindeki müzede, Hulbuk kazılarından çıkan buluntuların bir kısmı sergilenir. Oyma alçı panolar, seramikler, cam eşyalar ve diğer buluntular, ziyaretçilere Huttal emirlerinin dünyası hakkında fikir verir. Müzede ayrıca sarayın planını ve rekonstrüksiyonunu gösteren maketler de bulunur.

Hulbuk kale kapısı

Koruma Sorunları

Hulbuk’un korunması, birkaç önemli sorunla karşı karşıyadır. Bunların başında, kerpiç yapıların doğal aşınması gelir. Hatlon’un iklimi, sıcak yazlar ve zaman zaman yağışlı kışlarla, kerpiç duvarların yıpranmasına yol açar. Kazılarla açığa çıkarılan saray kalıntıları, özellikle bu etkilere karşı savunmasızdır.

Bölge, aynı zamanda deprem riskinin yüksek olduğu bir alanda yer alır. Tacikistan’ın güneyi, Pamir ve Hindukuş dağlarının oluşturduğu aktif bir tektonik bölgede bulunur. Depremler, hem orijinal kalıntıları hem de yeniden inşa edilmiş yapıları tehdit eder.

Yeniden inşa projeleri de koruma açısından tartışmalı sonuçlar doğurmuştur. Orijinal temeller üzerine yeni duvarlar inşa edilmesi, bazı durumlarda orijinal kalıntıların zarar görmesine ya da kapanmasına yol açabilir. Uluslararası koruma ilkeleri, orijinal kalıntılar ile yeni eklemelerin açıkça ayırt edilebilmesini ve orijinal dokuya en az müdahale edilmesini önerir.

Buna karşın, yeniden inşa ve müze düzenlemesi, Hulbuk’a olan ilgiyi artırmış ve bölgeye turist çekmeye başlamıştır. Bu ilgi, alanın korunması için kaynak sağlama potansiyeli taşır. Hulbuk’un geleceği, bu iki yaklaşım arasında dengeli bir yol bulunmasına bağlıdır.

Hulbuk’un geleceği için en umut verici gelişmelerden biri, genç Tacik arkeologların ve sanat tarihçilerinin bu alana artan ilgisidir. Yeni nesil araştırmacılar, modern yöntemlerle Hulbuk’un buluntularını yeniden inceliyor, eski kazı kayıtlarını dijital ortama aktarıyor ve uluslararası işbirlikleri kuruyor. Bu çalışmalar, Huttal’ın unutulmuş tarihinin daha geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunacaktır.

Külab ve Mir Seyyid Ali Hemedânî

Hulbuk’u ziyaret edenler, genellikle yakındaki Külab şehrini de görür. Külab, Hatlon vilayetinin önemli şehirlerinden biridir ve Huttal’ın Moğol sonrası dönemdeki merkezi olmuştur. Şehrin en önemli tarihî yapısı, Mir Seyyid Ali Hemedânî’nin türbesidir.

Mir Seyyid Ali Hemedânî, 14. yüzyılda yaşamış ünlü bir mutasavvıf ve âlimdir. İran’ın Hemedan şehrinde doğmuş, uzun yıllar seyahat ederek İslam dünyasının farklı bölgelerini dolaşmıştır. Özellikle Keşmir’de İslam’ın yayılmasında önemli bir rol oynadığı kabul edilir. Hemedânî, 1384’te vefat etti ve cenazesi Külab’a getirilerek burada defnedildi.

Hemedânî’nin türbesi, 14. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş ve sonraki dönemlerde genişletilmiştir. Türbe, bugün Tacikistan’ın en önemli ziyaret yerlerinden biridir. Türbenin çevresindeki park ve müze, ziyaretçilere Hemedânî’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi sunar.

Hulbuk’ta Gezinti Rehberi

Hulbuk’u ziyaret eden biri, genellikle yeniden inşa edilmiş büyük giriş kapısından kaleye girer. Kapıdan sonra, kalenin içinde düzenlenmiş yürüyüş yolları ziyaretçiyi farklı bölümlere yönlendirir. İlk durak genellikle müzedir. Müzede sergilenen alçı panolar ve diğer buluntular, kalenin geri kalanını anlamak için önemli bir hazırlık sağlar.

Müzeden sonra, sarayın kazılmış bölümlerine geçilir. Burada sarayın avlusunun, eyvanlarının ve odalarının temelleri görülebilir. Bazı bölümlerde orijinal tuğla zeminler ve duvar kalıntıları korunmuştur. Hamamın kalıntıları ve ısıtma kanalları da ilgi çekicidir.

Ardından yeniden inşa edilmiş surların üzerine çıkarak kalenin çevresini ve Kızılsu vadisini izlemek mümkündür. Surların üzerinden bakıldığında, kalenin konumunun stratejik önemi açıkça anlaşılır. Uzakta Külab’ın ve çevredeki köylerin görüntüsü, bölgenin bugünkü yaşamına dair bir fikir verir.

Hulbuk’u rahatça gezmek için bir buçuk ila iki saat yeterlidir. Sıcak mevsimde sabah erken ya da akşamüstü saatlerinde ziyaret etmek önerilir.

Hatlon’un Kültürü ve Mutfağı

Hulbuk’u ziyaret etmek, aynı zamanda Hatlon bölgesinin zengin kültürünü tanımak için bir fırsattır. Hatlon, Tacikistan’ın en kalabalık vilayetlerinden biridir ve geleneksel yaşam tarzının hâlâ güçlü biçimde sürdüğü bir bölgedir. Köylerde kerpiç evler, geniş avlular, meyve bahçeleri ve hayvan ağılları, kırsal yaşamın temel unsurlarıdır.

Hatlon’un müziği ve dansları, Tacik kültürünün en canlı ifadeleri arasındadır. Külab bölgesi, özellikle “falak” adı verilen hüzünlü ve derin halk şarkılarıyla tanınır. Falak, dağlarda yaşayan insanların duygularını, özlemlerini ve acılarını dile getiren bir müzik türüdür. Bu müzik, Tacikistan’ın somut olmayan kültürel mirasının önemli bir parçası olarak kabul edilir.

Hatlon mutfağı, bölgenin verimli topraklarından gelen ürünlerle zenginleşir. Taze ekmek, kaymak, yoğurt, pilav, şaşlık ve “kurutob” adı verilen, kurut (kurutulmuş yoğurt) ile hazırlanan geleneksel bir yemek, bölgenin en sevilen lezzetleri arasındadır. Kurutob, ekmek parçalarının kurut suyuyla ıslatılıp üzerine soğan, domates ve yağ eklenmesiyle hazırlanır ve büyük ahşap tabaklarda servis edilir. Hatlon’un kavunları, karpuzları ve narları da ünlüdür.

Hatlon halkının misafirperverliği, ziyaretçilerin en çok hatırladığı deneyimlerden biridir. Bir köyde yolunu soran bir yabancının, çay ve yemek için bir eve davet edilmesi sıkça yaşanan bir durumdur. Bu misafirperverlik, Orta Asya’nın binlerce yıllık konukseverlik geleneğinin canlı bir devamıdır.

Hulbuk’u Neden Görmeli?

Hulbuk, Orta Asya’nın en az bilinen ama en ilginç saray kalıntılarından birine ev sahipliği yapar. Buradaki oyma alçı süslemeler ve duvar resimleri, erken İslam dönemi saray sanatının Orta Asya’daki en önemli örnekleri arasındadır. Bu eserler, büyük şehirlerin gölgesinde kalan Huttal gibi bölgelerin de ne kadar zengin bir kültüre sahip olduğunu gösterir.

Hulbuk, aynı zamanda Tacikistan’ın güneyini keşfetmek için iyi bir başlangıç noktasıdır. Külab’daki Hemedânî Türbesi, Vahş vadisindeki Acina Tepe ve bölgenin doğal güzellikleri, Hulbuk ziyaretini tamamlayan duraklardır. Bu bölge, turist kalabalığından uzak, otantik bir Orta Asya deneyimi sunar.

Son olarak Hulbuk, yeniden inşa edilmiş surlarıyla, bir orta çağ Orta Asya kalesinin nasıl göründüğüne dair somut bir fikir verir. Yeniden inşanın tartışmalı yönleri olsa da, ziyaretçiler için kalenin ölçeğini ve görkemini hayal etmeyi kolaylaştırır.

Ziyaret Bilgileri ve Konum

Koordinatlar: 37.8000° K, 69.6500° D (yaklaşık)

Harita: Hulbuk’u Google Haritalar’da aç

Ulaşım: Hulbuk’a Duşanbe’den karayoluyla yaklaşık üç ila dört saatlik bir yolculukla ulaşılır. Külab’a giden yol üzerinde, Vose ilçesinin yakınındadır. Külab’da havalimanı bulunur; Duşanbe’den uçak seferlerinin olup olmadığını güncel olarak kontrol etmek gerekir.

Giriş: Kale ve müzede giriş ücreti alınabilir.

En iyi zaman: İlkbahar ve sonbahar en uygun mevsimlerdir. Hatlon, Tacikistan’ın en sıcak bölgelerinden biridir; yaz aylarında sıcaklık çok yüksek olabilir.

Öneriler: Hulbuk ve Külab’ı aynı gün ziyaret edebilirsiniz. Duşanbe’deki Ulusal Antikalar Müzesi’nde Hulbuk ve Acina Tepe buluntularını görmek, ziyaretinizi tamamlayacaktır. Afganistan sınırına yakın bölgelerde seyahat ederken güncel güvenlik uyarılarını takip edin.

Hulbuk ziyaretinizi Duşanbe’den başlayan iki ya da üç günlük bir Hatlon turu içinde planlamak en iyisidir. Bu tur, Hulbuk’un yanı sıra Külab’ı, Vahş vadisini, Nurek barajının manzaralı gölünü ve bölgenin köylerini kapsayabilir. Yerel bir rehber eşliğinde yapılan bu tür bir gezi, hem tarihî alanları daha iyi anlamanızı hem de bölgenin gündelik hayatını yakından tanımanızı sağlar. Hatlon’un pazarlarında taze meyve ve el sanatı ürünleri bulmak da gezinin keyifli bir parçası olacaktır.

Hulbuk, ziyaretçilerine sessiz ama derin bir tarih deneyimi sunar; bu deneyim, Tacikistan’ın güneyini keşfetmek için güçlü bir neden oluşturur.

Kalenin tepesinde durup Kızılsu vadisine bakarken, bir zamanlar Huttal atlarının bu vadilerde koştuğunu ve Badahşan’ın değerli taşlarını taşıyan kervanların buradan geçtiğini hayal etmek, ziyareti unutulmaz kılar.

Video

Hulbuk hamam kalıntısı
Hulbuk saray avlusu
Hulbuk ve Kızılsu vadisi

Pamir’in Vahan Vadisi’nde: Yamçun Kalesi.

“yakin”>Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

  • Hisar Kalesi: Duşanbe yakınlarındaki dağ eteği kalesi.
  • Pencikent: Zerefşan vadisinin resimli Soğd şehri.
  • Kampır Tepe: Amuderya kıyısında İskender’in izindeki Helenistik kale.
  • Afrasiyab: Eski Semerkant’ın kalesi.
  • Özgen: Karahanlıların Fergana başkenti.
  • Buhara Ark: Samanoğullarının başkentindeki saray-kale.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir