Anlantis Uygarlığından Sonra

Okyanus, Atlantis’i kapladığı zaman bundan kurtulan koloniler, yıkılmış olan İmparatorluğun hatalarını tekrarlamaktan kaçınarak bir ütopya inşa etmek üzere ayakta bırakılmışlardı, Barbarlık ve cehaletten uzakta kalan bu topluluklar, tecrit olmakla korunarak geliştiler. Daha başından, dış dünya ile bütün teması kesmeye karar verilmişti. Hiçbir engele rastlamayan bilimleri gelişerek, Atlantis’in başarılarını geride bıraktı.

Bu anlatılanlar bir fantazi mi? Yine de, günümüzün bazı bilim adamları, şimdiden, gelebilecek bir atom afetine karŞl yeraltı sığınakları ve hatta yeraltı kentleri önermişlerdir. Kentlerin boşaltılması ve yeraltı kasabalarının inşa edilmesi, insanlığın devamlılığını garantiye almak için gösterilen çaba dahilinde sorumluluklarını anlayan bilim adamlarınca teklif edilen projelerdir. Eğer böyle bir plan bugünün bilim adamlarınca da düşünülüyorsa, insanlığın ahlaki çöküşü ve

«Brahma’nın on binlerce güneş gibi parlayan silahının tehlikesi ile karşılaşıldığında Atlantis’in kültürel liderlerince buna benzer bir projenin önerilip gerçekleştirilmesi mümkün değil midir?

Unutulmuş bir devirde bir teknolojiye sahip olmuş güçlü bir devlet görüntüsü, aklı başında bilimsel düşüncenin çerçevesi içinde pekala yer alabilir. Nükleer fiziğin öncülerin

den Prof. Frederick Soddy, 1909’da, eskilerin bilimsel geIeneklerinin, dünyanın kaydolunmamış tarihindeki geçmiş birçok devirlerin birinden, bugün bizim yürümekte olduğu­muz yolu önceden tamamlamış olan bir insanlık çağından kopup gelen bir yankı» olabileceğini söylemiştir.

Bir medeniyetin ürünlerini, yıkıcı savaşların Ve jeolojik afetlerin tehlikelerine karşı belirsiz bir süre boyunca koruyabilmek için, yeraltı sığınaklarından daha etkin birşey olamaz.

İnsanın, bu gezegen üzerindeki yaşam hikayesinden bir çok sayfa, Zaman’ın eli tarafından yırtılarak çıkarılmıştır. Ancak, efsaneler, ileri bir medeniyeti yok eden devasa bir afetten bahseder. Kurtulanların çoğu vahşilere dönüşmüştür. Sonradan, «ilahi habercilerce rehabilite edilenler, ilkel durumlarından yükselerek’ bizim kendi kökenimizin de dayandığı geçmiş tarihin uluslarını oluşturdular. «Güneş’in Çocuklarının gizli topluluklarının nüfusu azdı, ama bilgileri çoktu. Yüksek bilimleri, sayesinde, bilhassa Asya’da. mu azzam bir tüneller şebekesi kazdılar.

Tecrit edilme, bu kolonilerin ebedi kanunu olagelmiştir.

Filozoflar, bilim adamları, şairler, ressamlar, yazarlar, din ve müzikle uğraşanlar çabalarını sürdürmek üzere sakin bir ortama gerek duyarlar. Askerlerin ayak sesini, ya da pazar yerinden gelen bağırtıları işitmek istemezler. Çağlar boyunca, bilgeliklerini buna benzer olanlarla paylaşa geldiklerinden, hiç kimse bu filozofları egoistlikle suçlayamaz. Bu kopukluk, koruyucu niteliktedir. Bugün kaba kuvvet, ilk çağların zamanlarındaki kadar geçerli değil midir? Kaba kuvvet, teknolojik zırhı içinde belki daha da dehşetlidir.

İnsanlığın Büyük Kardeşler’i (Elder Brothers), karlı tepelerin arasındaki gizli vadilerde kaybolmuş ya da dağlardaki tünellerde saklanmış bir halde yaşarlar. Bu kolonilerin gerçekliği üzerine belirtiler, Hindistan, Amerika, Tibet, Rusya, Moğolistan gibi birbirlerinden bu kadar uzakta olan ülkeler ile dünyanın çeşitli bölgelerinden gelmektedir. Zamanın genişliği içinde, bu raporlar geçen beşbin yıl süresince ortaya çıkmıştır. Çeşitli ülkelerde yaşıyan insanların hayalleri ile süslenmelerine rağmen gerçeğin tohumlarını taşırlar.

Elli yıl kadar önce, Fransız Akademisi’nden Dr. FerdinandıOssendowski, kendisine Prens Chultun Beyli, ve. onun Lama’sı taraf’ından Moğolistan’da anlatılan tuhaf bir hikayeden bahsetmiştir .Bu görüşe göre, önceleri Atlarıtık ve Pasifik Okyanusu’nda .iki ‘kıta bulunuyordu. Bu kıtalar denizin dibine çöktüğünde buralarda yaşayanlardan bazıları .muazzam yeraltı sığınaklarma kaçtılar. Bu mağaralar, tarih öncesi insanlığınkaybolmuş halkına’ hayat veren. ve bitkile­rin büyümesinisağlayan acaip bir ışıkla kaplıdır. Bu. ırk,bilimin en yüksek düzeyine ulaşmıştır.

Polonyalı bilgin, Agharta’nın yer altı halkının büyük teknik aşamalara ulaştıklarını belirtir. Asya’daki devasa tünel şebekesinin içinde, yüksek hızda yol alan olağandışı araçlara sahiptirler. Diğer gezegenlerdeki yaşam üzerine çalışmalar yapmışlardır. Ancak, en büyük başarılarını zihin konusunda elde etmişlerdir.

Meşhur kaşif ve ressam Nicholas Roerlch’ e, Çin Türkistan’ı ve Sinkiang’daki gezileri sırasında uzun yeraltı koridorları gösterilmiştir. Yerel sakinler ona, kasabalarda alış veriş yapmak için tünellerden dışarı çıkan tuhaf insanlardan bahsettiler. Onlar, aldıklarının karşılığını kimsenin teşhis edemediği eski paralarla ödemişlerdi, Roerich, 1935’de Çin’ deki Kalgan yakınında Tsagan Kure’de konaklarken,«The Guardians» (Gözeticiler) adlı bir makale yazdı. Bu yazıda eğer çölün ortasında boşluktan çıkıyormuşçasına gizemli adamlar beliriyorsa, bunlar bir yer altı geçidinden çıkmış olamazlar mı, diye soruyor. Nicholas Roerich, bu gizemli ziyaretçiler hakkında Moğollara danıştığında ona birçok ilginç hususlar açıklamışlardır. Yabancılar arada bir at sırtında geliyorlar ve ortalığı fazla meraklandırmamak için tüccar, sığırtmaç ve asker gibi giyiniyorlardı. Moğollara hediyeler de vermişlerdi,

Uluslararası bir şöhrete sahip olan ve hem araştırmacı, hem de ressam olarak başarılı sayıları bir kişinin tanıklığı hafifçe geçiştirilemez. Andrew Tomas,bu kaşifle 1935 yılı seferinden sonra Şangay’da karşılaşma bahtiyarlığına ermiştir.

Burada belirtmeliyiz ki, 1926’da Prof. Roerich ve heyetindeki üyeler, Karakurum Dağları’nın üzerinde parlak bir disk izlemişlerdir . Güneşli bir sabahleyin ve üç kuvvetli dürbünle objeyi net bir şekilde gözlediler. Sonra, bu oval araç aniden yönünü değiştirir. Kırkyıl önce Orta Asya’da ne uçak, ne de balon vardı. Bu,tarih öncesi bir koloniden gelen bir uçan araç mıydı?

Roerich Heyeti, Karakurum Geçiti’nden geçerken yerli rehberlerden biri kendisine dağların içlerindeki gizli girişlerden ortaya çıkan uzun boylu, beyaz tenli adam ve kadınlardan bahsetmişti. Bunlar, meşalelerin ışığı altında karanIıkta gôrülmüşlerdi, Rehberlerden birinin söylediğine göre, bu gizemli dağ insanları gezginlere de yardım etmişlerdir.

Tibet kaşifi Madam A. David-Neel, yazılarında Tibet’li bir şairden söz eder. Denildiğine göre bu şair, Çin’in Çinhai eyaletinin boş çölleri ile dağlarının bir yerinde bulunan ‘’Tanrı’ların yurdu»na ulaşan yolu bilmekteydi. Bir keresinde, Madam David-Neel’e, bu yerden mavi renkte bir yaz çiçeği getirmişti. Halbuki, Madam David Neel’in bulunduğu böl­gede ısı -20 dereceydi ve Diehu nehri 180 cm.’ye kadar donmuştu.

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir