SOSYAL GÜVENLİK VERSUS “DEMOKRATİK UZLAŞMA”

Mesleki,bedensel ve sosyo-ekonomik nitelikli bazı riskler nedeniyle bireyin gelirinin azalmasına veya gelirinin kesilmesine karşı bir önlem olarak tanımlanan sosyal güvenlik olgusunun ortaya çıkışını hazırlayan süreç ise sanayileşmedir. Öyle olduğu için de modern anlamda sosyal güvenliğin klasik dönemi kabul edilen zaman XIX. Yüzyıl sonları ile XX. Yüzyıl başlarıdır. Bu dönemin temel özelliği, işçilerin iş kazaları, meslek hastalıkları nedeniyle büyük gelir kayıplarına uğrayarak, sistem için sorunlu bir grubu oluşturmasıdır. Çalışma sürelerinin oldukça uzun olduğu, ücretlerin düşük olduğu bu dönem işçi sınıfının huzursuzluğunu açıkça ortaya koyduğu, sosyalist hareketlere yöneldiği dönemdir de. 1848 devrimleri, ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme geçiş, sosyalistlerin işçi sınıfı içinde artan gücü mevcut düzeni, sistemi tehdit etmeye başlamıştı. Gelecek güvencesi kalmayan, huzursuz, sosyalistlerle bağını her geçen gün daha da arttıran işçi sınıfını sistemle bütünleştirmek için bir “demokratik uzlaşma” aracına ihtiyaç vardı: sosyal güvenlik. Böyle olduğu için de sosyal güvenliğin gelişim tarihi biraz da işçi sınıfının mücadelesi, bu mücadelenin yarattığı tehlike, kaygı ve korku ile de ilgilidir. Tehlikenin büyüklüğü, sosyal güvenlik açısından sermayeyi daha büyük tavizler vermeye itmiş, düzeni bu uzlaşma sonucunda daha demokratik kılmıştır. Böyle olduğu için de zamanla, kendisini “hukuk devleti”, “sosyal hukuk devleti”, “refah devleti”, “sosyal refah devleti” olarak sıfatlandıran ülkeler, bunun bir gereği olarak sosyal güvenliği bu sıfatlandırmanın içinde yer alan ve temel ilkeleri oluşturan haklardan biri olarak kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu süreci daha iyi anlayabilmek için biraz sosyal güvenlik olgusu ve onun tarihsel gelişimi üzerinde durmak yararlı olacaktır.

Sosyal Güvenlik: Bir Hak Veya Bir “Rüşvet”

Sosyal güvenlik olgusu, özde bireyin karşılaşacağı ve yaşamı için tehlike oluşturan olaylara karşı bir güvence olup, tehlikeyle karşılaşan ve yoksulluğa düşen bireye asgari bir güvence sağlamayı amaçlamaktadır. Bu nedenle de sosyal güvenlik politikalarının temelini ekonomik ve sosyal risklerin bireyler üzerindeki etkilerini giderme çabaları oluşturmaktadır. Çalışma gücünü olumsuz yönde etkileyen hastalık, yaşlılık ve sakatlık gibi bedensel riskler; çalışma gücünü etkilememekle birlikte onun kullanımını önleyen işsizlik bu türden riskleri oluşturmaktadır. Bu risklerle karşılaşan birey geçici ya da sürekli olarak gelirden yoksun kalmakta, ekonomik güvensizlik ortamına itilmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ/ILO), 1952 yılında, “Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 Sayılı Sözleşme” ile bu riskleri dokuz ana başlık altında toplamıştır. Bunlar, hastalık (sağlık yardımı), hastalık (gelir kaybını karşılayan ödenekler), işsizlik, yaşlılık, iş kazası ve meslek hastalığı, analık, sakatlık, ölüm ve aile yükleridir. Sözleşmeyi onaylayan ülke bu risklerden en az üçüne karşı bir koruma getirmek zorundadır. Ancak kabul edilecek bu üç riskten birinin, işsizlik, yaşlılık, iş kazası ve meslek hastalığı, sakatlık veya ölüm risklerinden biri olması gerekir. Sözleşmenin bağlayıcılığı çerçevesinde bakıldığında, asgari sınırın ne kadar düşük tutulduğu açıkça görülmektedir. Kuşkusuz bu sözleşmenin hayata geçişi de işçi sınıfının mücadelesinin yaratacağı korku ve kaygıya bağlı olarak değişecektir. Güçlü mücadelenin olduğu yerlerde “demokratik uzlaşma”nın gereği olarak “hak” ya da “rüşvet” olarak teklif edilecek korporatist takas unsurlarının kapsamı da değişecektir.

Gelecekten umudu olmayanların, gelecek kaygısı olanların ise içinde yaşadıkları düzeni, sistemi benimseyerek, hiç tepki göstermeden yaşamaları mümkün değil. Bu durum, kapitalizmin sivriliklerini törpüleme araçlarından biri olan sosyal politika uygulamalarını gerektirmektedir. Sosyal güvenlik de bunu sağlayan en önemli sosyal politika aracı olmaktadır. Sosyal politika uygulamalarını genişliği ile sistemin daha “demokratik” oluşu arasında kaba bir doğrusal ilişki olduğu düşünülebilir. Sorun, daha çok düzenin, sistemin işçi sınıfı ile kurmak istediği ilişkinin türüne bağlı bulunmaktadır. İşçi sınıfı ile “bütünleşmeyi”, daha çok “gönüllülük” ve “uzlaşma” temelinde arayan düzenler, daha demokratik bir görünüm veren bu yaklaşımda bazı ödünler karşılığında, sosyal güvenlik gibi bazı ödüller de sunabilmektedir. Tipik bir korporatist takas olarak değerlendirilebilecek olan bu yaklaşım, kuşkusuz, sistemce de “demokratik uzlaşma” olarak algılanacaktır. Bu anlamı ile de istenirse sosyal güvenlik işçi sınıfı için bir “hak” olarak ya da bir “rüşvet” olarak algılanabilir. Düzene, sisteme yönelik bir çatışmaya girmemek koşulu ile sistem içinde yerini alan, onunla bütünleşen işçi sınıfı için bu bir “demokratik”, “sosyal adalet”in, “sosyal hukuk devleti”nin gereği olan “hak” olacaktır. Teklif edilen bir “rüşvet” olması ise, işçi sınıfının düzen ve sistemle çatışmaya giriş amacın sadece rahatsızlığını dile getirilmesi ile ilgilidir. Düzeni ve sistemi dönüştürmeyi amaçlamayan bir çatışma, sadece bir tepkiyi ve huzursuzluğu dile getirdiği için, bu dönem açısından bir yatıştırıcı “rüşvet” olarak karşımıza sosyal güvenlik çıkmaktadır. Sosyal güvenliğin, “demokratik uzlaşma” aracı olarak demokrasiye katkısı bu takas sürecindeki ilişkilere ve mücadeleye bağlı bulunmaktadır. Şimdi biraz da bu sürece bakalım.

İsyandan Uzlaşmaya Bir Yumuşatıcı: Sosyal Güvenlik

Sanayileşme sürecine diğer ülkelere göre biraz daha geç giren Almanya, sosyal güvenliğin en çok geliştiği ülkelerden biridir. Henüz devletin sosyal güvenliğe merkezi olarak kurumsal düzeyde müdahale etmediği başlangıç dönemlerinde madencilik ve diğer sektörlerde oldukça yaygın “yardımlaşma ve dayanışma sandıkları” bulunuyordu. Bu sandıkların sayısı on bine, kapsadığı işçi sayısı da iki milyona yaklaşıyordu, ki bu sayı toplam işçilerin dörtte birini oluşturuyordu. Buna rağmen, bilinen ilk sistematik, kurumsal düzenlemeye devlet tarafından Almanya’da başvurulmuştur. Kuşkusuz Bismarck Almanya’sında yaşanan bu durum tesadüfi bir şey değildir. XIX yüzyılın sonunda hızla sanayileşen, işçi sınıfının tepkileri ve sosyalistlerin gelişimi ile karşı karşıya kalan Almanya’da Bismarck, işçileri sistemle bütünleştirip, sosyalistlerden koparmak için sosyal güvenliğe önemli bir sosyal politika aracı olarak başvurdu. Böylece bir yandan emek gücünün yeniden üretimine olanak tanıyan, diğer yandan da işçileri sistemle bütünleştirmeyi kolaylaştıran sosyal sigorta modeli oluşturulmaya başlandı. Sistem 1883-1889 arasında çıkarılan temel yasalar ile biçimlendirildi.

Bismarck Almanya’sında işçilere tanınan bu “hak”, verilen “rüşvet” başlangıçta diğer ülkeler tarafından soğuk karşılandı. Ancak, Almanya’da yaşananlar, sistemin güvencesi olarak bu türden “yumuşatıcıya” ihtiyaç olduğunu gösterdi. Almanya’nın sosyal güvenlik yaklaşımı zamanla benimsenerek yaygınlaşmaya başladı. Bir yumuşatıcı olarak sosyal güvenlik yaygınlaştıkça, işçi sınıfının mücadelesi de yumuşamaya başladı, sistemle birlikte yaşamaya dönük biçimlenmeye başladı. Kuşkusuz bu süreç “demokratikleşme” sürecinin yaşandığı bir zaman dilimidir de. Yine de bir hızlandırıcı gerekiyordu. Rusya’daki Ekim Devrimi 1917 yılında bu görevi üstlendi. İşçi sınıfı adına bir devrim gerçekleştirilmiş olması, ve onun adına bir iktidarın kurulması, kapitalist dünyayı daha dikkatli ve özenli davranmaya itti. Artık, daha kolay sosyal güvenlik gibi yumuşatıcı “hak” ve “rüşvet”e başvurularak rejimler “demokratikleştirilebilirdi”. Kuşkusuz, krizlerin elverdiği ölçüde… Bu nedenle de önce, 1929 bunalımını, ardında faşizmi yaşamak gerekiyordu.

Faşizmin yenildiği, sosyalist sistemin oldukça prestijli çıktığı II. Dünya Savaşı’ndan sonra hem “demokratikleşme”, hem de bunu sağlayan araçlardan biri olan sosyal güvenlik alanında yeni atılımlar yapmak kaçınılmaz olacaktı. Bu nedenle, 1944 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 28. Uluslararası Çalışma Konferansı’nda ilk adım atılacaktı. Bunu 1948 yılında, Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 22. maddesindeki her kişinin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu ilkesi izleyecekti. Ardından, 1952 yılında, yukarıda sözünü ettiğimiz, UÇÖ’nün 152 sayılı sözleşmesi ile daha büyü bir adım atılacaktı. Daha geri düzenlemeler içermekle birlikte, daha sonra 1961 yılında imzalanan, ama ancak 1965 yılında yürürlüğe girebilen Avrupa Sosyal Şartı’nda da sosyal güvenliğe gereken değer verilecekti, önemi göz önünde tutularak.

1980’lere kadar “demokratik uzlaşma”nın bir aracı olarak işçi sınıfına korporatist bir takas unsuru olarak tanınan sosyal güvenlik “hakkı” sermaye birikimi üzerinde de olumsuz bir etkide bulunmadığından genişleterek uygulanmaya çalışıldı. Bu hakkın yaygınlaşmasına bağlı olarak daha demokratik bir düzende yaşadığını düşünen işçi sınıfı, sermaye birikiminde sorunların yaşanmaya başladığı, karların sıkıştığı, reel ücretlerin verimliliği aştığı bir ortamda ise tam tersi bir durum ile karşılaştı. Kapitalist sistemin ideologları acı gerçeği dile getiriyordu, sosyal güvenlik ekonomi üzerinde önemli bir yük oluşturuyordu, işçi sınıfı da zaten sistem için tehlike oluşturmuyordu, öyleyse sosyal hukuk devletinin bir uygulaması olan sosyal güvenlikte bazı şeyleri hak olarak çıkarmakta hiçbir sakınca yoktu. Bir yumuşatıcı olarak “hak” ve “rüşvet”e gerek duyulmaması, aslında demokrasiye de fazla gerek olmadığının dolaylı bir anlatımı idi. Bu nedenle, 1980 sonrası neo-liberal politikaların antidemokratik özellikler taşımasında yadırganacak yan yok. Öyle olduğu için de sosyal devlet, hukuk devleti gibi şeyleri geri plana çekmekte bir sakınca yoktu.

Rakipsiz kaldığını düşünen kapitalist sistem, işçi sınıfının sistemle bütünleştirildiği bir dönemde “demokratik uzlaşma” aracı olan sosyal güvenliğe de bir araç olarak ihtiyaç duymayacaktı. Başta emeklilik hakkı gibi pek çok sosyal güvenlik hakkına yönelik “yeniden gözden” geçirişlerin arkasında yatan temel düşünce de budur. Kuşkusuz, her sınıf kendi çıkarını ön planda tutar. Kapitalist sistemdeki demokrasi de sınıflar arasındaki çıkarların bir tahtaravellide dengeye gelmesi ise, bu gün işçi sınıfının bu dengeyi sağlamak için örgütlü olarak daha fazla mücadele etmesi gerekmektedir. Dengenin ötesinde bir talebinin olup olmaması ise mücadelenin boyutlarının kapsamını da belirleyecektir. Bu ise, dün olduğu gibi yarın da bu sistem içinde kalarak, birlikte yaşamayı benimseyip benimsememesi ile doğrudan ilgilidir.

Kısa Kaynakça

Akad, M., Teori ve Uygulamada Sosyal Güvenlik Hakkı, İstanbul, 1992.

Akkaya, Yüksel, “Dün’den Bugün’e Sosyal Güvenlik”, Sağlık Toplum Siyaset, Sayı: 1, 1999.

Akkaya, Yüksel, “Emeklilik Yaşı ve Çalışanların Emeklilik Hakkı”, İnsan Hakları Yıllığı, Cilt: 21-22, 1999-2000.

Güzel, A. -Okur, A.R., Sosyal Güvenlik Hukuku, Beta Yayını, İstanbul, 1999.

Yüksel AKKAYA

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir