Demokrasi Hukuk ve Partiler
Türkiye sendeleyerek yürüdüğü demokrasi yolunda bir yara daha aldı:Anayasa Mahkemesi kararıyla bir parti daha kapatıldı. Üstelik siyasi bir davanın hukuk zeminine oturtulmaya çalışıldığı ve yargının siyasallaşıp siyasallaşmadığının tartışıldığı bir ortamda bu dava sonuçlandırıldı.
Bu ve benzeri uygulamalar, Türkiye’nin 50 yıllık demokrasi yolculuğunda hala çelişkiler içerisinde olduğunu göstermektedir. Zira, Türkiye hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve protokollerini imzalayarak, AB gibi çoğulcu ve katılımcı demokrasi üzerine inşa edilmiş bir yapıyla bütünleşmeye çalışmakta, hem de bu birliğin bu konudaki hassasiyetlerini dikkate almamakta ısrar etmektedir. Bu çelişkilerin ortadan kaldırılmasının zamanı çoktan gelmiş hatta geçmiştir. Artık çağdaş demokrasilerde bir partinin kapatılabilmesi için ya şiddeti açıkça tahrik etmesi ve bunu parti politikası haline getirmesi ya da şiddete başvurması gerekmektedir. Üstelik kapatmaya, demokrasi için gerçekten tehlike arz ettiği ve başka her hangi bir olanak bulunmadığında son çare olarak başvurulmaktadır. Siyasi olarak toplumun genelinden farklı hatta sisteme aykırı da olsa da bazı fikirleri savunmak parti kapatmak için yeterli olmamaktadır.
Bir ülkede toplumun tüm kesimlerinin aynı düşüncede olması beklenemez ve beklenmemelidir. Bu dinamizmin ve gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Aynı şekilde demokrasinin gerçek anlamıyla kalıcı olarak yerleşebilmesi için farklı düşüncelerinde seslendirilebilmesi ve onlara yaşama şansının verilmesi gerekmektedir. Zira demokrasi farklı düşüncelerin seslendirilmesinden güç alan ve bu sayede sürekli kendini geliştiren bir sistemdir. Farklı düşüncelerin örgütlenmesine olanak tanıyan partilerde bu yüzden demokrasinin vazgeçilmez ögeleridir. Düşünce ve örgütlenme gibi iki temel hakkı bünyelerinde barındıran partiler demokrasinin gelişip, güçlenmesi ve toplumun daha çağdaş bir yapıya kavuşmasını sağlarlar. Katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi ancak partiler aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Bu nedenle demokrasi için bu kadar önem arz eden partilerin kapatılmasının da aynı derecede önemli nedenlere dayanması gerekmektedir. Yoksa bir partiyi sadece farklı düşünce ve inanca sahip olduğu ve tartışmalı olan bir sisteme aykırı davrandığı için kapatmak demokrasiyi yaralamaktan başka bir anlam ifade etmez.
Bütün bunlar bilinmesine rağmen hala ülkemizde bu şekilde parti kapatmak ne yazık ki, bir çözüm olarak görülmektedir. Bu konuyla ilgili olarak bir röportajda, yıllardır Avrupa hukukuyla ilgili çalışan ve AİHM’de bir dönem Türkiye’nin temsilciliğini yapan Prof. Aslan Gündüz’ün, Neşe Düzel’in sorularına verdiği cevaplar çok dikkat çekicidir.¹
N.D.- “Anayasa Mahkemesi Fazilet Partisi’ni, “Siyasal partiler laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı haline gelmişse kapatılır” maddesine dayanarak kapattı. Yani, Fazilet Partisi’nin laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğuna karar verdi. Peki, “laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı” olmanın yasalarımıza göre ölçüsü nedir?”
A.G.- “Çok önemli bir soru sordunuz. Çünkü bizim Anayasamız ve yasalarımız, laikliği de, odak kavramını da tanımlamıyor. Yani Anayasa Mahkememiz, tanımı yapılmayan ‘laikliğe’ aykırı faaliyetlerin, tanımı yapılmayan ‘odağı’ haline geldiği için Fazilet’i kapattı.”
N.D.- “Anayasamız tarif etmediği suça mı ceza verilmesini öngörüyor?”
A.G.-“Anayasalarda bu tarif yapılmayabilir. Anayasanın detaylı olması beklenmez çünkü. Anayasalar geneldir. Bizim Anayasamız da ‘Laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiyse bir parti kapatılabilir’ diyor ve bununla bırakıyor. Anayasanın getirdiği bu genel hükmün içinin kanunlarla doldurulması gerekir. Bizde işte bu eksik.”
N.D.-“Kanunların tarif etmediği bir suçun cezası olabilir mi peki?”
A.G.-“Siz, işin sadece odak yönüne değiniyorsunuz. Ben ise işin daha vahim olduğunu söylüyorum size. Bizim yasalarımızda laikliğinde kanuni tarifi yok. Yani laikliğin ne olduğunu tanımlayan bir anayasa hükmü ve kanun hükmü yok. Bu durumda boşluğu geniş bir taktir yetkisi kullanarak yargıçlar dolduruyor. Laikliğin ve odağın ne olduğunu onlar taktir ediyor. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, Fazilet Partisi’ni kapatma kararını tanımı olmayan bu iki kavrama dayanarak almış oluyor.”
N.D.- “Bir siyasi partinin kapatılması gibi cezası çok ağır olan bir suçu tarif etmemek, hukuk mantığına uygun mu?”
A.G.- “Bu, bizim içinde bulunduğumuz hukukun mantığına uygun olmaz. Çünkü biz sadece Türkiye’ye göre değil, Avrupa standartlarına göre de hukuk yapmak zorundayız. Zira biz Avrupa hukuk sisteminin içinde yer alıyoruz.”
Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi Anayasada tarifi yapılmayan iki kavrama dayanarak taktir yetkisini kullanıyor ve bir partiyi kapatıyor. Kapatmaya da özellikle birkaç milletvekilinin söz ve tavırları gerekçe olarak gösteriliyor. Bu milletvekillerinin, ifade özgürlüğünün en yüksek düzeyde olması gereken meclis çatısı altında yaptıkları konuşmalardan dolayı yasaklı hale getirilmesi gerçekten çok düşündürücüdür. Kaldı ki; birkaç milletvekilinin söz ve tavırlarından dolayı bir partiyi kapatmak ne kadar doğrudur? Birkaç milletvekili suç işlemiş olsa dahi, kapatma için partinin bütününün izlediği politikaların esas alınması daha doğru değil midir? Bu şekilde parti kapatmak o partiye oy vermiş olan iradenin yok sayılması anlamına gelir ve kesinlikle demokrasiyle bağdaşmaz.
Bütün bunlara rağmen hala, kapatılan partinin siyasi rakiplerinin, başbakanın, cumhurbaşkanının hatta kapatma kararını alan mahkeme başkanının, kapatmanın istenmediği ama bunun yasalar öyle emrettiği için alınması gereken bir karar olduğu yönündeki açıklamaları konunun vehametini daha da arttırmaktadır.
İlgili ve yetkililerin istemeden aldıkları ya da alınmasına katkıda bulunduklarını belirttikleri bu, demokratik olmadığı kadar hukukiliği de tartışılır kararın sebep olduğu durumun ortadan kaldırılması için gerekli olan yasal düzenlemeler, davanın devam ettiği iki yıllık süre zarfında alınamaz mıydı? Yasalarında hala bu denli demokratik olmayan unsurları bulunduran bir ülkenin yasama organı bu süre zarfında pekala bu değişiklikleri yapabilir ve bu günkü ağır sorumluluktan kurtulabilirdi. Bunun yapılmamasının nedeninin yasamayı oluşturan diğer partilerin rakiplerini akarte etme düşüncesi olmadığı bellidir. Zira daha önce de benzer durumlar yaşanmış ve aynı düşünceye bağlı partiler kapatılmıştı. Ama kısa bir süre sonra da yeni partiler kurulmuştu. Yani parti kapatmak o düşünceyi ortadan kaldırmamış aksine daha da güçlenmesine sebep olmuştur. O zaman hem antidemokratik olması sebebiyle yadırganan, hem de sorun olarak algılananın ortadan kaldırılmasını sağlamayan bu tutumda ısrar etmenin ne gibi bir anlamı olabilir? Bu sorunun cevabı krizle beslenen otoritedir. Sanki bu otorite, bir tehlike olarak gördüğü bu anlayışın yok olup gitmesinden çok, onun üzerindeki kontrolünü kaybetmeden varlığını sürdürmesini ister gibi davranmaktadır. Onu demokrasi için sürekli bir tehdit unsuru olarak göstermekte ve böylece kendi varlığının önemini ortaya koymaktadır. (Zaten partinin kapatmaya gerekçe olma olasılığı daha yüksek olan devamdan dolayı kapatılmaması bunun en bariz göstergesidir.) Bu şekilde gelişip güçlenen bu otorite diğer düşünce ve yapılanmaların alanını daraltmaktadır. Kesinlikle demokratik olmayan bu hareket üstüne üstlük demokratik kurumlar aracılığıyla yapılmaktadır. Sonuçta hem toplum içerisinde kamplaşma ve bölünmeler meydana gelmekte hem de belli kesimlerin devlete karşı olan güvenleri sarsılmaktadır.Ayrıca Türkiye’yi partiler mezarlığına çeviren (33 yılda 22 parti kapatıldı ve sırada yeni partiler var) ² bu anlayışın, parti kapatma gücünü aldığını belirttiği Anayasanın “demokratik hukuk devleti” ilkesine her hangi bir katkıda bulunmadığı da ortadadır.
Devletler korkularla yönetilemezler. Büyük devlet olmak korkuların üzerine cesaretle gitmeyi gerektirir. Ama evrensel hukuk değerlerine sırt çevirerek, özgürlükleri kısıtlayarak ve içinize kapanarak korkularınızı ortadan kaldıramazsınız. Bu anlayışın ülkemizi getirdiği nokta zaten ortadadır. Türkiye’nin her alanda önü kapatılmıştır ve ülke adeta üçüncü dünya ülkesi olmaya zorlanmaktadır.
Günümüzde, farklı düşünce, anlayış ve yaşayışların toplum için bir zenginlik ve dinamizm olduğu unutulmamalıdır. Çok seslilik, yeni düşüncelerin, dolayısıyla gelişmenin ve aydınlanmanın önünü açar. Bilimsel, teknolojik, sanatsal, siyasal, ekonomik ve sosyal alandaki gelişmelerin temelinde hep mevcut olanı daha iyiye götürmeyi amaçlayan farklı düşünceler vardır. Bu nedenle hangi siyasi anlayış ve inanışta olursa olsun kişilerin, düşüncelerini şiddet içermediği sürece, her ortamda özgürce ifade edebilmelerinin önü açılmalıdır. Bu amaçla ihtiyaç duyulan hukuki düzenlemelerin bir an önce yapılarak düşüncenin ve ifade özgürlüğünün suç olmaktan çıkarılması ve buna paralel olarak da düşünce ve ifadenin örgütlü hali olan partilerin kapatılmalarının zorlaştırılması gerekmektedir. Zira daha özgürlükçü yasalar ve gelişmiş bir hukuk gün gelir herkese lazım olur.
1. 02.07.2001 (Radikal Gazetesi Pazartesi Konuşmaları)
2. 23.06.2001 (Radikal Gazetesi)
Ekrem Fazlıoğlu
