Afet Nedir?

İNSANLAR İÇİN; FİZİKSEL, EKONOMİK VE SOSYAL KAYIPLAR DOĞURAN ,NORMAL YAŞAMI VE İNSAN FAALİYETLERİNİ DURDURARAK VEYA KESİNTİYE UĞRATARAK TOPLULUKLARI ETKİLEYEN DOĞAL VE TEKNOLOJİK VEYA İNSAN KÖKENLİ OLAYLARA GENEL BİR TERİM OLARAK AFET DENİLMEKTEDİR.

BU TANIMDANDA ANLAŞILACAĞI ÜZERE; DOĞAL TEKNOLOJİK VEYA İNSAN KÖKENLİ BİR OLAYIN AFET SONUCUNU DOĞURABİLMESİ İÇİN, İNSANLAR VE İNSAN YERLEŞMELERİ ÜZERİNDE KAYIPLAR MEYDANA GETİRMESİ VE NORMAL YAŞAMI VE FAALİYETLERİ BOZARAK VEYA KESİNTİYE UĞRATARAK, İNSAN HAYATINI ETKİLEMESİ GEREKMEKTEDİR.

BAŞKA BİR DEYİŞLE, AFET BİR OLAYIN KENDİSİ DEĞİL, DOĞURDUĞU SONUÇTUR.

AFET TÜRLERİ

1- DOĞAL AFETLER

a) YAVAŞ GELİŞEN DOĞAL AFETLER

– ŞİDDETLİ SOĞUKLAR

– KURAKLIK

– KITLIK

b) ANİ GELİŞEN DOĞAL AFETLER

DEPREM

– SELLER, SU TAŞKINLARI

– TOPRAK KAYMALARI, KAYA DÜŞMESİ

– ÇIĞ

– FIRTINALAR, HORTUMLAR

– VOLKANLAR

– YANGINLAR

2- İNSAN KAYNAKLI AFETLER

– NÜKLEER, BİYOLOJİK, KİMYASAL KAZALAR

– TAŞIMACILIK KAZALARI

– ENDÜSTRİYEL KAZALAR

– AŞIRI KALABALIKTAN MEYDANA GELEN KAZALAR

– GÖÇMENLER VE YERLERİNDEN EDİLENLER

DOĞAL AFET

YERLEŞİM,   ÜRETİM,   ALTYAPI,   ULAŞIM,   HABERLEŞME  GİBİ  GENEL  HAYATIN ZORUNLU VASITALARINI BOZACAK ÖLÇÜDE ANİDEN VE BELİRLİ BİR SÜREÇ İÇERİSİNDE MEYDANA GELEN DOĞAL YER VE HAVA HAREKETLERİDİR.

ÜLKEMİZDE DOĞAL AFET DENİNCE DEPREMLER AKLA GELMEKTEDİR.

SON 65 YIL İÇERİSİNDE OLAN AFETLERDEN

% 75 DEPREMLER

% 10 HEYELANLAR

% 6 SU BASKINLARI

% 4 KAYA DÜŞMELERİ

% 4 YANGINLAR

% 1 ÇIĞ, FIRTINA, V.B

Barajlarımızın % 93’ ü

Sanayii Tesislerimizin % 96’ sı

Nüfusumuzun %98’ i

Ülkemizin ise % 92’si

deprem riski altındadır.

SON YÜZYIL İÇERİSİNDE

HASAR YAPAN DEPREM SAYISI 133

HAYATINI KAYBEDEN 185 BİN

YARALANAN 375 BİN

YIKILAN veya AĞIR HASARLI BİNA 1, 3 Milyon

D  E  P  R  E  M

Yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi sonucu açığa çıkan enerjinin jeolojik baskıya dayanamayıp kırılması ile dalgalar halinde yeryüzüne yayılmasına ya da yanardağların püskürme durumuna geçmesi nedeniyle oluşan sarsıntılara DEPREM denir.

Deprem, insanın hareketsiz kabul ettiği ve güvenle ayağını bastığı toprağın da oynayacağını ve üzerinde bulunan tüm yapılarında hasar görüp, can kaybına uğrayacak şekilde yıkılabileceklerini gösteren bir doğa olayıdır.

Depremin nasıl oluştuğunu, deprem dalgalarının yeryuvarı içinde ne şekilde yayıldıklarını, ölçü aletleri ve yöntemlerini, kayıtların değerlendirilmesini ve deprem ile ilgili diğer konuları inceleyen bilim dalına “SİSMOLOJİ” denir.

Yerküre’nİn YapIsI

Yerküre’nin içi ile ilgili bilgilerimiz en üst katmanlar dışında ikinci elden. Yerbilim (jeoloji) çalışmaları ile yapısı anlaşılmaya çalışılan Yerküre’ye ait bilgilerin çoğu, sismik dalgaların incelenmesi sayesinde elde ediliyor. Depremler sonucu oluşan doğal veya bilim adamlarının oluşturduğu yapay sismik dalgaların, farklı yapılardaki katmanlarda farklı davrandıkları biliniyor. Yerküre içinde hareket eden bu dalgaların davranışlarının incelenmesi sonucunda Yerküre’nin iç yapısı anlaşılabiliyor.

Yerküre’nin merkezinde katı haldeki nikel ve demirden oluşan İç Çekirdek (Inner Core) bulunuyor. Bu çekirdeği çevreleyen Dış Çekirdek (Outer Core) ise, içindeki sülfür ve oksijen nedeniyle ergime noktası düştüğü için sıvı halde bulunan nikel ve demirden oluşuyor. 4.5 milyar yıldır soğumasına rağmen hala çok sıcak olan çekirdek, Yerküre’nin manyetik alanının oluşmasındaki etken. Daha sonra gelen ve Alt Manto ve Üst Manto diye ikiye ayrılan Manto (Mantle) ise, kısmen ya da tümüyle eriyik durumdaki kayaçlardan oluşan magmayı içeriyor. Demir, magnezyum, silikon ve oksijence zengin mineralleri içeren Manto’dan sonra, bu katmanların en incesi olan ve okyanuslar ile kıtaları barındıran Yerkabuğu (Crust) bulunuyor. Oksijen ve silikonca zengin Yerkabuğu’nda, okyanus tabanlarını oluşturan bazalt, en çok bulunan kayaç. Kıtalardan oluşan kabuk kısmı ise bazalt ile daha az yoğun olan granit, kumtaşı, kireçtaşı gibi kayaçları barındırıyor.

Kutuplarda  ve  ekvatorda  farklı  olan  Yer  yarıçapı ortalama değer olan 6,371 km. olarak alınmıştır. Yoğunluk ve sıcaklıklar, katman içindeki ortalama değerlerdir.

Yerküre’nin üst katmanları fiziksel olarak ayrı bir bölümlemeyle de incelenebilir. Litosfer (taşküre) adı verilen sert katman,  Yerkabuğu  ve  Üst  Manto’nun en üst kısmından oluşur. Astenosfer ise Litosfer’in  altındaki,  plastik  özellikleri  gösteren akışkan  Üst  Manto  bölümüdür.  Litosfer  tek  parça değildir,  okyanus ve kıtaların sınırlarından farklı şekilde levhalara bölünmüştür.

Manto katmanı, yeryüzündeki  hareketliliğin  en  büyük nedenidir. Manto’nun alt bölümleri üst bölümlerine göre çok daha sıcaktır. Burada oluşan konveksiyonda, daha sıcak olan magma yükselir,  soğur,  katılaşır  ve  Üst  Manto’daki  daha soğuk kayaların batmasına neden olur. Batan  bu  kayalar,  tekrar ısınır, ergir ve yükselir. Henüz tam anlamıyla modellenemeyen bu devinim, Litosfer’deki levhaların hareket etmesine neden olur.

Levha Hareketleri

Yerküre’nin üst katmanları, bir bütün halinde olmayıp, sürekli hareket halinde olan levhalardan oluşuyor. Manto’daki ısı akımlarının neden olduğu bu hareketler sırasında levhalar birbirinden uzaklaşır, birbirlerine çarpar veya birbirlerini sıyırırlar. Bu hareketlilik sonucunda, levha sınırlarında, uzun zaman dilimleri ile baktığımızda yeni okyanuslar, yeni kıtalar, sıradağlar ve yanardağlar oluşur. Depremler ve volkanik aktivitelerin nedeni de tüm bu hareketliliktir ve levha sınırlarında oluşmalarına şaşmamak gerekir.

Levha  hareketleri  yerkürenin   oluşumundan   beri   sürmektedir.  Süperkıta Pangea’nın,   bundan   225  milyon   yıl   önce   parçalanmaya   başladığı   ve   bu hareketliliğin sonucunda kıtaların günümüzdeki şekli aldığı düşünülüyor.

Günümüzde Litosfer’de 1 ila 15 cm/yıl arasında hızlarla hareket halinde bulunan 7 ana ve birçok küçük levha vardır. Bunların hareketleri çok karmaşıktır ve bu hareketlerin niteliğinin tam olarak saptanması, depremlerin zamanının önceden kestirilmesi için gereklidir.

Karayip,  Kokos,  Pasifik,  Naska,  Skotya,  Filipin  levhaları daha çok okyanusal; diğer levhalar hem okyanusal hem kıtasal kabuk taşırlar

Levhaların  birbirleriyle  etkileşimleri  bakımından  levha   hareketlerini   3  ana başlıkta   toplayabiliriz.   Uzaklaşma – ayrılma;   yakınlaşma – çarpışma;   yanal  yer değiştirme – sıyırma.   Bu  hareket   türleri,  aynı  zamanda   bu   sınırlarda  oluşan depremlerin ve volkanik faaliyetlerin niteliklerini de belirler.

Uzaklaşan-Ayrılan Levhalar (Divergent Plates)
Birbirinden  uzaklaşan  levhalar,  aralarına  astenosferden  gelen  eriyik  kayaçların sızdığı yarıklar oluşturur. Bu  eriyik yüzeye çıktıkça katılaşır ve yerkabuğuna eklenir. Astenosfer’den  gelen  eriyik kuvvet  uygulamaya  ve  böylece  levhalar  birbirinden ayrılmaya devam eder.  Bu  ayrılma  genelde  daha  ince  olan  okyanus tabanında görülür ve Atlas Okyanusu ortasındaki  sırt  buna  çok  iyi  bir  örnektir.  Bu ayrılma kıtada   meydana   gelirse   yeni   bir  okyanus   tabanı  oluşuyor  demektir.  Doğu Afrika’daki ayrılma henüz bir deniz oluşması için yeterli değilse de, gidiş o yöndedir. Bu tür ayrılmalar, Astenosfer’den gelen  eriyiğin  katılaşarak Litosfer’e dönüşmesine ve levhaların büyümesine neden olur.

Uzaklaşan  levhalar  arasında  Litosfer  çok  ince  olduğu  için, buralarda büyük depremlere yol açacak enerji birikimleri olmaz. Buradaki depremlerin odakları çoğu zaman yüzeye yakındır.

Yakınlaşan-Çarpışan Levhalar (Convergent Plates)


Levhaların birbirine yaklaşması ve çarpışması ise üç değişik şekilde olabilir:

Okyanusal ve kıtasal levha karşılaşmalarında, daha  yoğun  olan   okyanusal levha    (yoğunluğu 2.8 – 3.0 gr/cm3),   kıtasal  levhanın   (yoğunluğu 2.7 gr/cm3) altına dalar (subduction). Alta dalan kısım derinlere  indiğinde  ergimeye  başlar ve bu magmanın bir kısmı,  kıta  tarafında  yanardağ  kümelerinin  oluşumuna  neden olur. Güney  Amerika Levhası’nın  altına  dalan  Nazca  Levhası’nın  yol  açtığı  And Dağları buna bir örnektir.

İki okyanusal levhanın karşılaşmasında da,  yine  bir  levha   diğerinin  altına dalar.  Yukarıdakine   benzer   şekilde   yüzeye  çıkan  magma  okyanus tabanında yanardağlar   oluşturmaya   başlar.   Eğer  bu   aktivite  devam  ederse,  yanardağ okyanus yüzeyini aşabilecek yüksekliğe erişir ve  adalar oluşur.  Filipinler’deki birçok volkanik ada bu şekilde oluşmuştur.

İki  kıtasal  levhanın  karşılaşmasında ise,    genellikle    levhalardan   hiçbiri diğerinin altına dalmaz.  Levhaların  arada  sıkışan  bölümleri yeni dağlar oluşturur. Himalayalar’ın halen süren oluşumu buna iyi bir örnektir.

Yakınlaşan  ve  çarpışan  levhaların  sınırlarında  oluşan  depremler  çok değişik derinliklerde ve büyüklüklerde olabilir. Özellikle bir levhanın diğerinin altına daldığı bölgelerde odakları derinlerde büyük depremler oluşur.

Yanal Yer Değiştirme-Sıyırma (Lateral Slipping)
İki  levhanın  birbirini  sıyırarak  yer  değiştirmesi  sırasında  Litosfer’de  artma veya azalma olmaz. İki levha arasındaki sürtünme çok fazla olduğu için harekete belli bir süre direnç gösterirler. Bu  bölgede  artan  gerilim  periyodik  büyük  depremler ile çözülür. Kuzey Anadolu fay  hattı  ve  Kaliforniya’daki  San Andreas fay hattında bu tip levha hareketi gözlenir.

Bu tip levha hareketlerinde oluşan depremlerin odakları çoğunlukla yüzeye yakın veya  orta  derinliktedir.  Sürtünme ve kırılma uzunca bir hat boyunca oluşabileceği için büyük depremler meydana gelebilir.

Sıcak Noktalar (Hotspots)
Depremlerin ve volkanik aktivitenin büyük bir kısmı levha sınırları çevresinde oluşur. Ancak  volkanik  kökenli  olan  Hawaii ve çevresindeki adalar örneğinde olduğu gibi levha  sınırlarına  çok  uzak  volkanik  oluşumlar da vardır. Bunlar mantoda sıcaklığı çok yüksek  olan  ve  bu  nedenle  sıcak   nokta   adı   verilen   küçük  bölgelerden yerkabuğu  dışına  kadar  yükselen  magma etkisiyle oluşur. Levhalar hareketli ama sıcak noktalar sabit olduğu için  sıra sıra  yanardağlar veya yanardağ adaları ortaya çıkar.

Levha hareketlerinin incelenmesi sayesinde bugün, büyük depremlerin %90’nın nerelerde   olacağını    bilebiliyoruz.    Ancak    zamanlarını   kestirmek   için  levha sınırlarındaki davranışların detaylı olarak araştırılması gerekiyor.

Depremler ve Faylar

Hareket  eden  levhalar  birbirleri   üzerine   kuvvet   uygularlar.   Bu  kuvvet yerkabuğundaki kayaçların  direnç  göstermesi  yüzünden  belli  bölgelerde  enerji birikimine  yol  açar. Bu  enerji,  kayaçların  kırılma  sınırını  aştığı  anda da  kırılma (faylanma) olur ve biriken  enerji   açığa çıkar. Levha hareketleri yüzünden birikmiş gerilme  enerjisinin  aniden  boşalmasına  deprem diyoruz. (Ayrıca aktif volkanların içindeki hareketlilik nedeniyle  oluşan  ve  yapıları  farklı  olan  küçük  depremler de vardır.)

Deprem  sırasında  açığa  çıkan  enerji,  ses veya su dalgalarına benzeyen ve sismik dalgalar adı verilen dalgalar  ile  yayılır.  Bu  dalgalardan  Cisim  Dalgaları,  P dalgaları ve  S  dalgaları  olarak  ikiye  ayrılır. P dalgaları, en hızlı yayılan bu yüzden deprem kayıt  aletlerinde  (sismograf)  en önce görülen dalgalardır. P dalgalarında, titreşim hareketi yayılma doğrultusu ile  aynıdır.  Daha  yavaş  yayılan  S  dalgaları, kayıt aletlerinde ikincil olarak görülen ve titreşim hareketi yayılma  doğrultusuna dik olan  dalgalardır.   S  dalgaları  sıvı  içinde  yayılamazlar.  Yüzey  Dalgaları ise Cisim Dalgaları’na göre  daha  yavaş  yayılırlar  ancak genlikleri daha büyüktür. Hızı daha fazla olan Love ve genliği daha büyük olan  Rayleigh dalgaları olarak ikiye ayrılırlar. Yapılarda yıkıma yol açan dalgalar S dalgaları ile yüzey dalgalarıdır.


Depremler  çok değişik derinliklerde  oluşabilir.  0-60 km.  arası   derinliklerde oluşanlar, sığ depremler olarak adlandırılır ve genelde kıtasal alanlarda (örn. Türkiye) meydana gelir. 60-300 km. derinliklerde oluşanlar, orta derinlikli depremler adıyla anılır ve bir levhanın diğer bir levha altına daldığı bölgelerde (örn. Japonya, Şili) görülür. Derin depremler ise yine aynı bölgelerde levhanın dalan ucunda 300-700 km. derinliklerde oluşan depremlerdir.

Depremlerin büyüklüğü (magnitude) ve şiddeti (intensity) genellikle birbirine karıştırılan iki kavramdır. Büyüklük, deprem sırasında boşalan enerji ile ilişkili bir değerdir ve aletsel olarak ölçülür. Şiddet ise deprem bölgesindeki hasara göre belirlenen göreceli bir değerdir. Büyüklük, deprem kayıt aletlerinde kaydedilen dalga genliğinin logaritmasını içeren bir bağıntı sonucunda, Charles Richter’in geliştirdiği ve Richter Ölçeği denilen bir cetvele göre hesaplanır. Logaritmik olduğu için büyüklükteki 1 birim artış, yer hareketlerinde 10 katlık fark yapmaktadır. Günümüzde birkaç değişik büyüklük hesabı yapılmaktadır.

Ml Lokal Büyüklük: Richter’in  orijinal  bağıntısına  göre  hesaplanır.  Sığ, yakın ve küçük depremler için kullanılır.

MbCisim Dalgası Büyüklüğü: P dalgalarının genliği baz alınarak hesaplanır.

MsYüzey Dalgası Büyüklüğü: Yüzey dalgalarının genliği baz alınarak hesaplanır.

MdSüre Büyüklüğü: Çok küçük ve yakın depremlerin süresi kullanılarak hesaplanır.

MwMoment Büyüklüğü: Açığa  çıkan  enerjinin   sismik   momenti   baz  alınarak hesaplanır.

17 Ağustos depreminden sonra Türkiye ve Türkiye dışı merkezlerden alınan büyüklük değerlerinin farklı olmasının nedenlerinin başında bu hesaplama farklılıkları geliyor. Büyüklük belirtilirken hesaplama türü de belirtilirse karışıklık ortadan kalkacaktır.

Deprem sırasında yer yüzeyinde de çeşitli değişimler gözlenir:

Yüzey Kırıkları: Deprem odağı eğer yüzeye yakınsa yüzeyde de kırılmalar görülür.

Heyelanlar, Çökmeler: Sağlam  olmayan   zeminlerde,   sismik   dalgalar  nedeniyle toprak hareket eder.

Çamur Akıntıları: Yeraltı sularının harekete geçmesiyle oluşur.

Zemin Sıvılaşması: Suya  doygun  zeminler   sismik   dalgalar   nedeniyle   sıvı  gibi davranır.

Tsunamiler: Okyanus kıyılarında dev deniz dalgaları oluşur

DEPREM TÜRLERİ

TEKTONİK DEPREMLER: Depremler oluş nedenlerine göre değişik türlerde olabilir. Dünyada olan depremlerin büyük bir bölümü yukarıda anlatılan biçimde oluşmakla birlikte başka doğal nedenlerle de olan deprem türleri bulunmaktadır. Yukarıda anlatılan levhaların hareketi sonucu olan depremler genellikle “TEKTONİK DEPREMLER” olarak isimlendirilir ve bu depremler çoğunlukla levhalar sınırlarında oluşurlar. Yeryüzünde olan depremlerin %90’ı bu gruba girer. Türkiye’de olan depremler de büyük çoğunlukla tektonik depremlerdir.

VOLKANİK DEPREMLER: İkinci tip depremler “VOLKANİK DEPREMLER” dir. Bunlar volkanların püskürmesi sonucu oluşurlar.Yerin derinliklerinde ergimiş maddenin yeryüzüne çıkışı sırasındaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış oldukları patlamalarla bu tür depremlerin meydana geldiği bilinmektedir. Bunlar da yanardağlarla ilgili olduklarından yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve İtalya’da oluşan depremlerin bir kısmı bu gruba girmektedir. Türkiye’de aktif yanardağ olmadığı için bu tip depremler olmamaktadır.

ÇÖKÜNTÜ DEPREMLER: Bir başka tip depremler de “ÇÖKÜNTÜ DEPREMLER”dir. Bunlar yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ve maden ocaklarında galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar. Hissedilme alanları yerel olup enerjileri azdır fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düşen meteorların da küçük sarsıntılara neden olduğu bilinmektedir.

Türkiye ve Depremler

Yerküre üzerinde oluşan depremlerin büyüklüğü ve neden oldukları zararlar gözönüne alındığında iki ana deprem kuşağı en çok ilgi çeken bölgelerdir. Bunlardan biri Büyük Okyanusu çevreleyen ve özellikle Japonya üzerinde etkili olan Pasifik Deprem Kuşağı, diğeri ise Cebelitarık’tan Endonezya adalarına uzanan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz-Himalaya deprem kuşağıdır.

Türkiye’nin bulunduğu bölgede büyük levhalar arasında küçük birçok levhanın olması, Türkiye’nin büyük bir bölümünün deprem kuşağı içinde yer almasına neden olur.

Türkiye, üç büyük levhanın etkisi altındadır. Avrasya, Afrika ve Arap levhaları. Anadolu’nun büyük bir kısmının yer aldığı Anadolu levhası, Avrasya levhasının küçük bir bölümüdür.

Bu  levhalar  arasındaki  etkileşim  şöyledir:  Afrika  levhası,  Akdeniz’de  Helenik-Kıbrıs Yayı denilen bölgede, Avrasya (veya onun bir parçası olan Anadolu) levhasının altına dalar. Arap levhası ise Kızıldeniz’deki açılma nedeniyle kuzeye doğru hareket eder ve Anadolu levhasını sıkıştırır. Bu sıkıştırma sonucu Bitlis Bindirme Zonu (Bitlis Kenet Kuşağı) oluşmuştur. Sıkıştırma halen sürdüğü için, Anadolu levhası kuzey ve güneydeki fay hatları boyunca batıya doğru hareket eder. Anadolu levhasının kuzey sınırı, bir bölümünde 17 Ağustos depreminin oluştuğu Kuzey Anadolu Fayı’dır. Güney sınırını ise, Helenik-Kıbrıs Yayı ile Doğu Anadolu Fayı oluşturur.

Arap levhasının sıkıştırması sonucu batıya kayan Anadolu levhasının sınırlarında ve Afrika levhasının Avrasya levhasının altına dalması sonucu Akdeniz’de ve Ege Graben Sistemi içersinde depremler meydana gelir. Ancak Arap levhasının sıkıştırması bu bölgelerdeki hareketlenme ile tamamen telafi edilemediği için İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde de içsel deformasyon nedeniyle depremler olabilmektedir.

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir