Banka Etkinliğinin Ölçülmesi ve Düşük Enflasyon Sürecinde Bankacılıkta Etkinlik
I. Giriş
Finansal sistemde verimliliğin sağlanması ve ölçülmesi konuları, Türkiye’de yeni yeni önem kazanmaya başlamıştır. Son yirmi yıla gelene kadar Türkiye’nin uygulamış olduğu finansal baskılama modeli, diğer bir deyişle yani tasarruflara negatif reel faiz oranlarının verilmesi yoluyla sanayi kesimine ucuz kaynak sağlanabileceği düşüncesi ve son on yılda yoğunlaşan kamu borçlanması finansal sistemin davranış kalıpları açısından aynı sonucu vermiş gözükmektedir; verimlilik düşüncesi karlılığa göre ihmal edilmiş ve karlılık rekabetin itici unsuru olarak kabul edilmiştir. Anılan her iki dönem ve o dönemleri belirleyen koşullar, fiyat yapıcı piyasalar aracılığı ile işleyen ve oluşan fiyatların piyasaları temizlediği varsayılan bir tam rekabet ortamı için oldukça sıra dışıdır. Fakat söz konusu ‘sıra dışılıkların’ uzun yıllar boyunca devam etmiş olması, Türk bankacılık sisteminde verimlilik düşüncesinin ön plana çıkmasını engellemiş gözükmektedir.
2000 yılı başından itibaren Türkiye’de bir dezenflasyon programı uygulamaya konulmuştur. Bu programın önemli bir ayağı da kamu borçlanma gereğini düşürmek, kamunun iç borç faiz yükünü azaltmak ve nihayet finansal piyasalarda kamunun yarattığı baskıyı hafifletmek olarak belirmektedir. Bu durum ve daha önce benzer programların uygulandığı ülkelerin finansal sistemlerinde görülen gelişmeler, bankacılık sisteminin karlılığının görülebilir bir gelecek içinde önemli oranda azalabileceğini düşündürmektedir. Karlılık azalabilecektir, çünkü düşük enflasyon ve sağlıklı bir kamu maliyesi ortamında toplam risk ve rekabet artarken; aracılık kar marjı ve düşük riskli plasman alanları daralacaktır.
Dezenflasyon süreci başarılı bir şekilde aşılıp, düşük enflasyon sürecine girilirse, yukarıda kısaca çerçevesi çizilen nedenler paralelinde risk yönetimi ve verimlilik kavramlarının bankacılık sistemi için çok önemli bir noktaya geleceği tahmin edilmektedir.
Bu çalışma, verimlilik ve etkinlik kavramlarının yeniden ön plana çıkacağı varsayımı altında, konuyla ilgilenmek isteyen bankacılara bir ‘giriş’ niteliğinde hazırlanmıştır. Çalışmanın ilk dört bölümü verimlilik ölçme yöntemlerini, bu yöntemlerin avantaj ve dezavantajlarını, finansal sistemde verimlilikle ilgili literatürde süre giden tartışmaları ve Türk bankacılık sistemi üzerine yapılmış yakın dönemli etkinlik analizlerinin bir kısmının sonuçlarını içermektedir. İzleyen iki bölümde düşük enflasyon ortamında Türk bankacılık sisteminin etkinlik kavramına nasıl yaklaşması gerektiği tartışılmakta ve genel bir değerlendirme yapılmaktadır.
II. Teknikler
Etkinlik ölçme yöntemleri kabaca rasyo analizi, parametrik ve parametrik olmayan yöntemler olarak üç gruba ayrılabilir. Bu gruplara dahil olan yöntemlerin hepsinin kendine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Aşağıda anılan tekniklerin mantığı, avantaj ve dezavantajları kısaca belirtilmeye çalışılmıştır.
A) Rasyo Analizi
Parametrik yöntemler ve veri zarflama analizi gibi parametrik olmayan verimlilik analizi yöntemlerine oranla rasyo analizi en yoğun olarak kullanılan verimlilik ölçme yöntemidir. Bu yöntem bir tek girdi ile bir tek çıktının birbirleriyle oranlanması sonucu oluşan bir rasyonun zaman içinde izlenmesi şeklinde uygulanır.
Uygulanması ve yorumlanmasındaki kolaylığın etkisi ile yaygın bir şekilde kullanılmasına rağmen; bu yöntemin önemli bir sakıncası vardır. Özellikle bankacılık sistemi gibi çok sayıda girdi ve çıktı içeren karar birimlerinde bir tek rasyoya bakarak karar vermek ve bankanın veya şubenin verimliliğini anlamak mümkün değildir. Zaten bu sakıncanın giderilmesi için genellikle birden fazla sayıda rasyo aynı anda incelenmektedir. Fakat bu sefer de incelenen rasyoların anlamlı bir grup haline getirilememesi dolayısı ile birarada değerlendirilip yorumlanamaması gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Yukarıda da belirtildiği gibi bankacılık sisteminde çok sayıda girdi ve çok sayıda çıktı bulunmaktadır. Ancak bu girdi ve çıktıların ne olduğu konusunda da bir anlaşma yoktur. Bazı yaklaşımlara göre girdi olarak kabul edilen bir değişken, bir başka yaklaşımda çıktı olarak kabul edilebilmektedir. Ayrıca girdi ve çıktı olarak kabul edilen değişkenler birimleri itibariyle de homojen değildir. Rasyo analizi yöntemiyle etkinlik analizi yapılan çalışmaların değerlendirilmesinde bu sakıncaların göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
B) Parametrik Yöntemler
Parametrik yöntemlerde genel olarak bir gözlem kümesi vardır ve bu küme içinde en iyi performansın regresyon çizgisi (etkinlik sınırı, efficiency frontier) üzerinde olduğu varsayılarak, bu çizgiden sapma göstermeyen gözlemler etkin (efficient) ; bu gözleme göre başarısız olan diğer gözlemler de etkinsiz (inefficient) olarak tanımlanır. Açıktır ki, hiç bir gözlemin tam olarak uyuşmadığı bir etkinlik sınırı her zaman mümkündür. Başarısızlıktan kastın aynı çıktı düzeyinde yüksek maliyet veya aynı girdi düzeyinde düşük çıktı olduğu ve gözlemlenen üretim birimlerinin homojen olduklarının varsayıldığı unutulmamalıdır. Ayrıca yöntem her zaman bir rassal hatanın olacağını da varsayar. Tam etkin olan gözlemler zaten hatanın sıfır olduğu gözlemlerdir. Dolayısıyla bir gözlemin etkinsiz olduğuna ancak ölçüm hatalarının giderilmesinden sonra karar verilebilir.
Böylece parametrik yöntemlerde etkinlik sınırından sapmaların etkinsiz gözlem (inefficiency) ve rassal hata (random error) gibi iki unsurdan oluştuğu, bu iki hata bileşeninin birbirinden ayırdedilebilmesinin de büyük önem taşıdığı ortaya çıkar. Zaten bu yöntemler birbirlerinden bu iki hata unsurunun nasıl dağıldığı ile ilgili varsayımlarla ayrılır. Aşağıda bu yöntemlerin mantığı kısaca ele alınmıştır.
i) SFA (Stochastic Frontier Approach) : Ekonometrik yaklaşım olarak da bilinen SFA, maliyet, kar ve üretim gibi açıklanan değişkenlerle; girdi, çıktı ve çevresel faktörler gibi açıklayıcı değişkenler arasında işlevsel bir ilişki kurar ve bir de hata payı için modelde yer ayırır. Bu teknikte, yukarıda sözü edilen rassal hata ve etkinsiz gözlemin birbirlerinden ayrılması gerekmektedir. Herhangi bir gözlemin en iyi durumdan sapmasının ne kadarının rassal hata, ne kadarının da etkinsiz gözlem olduğu anlaşılmadan modelin sonuçlarının güvenilir olmayacağı açıktır. Bu iki unsur, genellikle farklı dağılımlara sahip oldukları varsayılarak ayrılırlar. Rassal hatanın standart normal, etkinsiz gözlemlerin ise asimetrik dağıldığı varsayılır. (Berger, Humphrey 1997)
Yönteme dönük belli-başlı eleştiriler de dağılım varsayımları ile ilgilidir. Etkinsiz gözlemlerin normal dağılıma yakın bir dağılım gösterdikleri (Bauer , Hancock 1993) , (Berger 1993), (Berger, De Young 1997) yada rassal hatanın normal dağılım göstermediğini (Greene, 1990) bulgulayan çok sayıda araştırma vardır.
ii) DFA (Distribution-Free Approach) : Stokastik yönteme getirilen bu eleştiriler; DFA yönteminin ön plana çıkmasına neden olmuştur. Bu yöntem, adından da anlaşılacağı gibi, belli bazı kısıtlar altında hata terimlerinin ve onların bileşenlerinin (etkinsiz gözlem ve rassal hata) herhangi bir dağılıma sahip olabileceğini varsayar. Ancak panel verinin varlığı altında kullanılabilen DFA yönteminde, her firmanın uzun vadede verimliliği sabittir (core efficiency), en azından istikrarlıdır ve ölçüm hataları da yine uzun vadede sıfıra yakınsar. Bu varsayımlar etkinsiz gözlemlerin pozitif olmaları şartıyla geçerlidir. (Berger, Humphrey 1997)
Eğer zaman içinde bir firmanın (uzun vadede sabit olduğu varsayılan) verimliliği teknoloji, yasal düzenlemelerdeki değişiklikler, faiz hadlerinin oynaklığı veya diğer benzeri etkenler yüzünden anlamlı oranda değişirse; o zaman verimliliği ölçülen her birimin en iyi gözlemden sapması dikkate alınır. Bu teknik, bankalara uygulanacağı zaman, çok düşük ve/veya çok yüksek hata terimine sahip gözlemler dışlanır. Bu işleme kısaltma (truncation) denir.
iii) TFA (Thick Frontier Approach) : TFA yöntemi SFA ve DFA yöntemlerinden özellikle dağılım üzerine yaptığı varsayımlarla farklılaşır. SFA ve DFA yöntemlerinin gözlemlenen değerlerle varsayılan değerler arasındaki farkı oluşturan etkinsiz gözlem (inefficiency) ve rassal hata (random error) unsurlarının dağılımlarına ilişkin varsayımları iki yöntem arasındaki temel farkı oluşturur. Buna karşılık TFA yönteminde bu iki unsurun beklenen dağılımlarına ilişkin herhangi bir varsayım yoktur. Sadece gözlemlenen ve beklenen değerler arasındaki farkların en büyük ve küçük değerlerinin rassal hatayı, geri kalan değerlerin ise etkinsiz gözlemleri oluşturduğu varsayılır. (Berger, Humphrey 1997) Böylece TFA yöntemi bir tek üretim biriminin etkinliğinin tahmini için uygun olmayan bir yöntem durumuna gelir. Buna karşın genel etkinlik düzeyinin hesaplanmasında kullanılır. TFA yönteminde en yüksek ve düşük değerlerin rassal hata sayılarak ayıklanması, aslında SFA ve DFA yöntemlerinde ki kısaltma (truncation) işlemine benzer.
Yukarıda sayılan üç yöntemden hangisinin diğerlerinden daha iyi, daha elverişli olduğuna dair verimlilik literatüründe bir anlaşma olmadığı görülmektedir. Aksine, bu üç yöntemin ortak noktalarına yöneltilen eleştiriler söz konusudur. Bu eleştirileri iki ana argüman etrafında toplamak mümkündür.
1) Bu yöntemler, maliyet, kar ve üretim gibi açıklanan değişkenlerle; girdi, çıktı ve çevresel faktörler gibi açıklayıcı değişkenler arasında işlevsel bir ilişki kurduğu için, bu ilişkinin oluşmasını mümkün kılacak bazı davranışsal varsayımlarda bulunur. Eğer bu varsayımlar yanlışsa, açıktır ki modelin bulguları tartışmalı hale gelecektir.
2) SFA, DFA veya TFA’da birden fazla açıklayıcı değişken kullanılabilmekle beraber, ancak bir tane açıklanan değişken kullanmak mümkündür. Dolayısıyla bankalar gibi, birden fazla çıktının olduğu, hatta çıktının ne olduğu konusunda bile uzlaşmanın olmadığı bir sektörde, bu yöntemler nispeten kullanışsız hale gelmektedir.
Literatüre bakıldığında bu yaklaşımlarla yapılan araştırmalarda TFA yönteminin çok kullanılmadığı görülür. Buna karşın SFA ve DFA yöntemleri daha sıklıkla kullanılmaktadır. Bu ikisi arasında da DFA ön plana çıkmışa benzemektedir. İki yöntemin hangisinin daha elverişli olduğuna dair tartışma ise henüz devam etmektedir. (Bkz : De Young 1997; Allen ve Rai, 1996; Berger ve Humphrey 1997; Allen ve Rai, 1997)
C) Parametrik Olmayan Yöntemler
Parametrik olmayan yöntemler doğrusal programlama kökenli teknikler (kısıt altında optimizasyon) kullanarak etkinlik sınırına olan uzaklığı ölçmeye çalışırlar. Bu yöntemler, parametrik yöntemlerde olduğu gibi üretim biriminin yapısı ile ilgili davranışsal varsayımlara girmek zorunda olmadıkları için, görece avantajlıdırlar. Ayrıca, söz konusu yöntemlerin birden fazla açıklayıcı ve açıklanan değişken kullanabilme gibi bir üstünlükleri daha vardır. Buna karşın bir rassal hata terimi içermedikleri için, veri ve ölçüm hataları, şans ya da diğer nedenlerle oluşan hataları modele aktarır ve etkinlik sınırını yanlış tespit edebilirler. (Berger ve Humphrey 1997)
Bu yöntemlerden en yaygın olarak kullanılanı 1978 yılında Charnes, Cooper ve Rhodes tarafından geliştirilen DEA (Data Enveloping Analyses, Veri Zarflama Analizi) yöntemidir. Bu yöntem parametrik olmayan yöntemler arasında kesin bir üstünlüğe sahip olduğu için bu bölümde sadece DEA incelenecektir.
i) DEA: Parametrik olmayan yöntemler içinde en sık kullanılanı DEA yöntemidir. Bu yöntem, homojen oldukları varsayılan üretim birimlerini kendi aralarında kıyaslar. En iyi gözlemi etkinlik sınırı olarak kabul ettikten sonra, diğer gözlemler bu en etkin gözleme göre değerlendirilir. Dolayısıyla, DEA yönteminde etkinlik sınırı, varsayılan bir durum değil; gerçekleşen bir gözlemdir. Etkinlik sınırı bu şekilde tespit edildiği için de, bu yöntemde rassal hata kullanılmaz. Ancak, gözlemler arasında çok uç değerleri temsil ettiği düşünülen gözlemleri ayıklamak mümkündür.
DEA yöntemi için bu genel bilgilere ilaveten biraz daha geniş bir parantez açmak gerekir. Çünkü, DEA özellikle bankacılık alanında yapılacak etkinlik ölçümlerinde parametrik yöntemlere kıyasla bazı avantajlara sahiptir. DEA yönteminin parametrik yöntemlere olan üstünlükleri ise kısaca şöyle sıralanabilir.
§ DEA modellerinde çok sayıda girdi ve çıktı kullanmak mümkündür. (Özellikle çok sayıda girdi ve çıktıya sahip olan bankacılık sektörü açısından bu özellik çok önemlidir. )
§ Parametrik yöntemlerde olduğu gibi, girdi ve çıktı arasında bir fonksiyonel ilişki kurgulamak zorunda değildir. (Gerçek hayatta, böyle bir ilişkiyi, üstelik tek çıktıya bağlı kalarak kurgulamak oldukça sorunlu gözükmektedir ve bu ilişki yanlış kurulursa bütün model bundan etkilenecektir).
§ Aynı nitelikte (homojen) olan birimleri kendi aralarında kıyaslar. Belki reel sektörde kıyaslanan üretim birimlerinin homojen olduğu varsayımı tartışmalı olabilir; ama bankacılık sektörü söz konusu olduğunda bu varsayım görece anlamlı hale gelir.
§ Girdi ve çıktılar çok farklı birim değerleri ile ifade edilebilirler. (Fiziksel üretim, parasal büyüklük, hatta rasyolar cinsinden)
Özellikle bankacılık sektörü için önemli olan bu avantajlarının yanında DEA yönteminin bazı sakıncaları da vardır. Bu sakıncalar da şöyle sıralanabilir.
§ DEA yönteminde rassal hataya yer olmadığı için, ölçme yöntemleri ve verilerdeki gürültü (noise) ayıklanamaz ve bu nedenle verilerle ilgili problemler sonuçlara önemli oranda yansır.
Örnek olarak ele alınan verilerden bir tanesinin – ölçme hatası, gürültü veya benzer herhangi bir neden sonucu diğer verilerden çok daha iyi bir performansı işaret ettiğini ve veri setinin ortalamasının oldukça üstünde olduğunu varsayalım. Eğer bu veri ayıklanmazsa, etkinlik sınırını belirleyecek ve geri kalan bütün veriler –belki ortalama verimlilikte gözükmesi gerekirken- oldukça verimsiz gözükecektir. Bu hatayı gidermenin kesin bir yolu yoktur. Bu nedenle araştırmayı yapan kişinin ele aldığı veri setini ve bu seti etkileyen nedenleri, alınan zaman aralığına özgü spesifik durumları çok iyi bilmesi ve eğer gerekiyorsa verilerini ‘ayıklaması’ gerekmektedir.
§ DEA yöntemiyle yapılan en sorunsuz araştırmada dahi bulunan verimlilik rakamları görelidir. Mutlak bir verimlilik ölçütü yoktur. Bu nedenle veri setinin kapsayıcılığı özel bir önem kazanmaktadır.
Örnek olarak kamu bankalarının etkinliğini irdeleyen bir çalışma yapıldığını ve kamu bankalarının özel veya yabancı bankalara oranla oldukça etkinsiz olduğunu varsayalım. Yapılan araştırma sonucu kamu bankalarından bir tanesi tam etkin ve büyük bir kısmı da ortalama etkinlikte çıkacaktır. Belki bu sorunu giderebilmek için etkin olduğu varsayılan bir birimin verisinin ‘gösterge’ olarak modele eklenmesi düşünülebilir, fakat bu göstergeyi seçmek de aynı oranda sorunlu bir iştir.
§ DEA parametrik olmayan bir teknik olduğu için istatistiki hipotez testleri için çok uygun değildir. Dolayısıyla modelin sonuçlarını test etmek parametrik yöntemlere göre daha sıkıntılıdır.
III. Bankacılık Sektöründe Girdi ve Çıktının Hesaplanması
Bankacılık sektöründe verimliliğin ölçülmesinde en çok sorun yaratan ve üzerinde anlaşmazlığa düşülen noktalardan biri, girdilerin ve çıktıların ne olduğudur. Bu sorun etkinliği ölçmek için seçeceğimiz tekniği, girdi ve çıktı olarak kabul edeceğimiz değişkenleri ve nihayet elde ettiğimiz sonuçları etkiler. Bu nedenle, bu konuda kısa bir parantez açmak faydalı olabilir.
Girdilerin ve çıktıların belirsizliği sorunu, bankacılık faaliyetinin niteliği ile ilgili üç durumdan kaynaklanır.
i. Bankalar fiziki bir mal üretmez; ürettikleri esas olarak hizmettir ve bu hizmetin ölçülmesi ve hesaplanması oldukça sorunludur.
ii. Bankalar çok sayıda girdi ve çıktı kullanırlar.
iii. Bankaların temel fonksiyonunun tanımlanmasında güçlükler bulunmaktadır.
Bankacılık sisteminin bu nitelikleri banka girdi ve çıktılarının ölçülmesinde iki ayrı yaklaşımın gelişmesine olanak vermiştir. Bunlar üretim (production) ve aracılık (intermediation) yaklaşımları olarak adlandırılır. Bu yaklaşımlar ilk defa olarak Humphrey (1985)’de birbirlerinden ayrılarak tarif edilmiştir.
Üretim Yaklaşımı: Üretim yaklaşımı bankaları, sermaye, işgücü ve diğer malzemeyi (şube, demirbaşlar v.s) girdi olarak kullanan, buna karşılık mevduat, kredi, menkul değerler cüzdanı ve diğer bilanço kalemlerini ‘üreten’ birimler olarak ele alır. Bu yaklaşımda mevduat, kredi v.b çıktıların ölçülmesinde hesap sayısı baz alınır.
Aracılık Yaklaşımı: Bankacılık sisteminin esas işlevinin ödünç verilen fonlarla, ödünç alınan fonlar arasında aracılık yapması olduğunu düşünen aracılık yaklaşımı ise, bu varsayımına uygun olarak mevduat ve diğer kaynakları bankanın girdisi, kredi ve diğer varlıkları ise bankanın çıktısı olarak görür. Dolayısıyla bu yaklaşım, girdi ve çıktıyı ölçerken birim olarak hesap sayısını değil, para birimini kullanır.
Humphrey, bu iki yaklaşımı birbirinden bankanın ‘birim’ maliyetinin hesaplanmasında kullanılan iki ayrı yöntem arasındaki farkları belirterek ayırır. Buna göre, bankanın işletme giderleri (operating costs) iki yöntemle hesaplanabilir. İşletme giderlerini ya toplam mevduat hacmi veya aktif büyüklüğüne, ya da mevduat hesabı sayısına bölersiniz.
İşletme giderlerinin mevduat hacmi veya aktif büyüklüğüne bölünmesi, bize 1 TL’lik mevduatı veya aktifi işletmek için kaç ‘lira’ harcama yaptığımızı söyler ve bu rakam da farklı örnekleri birbirleriyle verimlilik açısından kıyaslamak için bize bir baz verir. Bu yöntem aracılık yaklaşımına uygundur, çünkü aracılık yaklaşımına göre bankaların işlevi ekonomideki fonlara aracılık etmek, onları üretken sahalara kanalize etmektir. Bu açıdan bakıldığında toplam aktif –veya kredi veya mevduat- büyüklüğü bankanın aracılık ettiği toplam kaynak miktarını göstereceğinden maliyetin bu çıktılara göre hesaplanması gerekir.
Buna karşın işletme giderlerini mevduat hesap sayısına bölerek hesapladığımız birim maliyet de bize tek bir hesabı işletmek için kaç kuruş harcadığımızı gösterir. Hesap sayısını baz alan birim maliyet ölçme yönteminin üretim yaklaşımı ile uygun düştüğü açıktır, çünkü üretim yaklaşımı bize banka hesaplarının (kredi veya mevduat hesabı olması fark etmez) bankanın ürettiği ürün olduğunu söyler.
Sadece işletme giderlerini göz önüne alarak yaptığımız hesaplamalarda iki yöntem arasındaki fark budur. Fakat buna finansman giderlerini (faiz ve kambiyo giderleri) eklediğimiz zaman önemli bir fark daha ortaya çıkar. Üretim yaklaşımı mevduat ve diğer ödünç alınan fonları girdi olarak kabul etmediği için bu fonların fiyatı olan finansman giderlerinin de toplam maliyete dahil etmez. Buna karşın, aracılık yaklaşımında bu değişkenler girdi olarak kabul edildiğinden finansman giderleri de toplam maliyete dahildir. Bu durum, üretim yaklaşımının finansman giderlerini dikkate almaması sonucunu doğurur ve rahatlıkla tahmin edileceği gibi çok sayıda eleştiriye yol açmıştır.
Bu iki yaklaşım arasındaki farklar ve Türk bankacılık sisteminde etkinlik ölçümü açısından hangisinin daha elverişli olduğu ilerleyen bölümlerde tartışılacaktır.
IV. Türk Bankacılık Sistemi Üzerine Etkinlik Araştırmaları
Bu bölüm, Türk bankacılık sistemi üzerine yapılmış nispeten yakın tarihli bazı araştırmaları sunmaya ve onların sonuçlarını değerlendirmeye çalışmaktadır. Çalışmalar genellikle 1990’lı yılları inceleyen ve yukarıda sayılan yöntem ve yaklaşımların hemen hepsini içeren bir çeşitlilik sergilemektedir.
A) Araştırmalar
Rasyo Analizi:
1) Altunbaş ve Molyneux (1995) çalışmalarında, Türk bankacılık sektörünün 1988-1993 yılları arasındaki performansını toplam dokuz rasyonun gelişimini inceleyerek analiz etmişlerdir. Bunlardan üçü etkinliği ölçen rasyolardır (toplam giderler/toplam gelirler, toplam giderler/ toplam aktifler ve personel giderleri/ toplam giderler). Çalışma Türk bankacılık sisteminin AB bankalarıyla kıyaslanmasını da içermektedir.
Çalışma Türk bankacılık sisteminin AB bankalarına oranla daha karlı, fakat daha az etkin olduğunu bulgulamıştır. Ayrıca Türk bankalarının daha emek-yoğun çalıştıkları ve ölçeklerinin AB bankalarına göre çok küçük olmasının da dezavantaj yarattığı çalışmanın diğer bulguları arasındadır.
2) Karamustafa (1999) çalışmasında, 1990-1997 yılları arasında Türk bankacılık sisteminin finansal karakteristiklerini toplam onsekiz tane rasyo kullanarak faktör analizi yöntemiyle incelemiştir.
Çalışma, sermaye yeterliliği ile ilgili faktörlerin Türk bankacılık sisteminin en önemli finansal karakteristiklerini oluşturduğunu bulgulamıştır. Sermaye yeterliliği ile ilgili faktörler toplam varyansın yüzde 44,1’ini açıklamaktadır.
Parametrik Teknikler:
1) Özkan ve Günay (1998) çalışmalarında, Türk bankacılık sisteminin maliyet yapısını ve maliyet yapısı üzerinde finansal serbestleşmenin etkisini 1981-1985 ve 1989-1993 dönemlerini kıyaslayarak incelemişlerdir. Klasik ve karışık (hybrid) translog fonksiyonlarının kullanıldığı çalışmada, bankacılık sisteminde üç girdi ve iki çıktı (girdiler işgücü, sermaye ve mevduat; çıktılar ise kısa vadeli krediler ile toplam diğer krediler) olduğu kabul edilmiştir.
Çalışma klasik ve karışık translog fonksiyonlar için ayrı sonuçlar vermiştir. Klasik translog fonksiyonuyla yapılan ölçümde, her iki dönem için bankacılık sektörünün tamamında ölçek kazançlarının (returns to scale) önemli ölçüde arttığı görülürken; karışık translog fonksiyonu ile yapılan ölçümde, küçük ölçekli bankaların ölçeklerinden kazanç sağladığı (economies of scale); buna karşın orta ve büyük ölçekli bankaların ölçeklerinden dolayı kayba uğradığı (diseconomies of scale) bulgulanmaktadır.
2) Özkan ve Günay’ın (1996) çalışmaları yukarıda özetlenen çalışma ile aynı kapsam ve niteliktedir. Ulaştığı sonuçlar da benzerlik gösterir. Yalnız çalışmanın bu ilk halinde 1998’deki çalışmada kullanılan maksimum olabilirlik (maximum likelihood) yöntemi yerine genelleştirilmiş en küçük kareler (generalized least square) yöntemi kullanılmıştır.
3) Çilli (1995) çalışmasında 1989-1991 dönemi itibariyle 25 özel ticari bankanın verilerini kullanarak çok ürünlü (multiproduct) bir maliyet fonksiyonu aracılığıyla Türk bankacılık sisteminde ölçek ve kapsam ekonomilerinin varlığını incelemiştir. Çalışma üç girdi (mevduat, yurtdışı krediler ve işgücü) ve iki çıktı (kredi ve menkul değerler cüzdanı) içermektedir.
Çalışma, bankacılık sisteminde ölçeğe göre azalan getiriler olduğunu, dolayısıyla bir ölçek avantajının –maliyet açısından- bulunmadığını göstermiştir. Ayrıca, girdilerin fiyat-talep esnekliğinin birden büyük olduğu ve girdi fiyatlarının diğer girdi fiyatlarındaki değişikliklerden etkilenmediği de çalışmanın diğer bulguları arasındadır.
4) Mahmud ve Zaim (1998) çalışmalarında genelleştirilmiş Leontief maliyet fonksiyonu (Generalized Leontief Cost Function) kullanarak sermaye hareketlerinin serbestleşmesinin Türk bankacılık sektörünün maliyet yapısına etkisini araştırmışlardır. Çalışma 1991 ve 1992 yılları verileri kullanılarak yapılmış ve girdilerle çıktılar aracılık yaklaşımına uygun olarak seçilmiştir. Bankacılık sisteminin girdisi olarak işgücü, sermaye, toplam mevduat ve diğer tüm ödünç alınmış fonlar kullanılmış; buna karşın çıktı olarak sadece kredi hacmi kabul edilmiştir. Çalışma, ilgili dönem itibariyle Türk bankacılık sektöründe kısa dönemde bütün girdiler için talebin esnek olmadığını bulgulamıştır. Uzun dönemde sermaye mevduat hariç bütün girdileri ikame edebilirken; kısa dönemde bütün girdiler birbirlerini ikame edebilmektedir.
Parametrik Olmayan Teknikler:
1) Mercan ve Yolalan (2000), yaptıkları çalışmada, performans ile ölçek ve mülkiyet yapıları arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. DEA yöntemi kullanılarak yapılan çalışma, CAMEL yaklaşımının unsurlarına karşılık gelen bir dizi rasyonun veri olarak kullanılmasıyla oluşturulmuştur. DEA yönteminin yukarıda değinilen sakıncalarını gidermek amacıyla, bu çalışmada da ekstrem değerler atılmıştır. Buna rağmen etkinlik sınırını oluşturan bankaların performans değişkenlerinin değerleri, gözlem kümesine baskın olduğu için, gözlemler genelde düşük etkinlik seviyesinde (ortalama yüzde 25-40) görünmektedirler.
Çalışma, Türk bankacılık sisteminin bir bütün olarak 1993’e kadar performansının arttığını ve 1993’ten sonra da belirgin bir şekilde gerilediğini bulmuştur. Ayrıca, mülkiyet ilişkileri açısından bakıldığında yabancı ve özel bankaların kamu bankalarına oranla daha etkin olduğu; ölçek açısından bakıldığında da 1994 yılından sonra orta ve küçük ölçekli bankaların performansı hızla gerilerken; büyük ölçekli bankaların göreli olarak daha iyi bir performans sergilediği bulgulanmıştır.
2) Yolalan (1996) yaptığı çalışmada, banka bilançolarından türettiği beş rasyoyu kullanmış ve banka grupları itibariyle, göreli performansı araştırmıştır. Bu çalışmada 1988-1995 arası kamu, yabancı ve özel bankalar olarak gruplanan gözlem değerleri ciddi bir sapma göstermemiş; 24 gözlemden 5 tanesi etkinlik sınırı üzerinde yer almıştır.
Çalışma, yabancı ve özel bankaların, kamu bankalarına oranla büyük oranda bir göreli etkinlik sergilediğini bulgulamıştır. Öyle ki, en yüksek kamu gözlemi 70,3’te kalırken, (etkinlik sınırı 100’dür) en düşük yabancı ve özel banka gözlemleri sırasıyla 71,2 ve 74,9 olarak gerçekleşmiştir.
3) Cingi ve Tarım (2000) araştırmalarında, 1989-1996 yılları arası bazı seçilmiş Türk bankalarının (5 tanesi kamu bankası olmak üzere, toplam 21 tane) göreli performansını TFP (Total Factor Productivity-Toplam Faktör Verimliliği) yaklaşımı ile incelemişlerdir. Araştırmada, bankalar mevduatın krediye dönüştürülmesi sonucu kar sağlayan kuruluşlar olarak kabul edilmektedir. Fakat, mevduat çıktı olarak kabul edilmiştir. Böylece, üretim yaklaşımının benimsendiği bir varsayım yapılmıştır. Fakat verilerin hesap adetleri ile değil, parasal değerler itibariyle hesaplanması da, aracılık yaklaşımına uygundur. Kısaca çalışma, yeni ve ‘karma’ bir yaklaşım önermektedir.
Çalışma, özel sektöre ait bankaların göreli performansının genelde kamu bankalarından daha iyi olduğunu (etkinlik sınırı her zaman özel bankalara ait gözlemlerce oluşturulmuş ve bir tanesi hariç bütün özel bankalar en az bir gözlemlerini etkinlik sınırına sokabilmişlerdir) ve etkinlik farklarının büyük ölçüde, ölçek etkinliğindeki farklılaşmadan kaynaklandığını bulgulamıştır.
4) Zaim (1995) yaptığı çalışmada finansal serbestleşmenin Türk bankacılık sektörüne etkilerini incelemiştir. Aracılık (intermediation) yaklaşımının kullanıldığı çalışma, girdi olarak personel sayısı, faiz ve amortisman giderleri ile kullanılan sarf malzemelerini; çıktı olarak ise mevduat ve kredi büyüklüklerini kabul etmektedir. Finansal serbestleşme öncesi (1981-1989) dönemi ile serbestleşme sonrası bir yıl (1990) örnek dönem olarak alınmıştır. 1981-1989 dönemi için 42 banka, 1990 yılı için de 56 banka seçilmiştir.
Çalışma 1981-1990 dönemi arasında Türk bankacılık sektöründe teknik etkinliğin artış hızının ortalama yüzde 10 olduğunu, ayrıca zaman içinde bankaların kendi aralarındaki etkinlik farklarının da azaldığını bulgulamıştır. Öte yandan özel bankalardaki etkinlik yabancı ve kamu bankalarından daha hızlı artmışsa da, kamu bankaları genelde daha etkindir. Bir diğer önemli bulgu da bankacılık sisteminin optimal ölçek büyüklüğüne hızla uyum sağladığıdır.
5) Yıldırım (1999) çalışmasında, 1988-1996 dönemi itibariyle Türk bankacılık sektörünü incelemiştir. Toplam vadesiz ve vadeli mevduat ile faiz ve faiz dışı giderlerin girdi, toplam krediler, faiz ve faiz dışı gelirlerin çıktı olarak kabul edildiği çalışmada, veri zarflama analizi (DEA) yöntemi kullanılmıştır.
Çalışma, dönemin bütünü itibariyle Türk bankacılık sektöründe ölçeğe göre azalan getiri olduğunu, etkin bankaların daha karlı olduğunu ve aktif kalitesi ile verimlilik arasında bir ilişki olmadığını bulgulamıştır. Ayrıca yukarıda da zikredilen iki ayrı çalışmanın bulguları da teyid edilmiştir. Buna göre 1994 yılından sonra sistemde verimliliğin gerilediği -Mercan ve Yolalan (2000)’de benzer bir sonuca varılmıştır- ve 1980’lerdeki hızlı verimlilik artışının 1990’ların ikinci yarısında korunamadığı -Zaim (1995)’te 1980’lerdeki verimlilik artışıyla ilgili bulgular vardır- da çalışmanın diğer sonuçları arasındadır.
B) Türk Bankacılık Sistemi Üzerine Yapılan Verimlilik Çalışmalarının Genel
Değerlendirmesi
Türk bankacılık sisteminin etkinliğini ve maliyet yapısını ölçen çalışmaların bir kısmı yukarıda özetlenmiştir. Bu çalışmalar, homojen bir bütün oluşturmamaktadır. Çalışmalarda ele alınan dönemler, kullanılan yöntem ve yaklaşımlar farklıdır. Hatta genellikle çalışmaların amaçları da birbirinden farklılaşmaktadır. Bu nedenle, çalışmaların hepsini ele alıp, ortak bulgularını tespite çalışmak oldukça dikkat gerektirmektedir.
Sayılan bu kısıt ve engellere karşın, böyle bir deneme faydalı olabilir. İlgili literatür 1990’lı yıllarda Türk bankacılık sisteminde verimlilik ve etkinlik kavramlarının, ölçek ekonomileri ve maliyet yapısının nasıl bir gelişme gösterdiğine dair kesin bütüncül doğrular sunamasa da yine de önemli ve anlamlı ipuçları sağlamaktadır. Çalışmalardan genel bir değerlendirme çıkarmaya çalışmak, belirtilen kısıtların akıldan çıkarılmaması koşuluyla, faydalı olabilir.
Bu kapsamda, çalışmaların çoğunlukla işaret ettiği ortak noktalar çıkarılıp, 1990’lar boyunca Türk bankacılık sisteminin – ölçek ekonomisi, mülkiyet ilişkileri, sermaye gibi- temel etkinlik karakteristikleri hakkında bazı saptamalar yapılmıştır. Bu saptamalar yukarıdaki kısıtlar çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Saptamalar
§ Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi bankacılık sisteminin etkinliğini artırmıştır: Sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği dönemin öncesini ve sonrasını kıyaslayan çok sayıda çalışma söz konusudur. Bu çalışmaların hepsi, serbestleşmeden sonra etkinliğin hızlı ve düzenli bir şekilde arttığını bulmuştur. (Özkan ve Günay, 1996 ve 1998; Mahmud ve Zaim,1998 ; Mercan ve Yolalan, 2000 ; Zaim, 1995 ; Yıldırım, 1999 ) Ayrıca bankaların finansal serbestleşmenin ardından optimal aktif büyüklüğüne hızlı bir şekilde uyum sağladığı da (Zaim, 1995) bulgular arasındadır.
§ 1994 yılından itibaren bankacılık sisteminin etkinliği azalmaya başlamıştır: Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi sonucu artmaya başlayan etkinlik 1994 krizinden sonra tamamen tersine dönmüş ve azalmaya başlamıştır. Bu durum Mercan ve Yolalan (2000) ile Yıldırım (1999)’ın çalışmalarının bulguları arasındadır. Ayrıca 1994 yılından itibaren görülen verimlilik azalışı küçük ve orta boy bankalardan kaynaklanmaktadır Mercan ve Yolalan (2000). Aynı dönemde büyük bankalar verimlilik düzeylerini küçük ve orta ölçekli bankalara kıyasla nispeten koruyabilmişlerdir.
§ Yabancı ve özel bankalar kamu bankalarına kıyasla daha verimlidir: Türk bankacılık sistemi hakkındaki çalışmaların en sık görülen sonuçlarından birisi, yabancı ve özel bankaların kamu bankalarına oranla çok daha etkin çalıştığıdır. Şüphesiz ‘verimlilik’ mutlak bir kavram olmayıp, seçilen girdi ve çıktılarla, kullanılan yöntemle araştırmacının ‘ürettiği’ bir şeydir. Buna karşın çok farklı çalışmalar aynı noktaya işaret etmektedir. Cingi ve Tarım (2000) çalışmalarında özel bankaların kamu bankalarına kıyasla daha etkin olduğu ve büyük ölçekli bankaların daha az etkin görünmesinin bu grupta önemli yer tutan kamu bankalarından kaynaklandığını belirtmektedirler. Aynı şekilde Yolalan (1996) en etkin banka gruplarının sırasıyla yabancı, özel ve kamu bankaları olduğunu bulgulamıştır. Yine Mercan ve Yolalan (2000) yabancı ve özel bankaların kamu bankalarına oranla daha verimli olduklarını, 1997 ve 1998 yıllarında kamu bankalarının mali yapılarının bozulduğunu ve özel bankaların etkinlik skorunu aşağıya çeken bir olgunun da tasarruf mevduatı sigorta fonuna devredilen bankalar olduğunu bulgulamıştır. Az sayıda olmakla beraber aksi yönde araştırmalar da vardır. Zaim (1995) çalışmasında kamu bankalarının özel bankalara oranla daha etkin olduğunu söylemiştir.
§ Türk bankalarında sermaye yetersizliği verimliliği sınırlamaktadır: Gerek Türk, gerekse diğer ülke bankacılık sistemlerini inceleyen çalışmalar çoğunlukla sermaye ile verimlilik arasında güçlü bir ilişkiye işaret ederler. Nitekim Karamustafa (1999) Türk bankalarında sermaye yetersizliği bulunduğunu ve sermaye yeterliliği ile ilgili faktörlerin sistemin en önemli finansal karakteristiğini oluşturduğunu bulgulamıştır. Benzer bir şekilde, Mahmud ve Zaim (1998) uzun vadede sermayenin mevduat hariç bütün girdileri (işgücü ve ödünç alınmış diğer fonlar) ikame yeteneğine sahip olduğunu göstermiştir.
§ Sistemde ölçeğin artan getirisi yoktur : Çilli (1995) çalışmasında Türk bankaları için ölçek ekonomisinin bulunmadığını belirtir. Küçük bankalar için çıktıları artırmanın önemli bir maliyet avantajı söz konusu iken, büyük bankalar için tersi söz konusudur. Aynı sonuca Özkan ve Günay (1998) da ulaşır. Şu farkla ki Çilli orta büyüklükteki bankalar için ölçeğin sabit getirisini bulmuşken, Özkan ve Günay bu grup için de ölçeğin azalan getirisini bulmuşlardır. Benzer şekilde Cingi ve Tarım (2000) büyük bankalar için ölçek etkinsizliği olduğunu bulgulamışlardır, fakat bu etkinsizliğin kamu bankalarından kaynaklandığını da vurgularlar. Yıldırım (1999) da sistemde ölçeğe göre azalan getiri olduğunu gösterir.
V. Düşük Enflasyon Ortamında Türk Bankacılık Sistemi ve Etkinlik
Eğer uygulanan dezenflasyon programı başarılı olur ve Türkiye 2 yıl içinde düşük enflasyon ortamına geçerse; bankalarda etkinlik kavramı önem kazanacaktır. Bu durum, kısmen yüksek enflasyon-bozuk kamu maliyesi ortamının yarattığı bazı avantaj ve dezavantajların ortadan kalkması; kısmen de dezenflasyon döneminin yarattığı bazı etkilerden ileri gelecektir.
Bu nedenle, dezenflasyon ortamının bankacılık sistemine olan bazı etkilerinin kısaca hatırlanmasında fayda olabilir. Söz konusu etkiler, bankalarda verimliliği ölçerken hangi yaklaşımları tercih edeceğimiz, hangi değişkenleri banka girdisi/çıktısı kabul edeceğimiz ve etkinliği artırmak için hangi tedbirlere öncelik vereceğimiz gibi bazı temel kararlarımızla yakından ilgili olacaktır.
Dezenflasyon sürecinin bankacılık sistemine beklenen etkileri şunlardır:
1) Kredi hacminde hızlı artış: Programın hazine bonosu ve devlet tahvili gibi nispeten risksiz alanlara yapılan plasmanı kısıtlayıcı ve ithalata dayalı bir büyüme sürecini tahrik etme kapasitesi yüzünden, toplam kredi hacmini artırması beklenmektedir. İlk altı ay itibariyle mevduat bankalarının yurtiçi kredi hacminin büyümesinin hızlandığı görülmektedir. Bu artış büyük oranda tüketici kredilerinden kaynaklanmaktadır.
2) Menkul değerler cüzdanında azalış: Programın en az enflasyonun düşürülmesi kadar önemli bir amacı da kamu maliyesini düzeltmek ve kamu borçlanması ile borçlanmanın faiz yükünü düşürmektir. Bu kapsamda alınan tedbirlerin bankacılık sisteminin DİBS’lere yaptığı plasmanı azaltması beklenmektedir. İlk altı ay itibariyle mevduat bankalarının yurtiçi menkul değerler cüzdanı binde üç oranında azalmıştır. Reel azalış bunun çok üzerindedir ve alt kalemlere baktığımızda da bu gerilemenin Hazine bonosu stokundaki azalmadan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
3) Tahsili gecikmiş alacakların artışı : Programın bankacılık sisteminin kredi hacmini programın ilk aylarına/ yılına denk gelen canlanma döneminde artırması, bunu izlemesi beklenen daralma döneminde de verilen kredilerin bir kısmının tahsili gecikmiş alacak haline gelmesi beklenmektedir. Her ne kadar ilk altı ay içinde bankaların tahsili gecikmiş alacakları artmışsa da, bunun nedeni tahsili gecikmiş alacakların yeniden tarif edilmesi ve sınıflandırılması olarak görünmektedir. Ayrıca 1998-1999 döneminde yaşanan durgunluğun etkileri de hala görülüyor olabilir.
4) Faiz dışı gelirlerin öneminin artışı: Kar marjlarının daralması ve tahsili gecikmiş alacakların artışı bankaların esas işlevi olan kaynak tahsisinden sağladıkları karları azaltarak, diğer aracılık hizmetlerinden sağladıkları gelirlerin önemini artıracaktır. Faiz dışı gelir-gider dengesinin (kambiyo kar ve zararları hariç ) artı bakiye vermesinin görünür bir gelecek içinde bankaların en önemli hedeflerinden biri haline gelmesi beklenmelidir.
Yukarıda sıralanan beklentilerin gerçekleştiği varsayımı altında, şubenin ve bir bütün olarak bankanın etkinliğinin hesaplanmasında kullanılacak yöntemler aşağıda tartışılmıştır.
A) Şubelerde Etkinliğin Ölçülmesi
Yukarıda ana hatları ile ele alınan etkiler düşük enflasyon sürecinde bankaların politikalarını ve etkinlik anlayışlarını önemli oranda etkileyecektir. Örneğin faiz dışı gelirlerin öneminin artışı, bu gelirlerin kaynağı olan hesap sayısının bankanın çıktısı olarak kabul edilmesini anlamlı hale getirir. Buna karşın kredi hacminin artışı ise, kredi hacminin çıktı olarak kabul edilmesini, diğer bir ifadeyle etkinliğin ölçülmesinde aracılık yaklaşımının gerekliliğini vurgular.
Türk bankacılık sistemi -sadece ticari bankaları dahi düşünsek- homojen bir bütünlük arz etmemektedir. Ticaret bankalarının kendi aralarında çok ciddi ölçüde yapısal farklar bulunmaktadır. Aleskerov, Ersel ve Yolalan (1997) çalışmalarında ticari bankaları aktif yönetim politikalarındaki farklılıkları esas alan bir sınıflandırmaya tabii tutmuşlardır. Sonuç olarak 55 ticari bankanın 27 gruba ayrıldığı ortaya çıkmıştır. Sadece bir tek bankanın bulunduğu 20 grup bulunmaktadır. Bu farklılık, kamu otoritesinin düzenlemelerinden, çok ürünlü bir üretim fonksiyonuna sahip kuruluşlar olarak bankaların farklı piyasalarda farklı politikalar izlemelerinden, (Aleskerov, Ersel ve Yolalan, 1997)’a göre farklı ölçeklere sahip olmalarından kaynaklanıyor olabilir. Fakat bankalararası farklılıklar bu heterojen yapı içinde etkinliğin ölçümü konusunda sadece bir tek yöntem veya yaklaşıma bağlı kalmanın hatalı olacağını da düşündürtmektedir.
Ticari bankaların kendi aralarındaki farklılaşma aynı bankanın şubeleri arasında da devam etmektedir. Şubeler plasman şubesi, mevduat şubesi, bireysel işlemler şubesi v.b türü ayrımlara tabi tutulmaktadır. Özellikle düşük enflasyon ortamının beklenen etkileri göz önünde alındığında şube işlevlerinin ayrışmasının hızlanması ve bu durumun şubeler arası etkinlik ölçümlerinde farklı yöntemlerin tercih edilmesi sonucunu doğurması beklenmelidir. Mesela plasman şubelerinde verilen kredi miktarı önemli olduğu için aracılık yaklaşımı, buna karşın bireysel hizmet şubelerinde açılan hesap sayısı ve müşteri tatmini gibi kavramlar ön plana çıktığı için bu şubelerde de üretim yaklaşımının kullanılması daha makul gözükmektedir.
B) Bankanın Etkinliğinin Ölçülmesi
Finansal sistemlerin en önemli görevlerinden biri ekonomideki kaynak tahsis kararını almaktır. Bu karar, ekonomideki ‘ne üretilecek’ ve ‘ne kadar üretilecek’ sorularını doğrudan doğruya cevaplanmasını kolaylaştırır.
Finansal sistemleri bu işlevi çerçevesinde kabaca iki ana gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan bir tanesi piyasa temelli (market-based) denilen sistemdir. Bu sistemde firmalar esas olarak hisse senedi ihracı ile kaynak temin ederler ve ticari bankaların rolü nispeten küçük ve işlevleri de azaltılmış durumdadır. Evrensel bankacılık olarak da adlandırılan diğer sistemde ise firmalar esas olarak bankalardan kaynak temin ederler ve bu sistemde ticari bankaların finansal sistem içindeki önemi ve girebileceği piyasalar (işlevleri) çok daha az sınırlandırılmıştır. Dolayısı ile ekonominin bütünü itibariyle bakıldığında evrensel bankacılık sisteminde bir ticari bankanın en çok göze çarpan işlevi kaynak tahsis kararı, yani aracılık işlevi olarak ön plana çıkar.
Türkiye’deki finansal sistem evrensel bankacılık sistemine daha yakındır. Verimlilik ölçümüne bu çerçevede yaklaştığımızda bankacılık sistemi bir bütün olarak düşünülür ve birbirlerine ya da diğer ülkelerin bankacılık sistemlerine karşı etkinliği incelenmek istendiğinde bankacılık sisteminin çıktısı olarak toplam kredi hacmi, toplam DİBS hacmi ya da toplam mevduat gibi büyüklüklerin alınması daha anlamlı gözükmektedir. Eğer Türkiye’de ticari bankaların ekonominin genel işleyişi içinde asli fonksiyonlarının aracılık ve kaynak tahsis kararı olduğu şeklinde ki varsayım doğru kabul edilirse, banka çıktısının ve bankacılık sisteminin etkinliğinin hesaplamasında aracılık yaklaşımının kabul edilmesinin daha mantıklı olacağı düşünülmektedir.
VI. Genel Değerlendirme
Dezenflasyon programının başarılı olması durumunda, oluşan yeni ekonomik ortam bankacılık sistemi açısından verimlilik ve etkinlik kavramlarının ön plana çıkmasını gerektirecektir. Bu kavramlar, geçtiğimiz on yıl içinde mevcut ekonomik koşullar nedeniyle ticari bankaların politika tercihlerinde etkili olamamışlardır.
1990-2000 yılları arasında Türk bankacılık sisteminde etkinlik analizi yapan bir dizi çalışma vardır. Bu çalışmaların sonuçlarını toplulaştırma çabası bazı sorun ve sakıncalar içerse de, anlamlı olabilir. Buna göre, 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinin ticari bankaların etkinliği üzerinde olumlu bir etkisi olmuş ve 1993 yılı sonuna kadar hızlı bir etkinlik artışı yaşanmıştır. 1994 yılından itibaren bu süreç tersine dönmüş ve bankaların etkinliği azalmaya başlamıştır. Dönemin tümü itibariyle özel ve yabancı bankalar kamu bankalarına kıyasla etkinlik açısından daha olumlu bir performans sergilemişler fakat özkaynak yetersizliği sistemin tamamında etkinlik artışını kısıtlayan bir faktör olmuştur. Ölçek ekonomisi açısından, Türk bankacılık sisteminde ölçeğin azalan getirisine işaret eden çok sayıda çalışma vardır.
Yukarıda sayılan unsurlar, bankacılık sisteminin geçtiğimiz yıllardaki ekonomik anomalilerden miras olarak aldığı yapısal özelliklerdir. Bunlara dezenflasyon sürecinin olası etkilerini eklersek bankacılık sisteminin çok yakın bir gelecekte sahip olacağını düşündüğümüz görüntünün ana hatları ortaya çıkmış olur. Dezenflasyon sürecinin bankacılık sisteminin menkul değerler cüzdanını azaltıp; toplam kredi hacminde ciddi bir artışa yolaçacağı ve bu artış içinde tüketici kredilerinin önemli bir yer tutacağı düşünülmektedir. İlk andaki bu etkilere daha sonra tahsili gecikmiş alacaklardaki artışın ve faiz dışı gelirlerin öneminin ve banka gelirleri içindeki payının artışının eşlik etmesi tahmin edilmektedir.
Böylece aracılık ve hizmet faaliyetlerine daha çok ağırlık vermiş, bireysel hizmetlere daha çok eğilmiş, şubeler arasındaki farklılaşmayı hızlandırmış (büyük bankalar için), rekabet edebileceği bazı piyasalarda/ hizmetlerde uzmanlaşmış (küçük bankalar için) ve kar marjları daralmış bir bankacılık sistemi ortaya çıkacaktır. Ayrıca bu bankacılık sistemi gerek ölçek, gerek izlenen aktif/pasif politikası, gerekse mülkiyet açısından birörnek bir yapı sergilememektedir.
Böyle bir bankacılık sisteminde şube etkinlik analizi için birden fazla tekniğin ve yaklaşımın gerekli olacağı, alınan hedef paralelinde seçilecek teknik ve yaklaşımların değişeceği açıktır; buna karşın sistemin bütününü etkinlik açısından değerlendirmek istediğimizde genel olarak banka çıktısının ne olduğu ve Türkiye özelinde ne olduğu sorusu karşımıza çıkmaktadır. Aradığımız cevap bankacılık sisteminin yaptığı işin ne olduğu ve nasıl ölçüldüğü sorusunun yanıtıdır. Bu çalışma, Türkiye’de bankacılık sisteminin asli fonksiyonunun kaynak tahsis kararı olduğunu ve etkinlik değerlendirmesinde kullanılacak olan yaklaşımların bu çerçevede seçilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Türk Bankacılık Sistemine İlişkin Etkinlik Çalışmaları
|
|
Yazar |
Tarih |
Girdi |
Çıktı |
Metod |
Yaklaşım |
|
1) |
Özkan – Günay |
1981-1985 |
İşgücü |
KV Krediler |
Klasik |
Aracılık |
|
|
|
1989-1993 |
Sermaye |
Diğ. Krediler |
Translog |
|
|
|
|
|
Mevduat |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
2) |
Özkan – Günay |
1981-1985 |
İşgücü |
KV Krediler |
Hibrit |
Aracılık |
|
|
|
1989-1993 |
Sermaye |
Diğ. Krediler |
Translog |
|
|
|
|
|
Mevduat |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
3) |
Çilli |
1989-1991 |
İşgücü |
Krediler |
Multiproduct |
Aracılık |
|
|
|
|
Mevduat |
Menkul Değ. |
Cost |
|
|
|
|
|
Yurtdışı Kred. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
4) |
Mercan-Yolalan |
1989-1998 |
Pers.Gid/TA |
Portföy/TA |
DEA |
|
|
|
|
|
Top.Gid/Top.Gel. |
Özk+Kar/TA |
|
|
|
|
|
|
|
Ort.Özk Karl. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
5) |
Yolalan |
1988-1995 |
|
|
DEA |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
6) |
Cingi-Tarım |
1989-1996 |
|
|
DEA |
Karma |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
7) |
Zaim |
1981-1989 |
Personel sayısı |
Mevduat Hacmi |
DEA |
Aracılık |
|
|
|
|
Faiz giderleri |
Kredi Hacmi |
|
|
|
|
|
|
Amortisman gid. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
8) |
Yıldırım |
1988-1996 |
Vadeli mevduat |
Krediler |
DEA |
|
|
|
|
|
Vadesiz mevduat |
Faiz gelirleri |
|
|
|
|
|
|
Faiz giderleri |
Faiz dışı gelirler |
|
|
|
|
|
|
Faiz dışı giderler |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
9) |
Altunbaş |
1988-1993 |
… |
… |
Rasyo |
|
|
|
Molyneux |
|
|
|
Analizi |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
10) |
Karamustafa |
1990-1997 |
… |
… |
Faktör Analizi |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
11) |
Mahmud Zaim |
1991-1992 |
İşgücü, Sermaye |
Krediler |
DEA |
Aracılık |
|
|
|
|
T. Mevduat |
|
|
|
|
|
|
|
Diğ. Ödünç Al. Fon. |
|
|
|
Kaynaklar
ALESKEROV, F , ERSEL, H. ve YOLALAN, R. (1997), “Clustering Turkish Commercial Banks According To Structural Similarities”, YKB Tartışma Tebliğleri Serisi 1997/2.
ALLEN, L ve RAİ, A. (1996), Operational Efficiency in Banking: An International Comparison, Journal of Banking and Finance, 1996 No 4.
ALTUNBAŞ, Y ve MOLYNEUX, P. (1995), “Gümrük Birliğine Giriş Sürecinde Türk Bankacılık Sisteminin Değerlendirilmesi”, Uzman Gözüyle Bankacılık Dergisi Sayı 11.
BERGER, A ve MESTER, L. (1997), “Inside the Black Box: What Explains Differences in the Efficiencies of Financial Institutions”, Journal of Banking and Finance, 1997 No 7.
BERGER, A ve HUMPHREY, D. (1997), “Efficiency of Financial Institutions: International Survey and Directions for Future Research”, European Journal of Operational Research, Vol 98.
BERGER, A ve DE YOUNG, R. (1997), “Problem Loans and Cost Efficiency in Commercial Banks”, Journal of Banking and Finance, 1997 No 6.
CİNGİ, S ve TARIM, A. (2000), “Türk Banka Sisteminde Performans Ölçümü: DEA-Malmquist TFP Endeksi Uygulaması”, TBB Araştırma Tebliğleri Serisi 2000-01.
ÇİLLİ, H. (1993), “Economies of Scale and Scope in Banking : Evidence from the Turkish Commercial Banking Sector”, TCMB Tartışma Tebliğleri No:9308.
DE YOUNG, R. (1997), “Comment on ‘ Operational Efficiency in Banking: An International Perspective”, Journal of Banking and Finance, 1997 No 10.
HUMPHREY, D. (1985), “Costs and Scale Economies in Bank Intermediation”, Handbook for Banking Strategy.
KARAMUSTAFA, O. (1999), “Bankalarda Temel Finansal Karakteristikler: 1990-1997 Sektör Üzerinde Ampirik Bir Çalışma”, İMKB Dergisi Cilt 3, Sayı 9.
MAHMUD, S ve ZAİM O. (1998) Cost Structure of Turkish Private Banking Industry: A GL Restricted Cost Function Approach, ODTÜ Gelişme Dergisi, Yıl 1998, Sayı 3.
MERCAN, M ve YOLALAN, R. (2000) Türk Bankacılık Sisteminde Ölçek ve Mülkiyet Yapıları ile Finansal Performansın İlişkisi, YKB Tartışma Tebliğleri Serisi 2000/1.
ÖZKAN-GÜNAY (1998), “Economies of Scale and Scope in the Turkish Banking Industry”, The Journal of Economics, XXIV, No: 1.
ÖZKAN-GÜNAY (1996), “The Effect of the Financial Liberalization Program on the Economies of Scale and Scope of Turkish Commercial Banking”, Yapı Kredi Economic Review, Vol 7, No 2.
YILDIRIM, C. (1999), “Evaluation of the Performance of Turkish Commercial Banks: A Non- Parametric Approach in Conjunction with Financial Ratio Analyses”, International Conference in Economics III, ODTU.
YOLALAN, R. (1996), “Türk Bankacılık Sektörü İçin Göreli Mali Performans Ölçümü”, TBB Bankacılar Dergisi Sayı 19.
ZAİM, O. (1995), “The Effect of Financial Liberalization on the Efficiency of Turkish Commercial Banks”, Economic Research Forum for the Arap Countries, Workshop on Financial Market Development.
|
TÜRKİYE BANKALAR BİRLİĞİ
488 Sayılı Damga Vergisi Kanunu’nun30. Maddesi Uyarıncaİstisna Uygulaması EsaslarıProf. Dr. Ahmet Kırman
Yayın no: 220
İsteme Adresi: Türkiye Bankalar Birliği Nispetiye Caddesi Akmerkez B 3 Blok Kat 13 80630 Etiler – İstanbul Tel: (212) 282 09 73 (16 hat) Faks: 282 09 46 (4 hat) |
* Türkiye Bankalar Birliği, Bankacılık ve Araştırma Grubu.
