Tarihsel Koşullar Açısından Neoklasik İktisadın Ortaya Çıkış Süreci

Neoklasik iktisat, marjinal değer ve bölüşüm anlayışında birleşen iktisat okullarının oluşturduğu bir bütündür. Klasik iktisadın birçok teorisini eleştirmelerine karşın bu okullara neoklasik denmesinin nedeni, hepsinin liberal görüşü savunmalarıdır.

Neoklasik iktisadın tarihsel gelişimi üç aşamada incelenebilir. Bunlardan birincisi “marjinalist devrim dönemi” diyebileceğimiz 1871-74 arasında yaşanan gelişmelerdir. William Stanley Jevons, Carl Menger ve Léon Walras’ın yaptığı çalışmalarda “azalan marjinal fayda” kavramı ilk defa kullanılmaya başlanmıştır. Bu yaklaşım zaman içinde Adam Smith, David Ricardo, John Stuart Mill ve Karl Marx tarafından biçimlendirilmiş olan klasik değer kavramının yerine geçmiştir. Bu bir devrim olmasına karşın neoklasik teorinin egemen teori halini alması uzun zaman alacaktır. 1890-1894 yılları arasında John Bates Clark, Phillip H. Wicksteed ve Knut Wicksell tarafından marjinal üretkenlik teorisinin kurulması, yani marjinalci anlayışın üretim alanına sokulması neoklasik iktisadın gelişimindeki ikinci sıçramayı yaratmıştır. Son olarak 1934-1947 dönemi neoklasik iktisatta “Paretocu diriliş” dönemi olarak bilinir. John Hicks, Harold Hotelling, Oskar Lange, Maurice Allais ve Paul Samuelson’un çalışmalarıyla ordinal fayda kavramının ortaya koyulması ve neoklasik değer teorisinin yerine oturtulması sağlanmıştır.

Neoklasik iktisadın ortaya çıkış koşullarını inceleme amacındaki bu çalışmada önce 19. yüzyıldaki tarihsel koşullar ele alınarak klasik iktisadı işlevsizleştiren ve yeni bir teori kurulması ihtiyacını doğuran nedenler incelenecek, daha sonra bu koşullar üzerine ortaya çıkan marjinalist devrim, neoklasik iktisadın üç temel okulu ele alınarak aktarılacaktır. Son olarak marjinalist devrimden sonra yaşanan gelişmeler özetlenecektir.

1. 19. Yüzyılda Ekonomik ve Sosyal Koşullar

Neoklasik iktisadın ortaya çıkış sürecini biçimlendiren dinamiklerin doğru biçimde analiz edilebilmesi için öncelikle 19. yüzyıl Avrupa’sında yaşanan gelişmelerin ve bilimsel, sosyal, kültürel değişimin göz önünde bulundurulması gereklidir. Yüzyılın ilk yarısı boyunca egemen teori olarak güvenilirliğini koruyan Klasik iktisadın zaman içinde geçerliliğini kaybetmesine ve toplumsal problemlere çözüm üretememesine yol açan gelişmeler 1870’den sonra marjinalist bir “devrimin” ortaya çıkmasına ve yeni bir teorinin yavaş yavaş egemen konuma yükselmesine zemin hazırlayacaktır.

1.1. Adam Smith Sonrasında Genel Durum

Klasik iktisadın ilk yıllarında Avrupa’da ortamın son derece uygun olduğu söylenebilir. Eski rejim ile 1789 ideolojisi arasındaki çatışma sürmektedir ama burjuvazinin varlığını sürdürmesi için tüm koşullar mevcuttur. Liberal sanayi ekonomisinin başarıya ulaşmaması için hiçbir neden yokmuş gibi görünmektedir. Kent burjuvazisi, artık iktidarını kesinlikle ortaya koymuştur ve henüz karşısında durabilecek bir güç de yoktur.

Liberal söylemler de ekonominin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Sanayi giderek artan bir hızla gelişmektedir ve sanayi ve ticaret kuruluşlarının sayısının artmasında rekabetin büyük payı vardır. Toplam üretim, yüzyılın ilk yarısında iki katına çıkar.

Avrupa kapitalizmi ayrıca borç para verenin elverişli durumundadır. Birkaç ülke tüm dünyanın bankası konumundadır ve onların sağladığı rantla yaşamını sürdürmektedir. Uluslararası bir mali oligarşi yavaş yavaş biçimlenmektedir.

Ülkelerin zenginliği gerçekten artmaktadır ve bu artışla birlikte servetler arasındaki eşitsizlik de yükselmektedir. 1850’lerde toprak sahipleri artık toprağın büyük bir kısmına el koymuştur. Yönetimler de varlıklı sınıfın çıkarları doğrultusunda çalışmaktadır. Mülkiyet bir otorite kazanmıştır. Fabrikalar daha çok kırsal bir ortamda varlığını sürdürür ve patronlar buraları henüz oluşturulmayan üstyapının eksikliği sayesinde kendi mülkü gibi yönetir. Devletin bile buraya müdahale gücü sınırlıdır. Bu otoriteye karşı sesler de emeğini satarak yaşan kesim tarafından yükselmeye başlayacaktır.

1.2. İşçilerin Durumu ve Sosyal Problemler

19. yüzyıl, proletaryanın zafer kazanmış burjuva sınıfı karşısındaki sınıf olarak sesini yükseltmeye başladığı ve -özellikle yüzyılın ikinci yarısından itibaren- gücünü ciddi biçimde gösterdiği bir dönemdir.

Yüzyılın ilk yarısında el emeğinin çok fazla olması sayesinde kapitalistler ücretleri baskılama olanağı bulmuştur. Kırsalda işçiler fabrika gelirlerine bir yan gelir kaynağı olarak baktığı için büyük bir sorun yoktur ama sanayinin yoğunlaştığı yerlerde tek gelir kaynağı fabrika olunca bol miktarda emeğin ve makinelerin rekabeti ücretleri çok düşük seviyelere çekmektedir. Reel ücret oranları bu süreç içinde sürekli düşme eğilimi gösterir. Ayrıca işçilerin çalışma ve yaşama koşulları da korkunç düzeydedir. İş güvenliği diye bir kavram yok gibidir. İş kazalarında binlerce insan hayatını kaybetmektedir. Yaşama koşulları da bir o kadar kötüdür.

Bu güvensizlik duygusu ve sefalet yavaş yavaş işçinin kendiliğinden örgütlenerek direnmesi sonucunu doğurur. İlk sendikalar biçimlenir ve sınıflar arası çatışmada gerilim artmaya başlar. 1831 Lyon başkaldırısı proletaryanın gücünü ve sistem için yarattığı tehlikeyi göstermesi bakımından önemlidir. Bunun arkasından yasalar sertleştirilerek önlemler alınmaya çalışılır. Burjuvazinin kendisini var ederken uyandırdığı bu sınıf artık burjuvazinin en büyük düşmanı olarak tarih sahnesindedir.

Aynı dönemde sosyalist düşünce de büyük gelişim gösterir. İnsanı kurtarmak için toplumun örgütlenmesi gereklidir ve bunun için doğal liberalizme karşı uyanan tepki, dayanışma öğretilerinin ortaya çıkmasını sağlar. Saint-Simon, Blanc, Owen, Fourier, Proudhon gibi isimler proletaryanın kurtuluşu için çözümler üretmeye çalışır. Marx ve Engels’in 1847 tarihli Komünist Parti Manifestosu da “bütün ülkelerin emekçileri birleşin!” diyerek proletaryayı dayanışmaya çağırmaktadır. 1857 yılında baş gösteren dünya çapındaki aşırı üretim bunalımı üzerine kızışan ortamı Marx ve Engels yaklaşan devrimin habercisi olarak yorumlar. Yüzyıl bitmeden toplanacak olan iki “Enternasyonal” ile de sosyalist hareket dünya çapında ses getirecektir.

İşçi sorunu öylesine dayatılmaktadır ki hiç kimse görmezden gelemez. Sanatta, toplumsal kültürde proletaryanın çektiği acıları dile getiren sesler yükselir. Hıristiyanlıktan esinlenen bir sosyal hareket ortaya çıkar. Proletaryanın acılarını hafifletmek için bazı çabalar harcanması gündeme gelir. 14 saate varabilen çalışma sürelerine, kadın ve çocuk işgücüne, çalışma koşullarına ilişkin kanunlar çıkartılır. Ayrıca bazı diğer toplumsal konularda da “bırakınız yapsınlar” düşüncesinin çözüm üretemediği görülmektedir. Dönemin düşünürleri; toplumsal sağlık problemleri, fakirlik, oy hakkı konularında kafa yorarlar. Bunların sonucu devletin sisteme giderek daha fazla müdahale etmesidir. Kamu hizmetinin verilebilmesi için giderek daha fazla kamu kuruluşu kurulmaktadır. Tüm bunlar liberal öğretiye aykırı gelişmelerdir ve klasik iktisadın liberal söylemlerinin ciddi biçimde sorgulanmasına neden olur.

1.3. Düşünce Alanında Yaşanan Gelişme – Bilimselcilik ve Sübjektivizm

19. yüzyıl içinde bilimsel yöntemlere duyulan saygı artmaya başlamıştır. Bilimin insan yaşamına yaptığı katkı, sanayide görülen atılım, yeni keşiflerin yapılması, kimyada ve diğer alanlarda yaşanan gelişmeler bilimin cazibesini artırmıştır. Bilimin kendine olan güveni arttıkça yöntemleri ve örgütlenişi de gelişmeye başlamıştır. Özelikle matematik alanındaki ilerleme, bilimsel bir yöntem olarak büyük bir saygınlık kazanmasını sağlamıştır. Matematik tümevarımsal düşünce biçimi yaygınlaşmıştır. Matematikteki bu ilerleme Walras ile birlikte iktisatta da yansımasını bulacaktır.

Charles Darwin’in 1859 tarihli “Türlerin Kökeni” isimli kitabı da bilimsel yöntemin saygınlığında yeni bir dönem başlatır. Darwinizm’in bilim dünyasındaki etkisi, düşünürlerin Hıristiyan düşünceden uzaklaşıp çalışmalarında daha bilimsel yöntemler kullanmaya başlamalarına yol açar. Tüm bu gelişmeler de sonuçta klasik teorinin eleştirilmesi için uygun bir zemin yaratmıştır.

Klasik teorinin temel özelliklerinden biri, objektif olmasıdır. Temel ilgi alanı mal üretimi, bu üretimi etkileyen fiziksel çevre koşulları ve bu üretimin maliyetleri olmuştur. Değerlendirmelerini objektif maddi koşulları göz önünde tutarak yapmaktadır. 1850’lerden itibaren ise düşünce alanında sübjektivist görüş, yani var olan her şeyin ancak düşünen bir özneye, ona gerçeklik veren bir bilince göre gerçeklik ve değer kazandığını öne süren anlayış görülmeye başlamıştır.

Düşünce alanında yaşanan gelişmelerde dinin rolünün de üzerinde durmak gereklidir. İngiltere’ye hakim olan Protestanlıkta çalışmak büyük bir erdem olarak görülür. Bu yüzden İngiltere kaynaklı iktisat teorilerinde emek değer kavramına yakın bir tavır sergilenmektedir. Faydaya dayanan değer kavramının kıta Avrupa’sında, yani Katolikliğin ağırlıkta olduğu yerlerde daha önce gelişmesinin nedeni budur. Çünkü Katolik düşünce sübjektif değerlere daha yakındır ve fayda teorisi için uygun bir zemin oluşturmuştur.

Avrupa’da sübjektivist düşünceye yakın bir anlayışa sahip olan Katolikliğin yükselişe geçmesinin yanında, psikoloji gibi bilimlerdeki gelişmeler de bu ilerlemeyi desteklemiştir. Weber ve Fechner ilk orijinal dürtü ne kadar güçlü olursa ortaya çıkan tepkinin artması için bir sonraki dürtünün daha yoğun olması gerektiğini gözlemlemiş ve “bir duygu yoğunluğunun aritmetik oranda artması için dürtünün geometrik oranda artması gereklidir” sonucuna ulaşmışlardır. Bu sonuç, iktisatta azalan marjinal fayda ilkesine temel oluşturmuştur. İktisatta kişinin kendi düşünceleri, değer yargıları, alışkanlıkları, içgüdüleri gibi kavramlar ele alınmaya başlanmıştır. Bu değişimde klasik iktisadın değişik yer ve zamanlara uyum sağlayamaması ve güvenilirliğini kaybetmesinin büyük payı vardır. İnsanların iradelerine daha fazla önem verilmesi gittikçe artan sayıda iktisatçı tarafından savunulurken bu düşünceden iki ayrı yaklaşım çıkmış, bir grup değerin sübjektif yönüne eğilerek fayda değer kavramını kurmuş, diğer grup ise insanın doğa güçleri üzerindeki kontrol yeteneğini öp plana çıkartarak kurumların önemini vurgulamıştır.

Sübjektivist yaklaşımı benimseyen iktisatçılar tarihsel süreç içinde daha sonra matematiksel yöntemi belirleme ve maliyet kavramına verilen önem konularında da ayrışmalar yaşamışlardır. Jevons, Walras, Fisher’in başı çektiği ve matematiksel yaklaşımı benimseyen grup iktisadi olayların kantitatif olarak ifade edilebileceğini kabul ederken Menger, Wieser, Böhm-Bawerk, Clark gibi isimlerin temsil ettiği matematiksel olmayan ve “psikolojik okul” olarak isimlendirilen grup ise sübjektivizmi ilgilendiren psikolojik etkenler üzerinde durmayı tercih etmişlerdir.

1.4. Klasik Sisteme Yönelen Eleştiriler

Yukarıda aktarılan gelişmeler varlık koşullarını zorlamakla birlikte, Klasik iktisat 1850’lere kadar egemen iktisadi düşünce olarak kalmayı başarmıştır. Bu tarihten sonra ise Klasik teorinin söylemleri ciddi biçimde sorgulanmaya başlamıştır. Bilimsel anlamda yaşanan gelişmeler yeni bir teori yaratmaktan uzak olsa da, klasik iktisadın birçok teorisinin çökmesine zemin hazırlamıştır.

1850’den itibaren Avrupa nüfusunun hızla artmasıyla birlikte tarım üretiminin de iyileştirilmesi, Malthus’un nüfus teorisine duyulan güvenin bütünüyle yok olmasına yol açmış ve bu teoriyi en çok eleştirilen kavramlardan biri haline getirmiştir. Malthus’un nüfus geometrik olarak artarken yiyecek maddelerinin aritmetik olarak arttığını ve bu yüzden nüfus artışının insanlığı çıkmaza sokacağını söylemesi, hem nüfus ile ilgili karamsar öngörülerinin doğru çıkmaması nedeniyle, hem de asıl suçluyu gizlediği iddiasıyla eleştirilere uğrar. Yaşanan problemlerde zenginliğin eşitsiz dağılımının ve mülkiyetin küçük bir azınlığın elinde toplanmasının asıl suçlu olduğu yönünde sesler yükselir. Klasikler Malthus’u savunmaya çalışırken sosyalist yazarlar eleştirirler. Karl Marx’a göre Malthus işçiyi bir yük hayvanı gibi görmektedir. Üstelik açlıktan ölürken bir de bekar yaşamaya zorlamaktadır. Tüm bu gelişmeler Malthus’un Klasik teorinin bölüşüm alanındaki temel taşlarından biri olan teorisinin geçerliliğini yok etmiştir. Aynı dönemde J.S. Mill’in daha önce kabul etmiş olduğu “ücret fonu” teorisini reddetmesi klasik teorinin bir başka alanda daha çökmesine yol açmıştır.

Klasiklerin iyimserliğine karşın ekonominin durumu da liberal söylemleri her zaman haklı çıkartmaz. Sismondi ve daha sonra Marx, yaşanan duraklamanın kapitalizmin içsel bir özelliği olduğunu ilan ederler. Kapitalizmin bunalımları sosyalist düşünürler tarafından kapitalizmin sonunu getirecek işaretler olarak görülürken liberaller gelişmenin zorunlu sonuçları ve sistemin gelişmesini durduramayacak etkenler olarak bakarlar. Yine de bu durum başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde sanayiyi koruyan politikaları destekler.

Karl Marx kapitalist karın kaynağı olarak ücretli kesimin sömürüsünü gösterir. Liberal sistemin savunusu yapılırken yanıtlanması gereken en önemli sorulardan biri işte bu karın kaynağı meselesi olacaktır ve bu konuda yapacağı çalışmalar Eugen Böhm-Bawerk’e büyük prestij sağlayacaktır.

Ricardo’nun toprak rantı teorisi emek değer anlayışının temelini oluşturur ve 19. yüzyılın ikinci yarısında biçimlenen emek değer teorilerinin hareket noktasıdır. Klasik teorinin bir diğer önemli dayanağını oluşturan bu teori Jevons’un marjinalist devrimi başlatan 1871 tarihli “Theory of Political Economy” isimli kitabıyla yıkılır. Jevons bu kitabında değeri marjinal fayda kavramıyla açıklamış ve emek değer teorisini şiddetle eleştirmiştir. Bu gelişme liberal sistemin geleceği için çok önemlidir. Son yıllarda yükselen işçi hareketleri ve sosyalist hareket sistemin geleceği için tehlike oluşturmaya başlamıştır ve bu hareketin teorik zemininin çökertilmesi stratejik bir öneme sahiptir. Jevons kitabında bunu şu sözlerle ifade eder: “Sayıları gittikçe artan ve örgütlenme güçlerini geliştiren işçi sınıfı, siyasal ve ekonomik özgürlüğümüzün gelişmesini durdurmaya yönelebilir. Bu yüzden emeğin hiçbir biçimde değer yaratmadığını ortaya koyan bir kuram geliştirmeliyiz”.

Bu arada Klasik iktisadın metodolojisi de ciddi biçimde tartışılmaktadır. A.Comte, Alman Tarihçi okulu ve Darwinizm, iktisadi düşünce alanında yeni eğilimler yaratmıştır. Ricardo’nun dedüktif yöntemi de bazı eleştiriler almaktadır. Fransız kaynaklardan gelen güçlü bir rasyonalizmin de etkisi söz konusudur.

Özetleyecek olursak 1870’lere gelindiğinde artık liberal düzen tutucu güçlerle sosyalizm arasında sıkışmış haldedir. Klasik iktisadın rant teorisi dışında tüm teorileri ciddi eleştirilere uğramakta ve var olan problemlere çözüm önerememektedir. Bir tarafta sosyalist partiler kurulup enternasyonaller sürerken Marksist iktisat dünya çapında ses getirmeye başlamaktadır. Liberalizmin geleceği, devletin ekonomideki rolü, iktisadın yöntemleri ve klasik teorinin geleceği en çok tartışılan konular arasındadır.

2 – Marjinalist Devrim

Marjinal devrimin genel olarak 1870’lerde ortaya çıktığı kabul edilmekle birlikte marjinal fayda kavramının kullanılması 1850’lerde Gossen’a, hatta 1940’larda Bentham ve Dupuit’e kadar geri götürülebilir. Fransız Jules J. Dupuit 1844 tarihliDe la mesure de l’utilité des travaux publics” isimli çalışmasında bu kavramdan bahsetmiştir. Günümüzde bazı iktisatçılar marjinalizmi Gossen ile başlatmayı tercih etmektedir. Ayrıca 1871’den önce bu kavramları Bernoulli, Antoine Augustin Cournot (1838 – Recherches sur les principes mathématiques de la théories des richesses) ve Johann H. von Thunen (1850Des isolierte Staat) gibi isimler de kullanmıştır. Tüm bu isimleri marjinalist devrimin öncüleri olarak saymak mümkündür ama yaptıkları çalışmalar, yapıldıkları tarihlerde bilimsel ve toplumsal koşulların uygun olmaması nedeniyle etkili olamamıştır. Bu kavramın analitik bir çerçeve oluşturacak, hatta yeni bir paradigma ortaya koyacak kadar bütünsel bir ifadesi ancak 1870-1900 yılları arasında mümkün olabilmiştir. Bu zaman dilimi içinde önce talep teorisine uygulanan marjinal fayda kavramı daha sonra üretim ve gelir dağılımı konularında da yerini almıştır. Böylelikle marjinallik kavramı mikro iktisat olarak bilinen her alanda kullanılabilir hale gelmiştir. Bu tarihsel süreç içinde “marjinal fayda” kavramını bulan iktisatçılar “birinci kuşak” olarak isimlendirilirken marjinal üretkenlik kavramını bulan iktisatçılar “ikinci kuşak” olarak tanınmıştır.

Birinci kuşak marjinalistler 1871-1874 yılları arasında birbirlerinden habersiz olarak ayrı ayrı ülkelerde görüşlerini biçimlendirmiştir. İngiltere’de William Stanley Jevons (1835-1882) “Politik Ekonomi Teorisi” ve Avusturya’da Carl Menger (1840-1925) “İktisadın İlkeleri” kitaplarını 1871 yılında, İsviçre’de Leon Walras (1834-1910) ise “Ekonomi Politiğin Unsurları ve Toplumsal Zenginlik Teorisi” isimli kitabını 1874-77 yıllarında yayınlayarak marjinal fayda kavramını ortaya atmıştır. Bu çalışmaların ortak noktası değişim değerini belirleyen etkenin “üretim maliyeti” değil “marjinal fayda” olduğunu öne sürmeleridir. Bu çıkışla birlikte hem klasik teoriden, hem de Marksist teoriden kesin bir kopuş yaşanmıştır. Bu iktisatçılar ve takipçilerinin çalışmaları ilerleyen yıllarda sırasıyla Londra okulu, Lozan okulu (matematikçi okul) ve Avusturya okulu (psikolojik okul) olarak tanınacaktır. Matematikçi okul son birimin yararını matematiksel formüllere bağlamaya çalışırken psikolojik okul son birimin yararını tüketicinin ruhsal eğilimlerine göre ölçmeye yönelik çalışmalar yapacaktır.

Klasiklerde fayda, yalnızca malın bir özelliği olarak algılanır. Bu yüzden de klasik iktisatçılar mal ile tüketici arasındaki ilişkiyi incelememiştir. Smith’in ünlü elmas-su paradoksu bu yüzden çözümsüz kalmıştır. Marjinal fayda, bir malın ilave bir biriminin belli bir tüketici için olan “sübjektif değerini” yani isteği tatmin gücünü gösterir. Bireyin bir mala verdiği önem o malın ne derecede kıt olduğuna bağlıdır. Malın arzı ne kadar fazlaysa marjinal ünitenin önemi de o oranda az olacaktır. Suyun bir fiyatının olmamasının nedeni arzının talebinden çok daha fazla olmasıdır. Aynı şekilde elmasın değerinin altında da kıt olması yatar. Bu mantık kullanılarak ekonomik değer, üretim alanından tüketim alanına ve nesnellikten öznelliğe kaydırılmıştır. Bir malın değeri artık malın kendisinde değil malın alıcısındadır. Klasik iktisatçılarda değeri üretim maliyetinin belirlemesi geçersiz bir yaklaşım olmasına karşın nesneldir. Marjinalcilerin değerin kaynağı olarak faydayı ele almış olmaları ise öznel bir anlayış olduğu için yine yanlıştır. Çünkü değer artık tüketimde belirlenmektedir ve üretici değeri belirleyemez. Çöldeki bir insan için bir bardak su paha biçilmez iken suyun bol olduğu bir şehirdeki insan için değeri sıfırdır. Değeri malın kıtlık derecesi belirler. Aynı mantığa göre müteşebbisler işçilerden daha çok kazanırlar çünkü girişimci sayısı az, işçi sayısı fazladır.

Klasikler değişim değerini temel alırken neoklasik iktisatçılar kullanım değerini temel almıştır. Onlara göre değiştirme değeri, kullanım değerinin (faydanın) bir ürünüdür. Kullanım değeri nicelik olarak ifade edilemez. Bu yüzden de kullanım değerinin karşıladığı ihtiyaç miktarla saptanmalıdır. İnsan bedava olan havaya elmastan daha çok ihtiyaç duyar. Bu yüzden ihtiyacın niceliği değil, tatmin edilmeyen ihtiyacın son biriminin niceliği ölçülmelidir.

2.1. Londra Okulu – William Stanley Jevons

William Stanley Jevons (1835-1882) matematik, biyoloji ve kimya eğitimi aldıktan sonra bir süre Avustralya’da darphanede memur olarak çalışmış, daha sonra İngiltere’de politik ekonomi eğitimi almıştır. Yazışmaları incelendiğinde marjinal fayda kavramını daha 1860’da geliştirdiği görülen Jevons, bunu sistemli bir biçimde ifade edip iktisatta bir devrim yaratmak için 1871 yılına kadar bekleyecektir. 1862 yılında ilk önemli çalışması olan “Politik Ekonominin Genel Teorisi Hakkında Not” ile 10 yıl sonra yapacaklarının genel çerçevesini çizmiştir. Aynı yıl ayrıca “Devresel Ticari Dalgalanmaların Beş Diyagramla İncelenmesi Hakkında” isimli bir başka çalışma daha yapmıştır. Daha sonraki yıllarda da “Pür Mantık” ve “Kömür Sorunu” isimli iki kitap daha yayınlamıştır. 1871 yılında ise temel eseri olan “Politik Ekonomi Teorisi” yayınlanmıştır.

Jevons fayda teorisini kendisinden önce bu konuda çalışmış olan Gossen, Lardner ve Jenkins’in çalışmalarına dayandırmıştır. Ancak kendi çalışmasının bilimsel niteliği önceki örneklerinden çok daha üstündür. Jevons’un fayda teorisinin temellerini atması, iktisada yaptığı en büyük katkıdır. Bu teoriden yola çıkarak bir değişim teorisi, bir işgücü arzı teorisi ve bir de sermaye teorisi oluşturmuştur.

İktisadın uğraştığı büyüklüklerin sayısal olarak ifade edilebilir olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyen Jevons bu nedenle matematiğe ve istatistiğe büyük önem verir ama yine de teorisine sübjektif fayda anlayışı hakimdir. Faydanın sübjektif olması nedeniyle ancak “ordinal” bir fayda anlayışıyla karşılaştırma yapılabileceğini ama bireyler arası bir karşılaştırma yapmanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Bununla birlikte faydanın ölçülmesinin yalnızca kendi zamanında mümkün olmadığını, iktisadın ilerleyen zaman içinde bu ölçüm probleminin üstesinden geleceğini söylemiştir. Yine de hem Jevons, hem de çağdaşları, A, B, C mal ve hizmetlerinden elde edilen toplam faydayı f(A)+f(B)+f(C)+… şeklinde göstererek faydayı kardinal birimlerle ölçme konusunda girişimlerde bulunmuşlardır.

Jevons malı “zevk veren veya acıyı defeden herhangi bir nesne, hareket veya hizmet” olarak tanımlamıştır. Fayda ise “herhangi bir şeyin amacımıza hizmet eden soyut niteliğidir ve bir mal olarak değerlendirilebilir”. Faydanın karşılığı faydasızlık veya zahmet anlamına gelen “disutility” kavramıdır. Fayda kazanmak için yapılan her şey için bir miktar zahmete katlanılır. Jevons bu durumu şöyle ifade eder: “İsteklerimizi en fazlasıyla ama en az zahmetle tatmin etmek, arzu edilen şeyin çoğunu, arzu edilmeyenin en azıyla elde etmek, yani zevki maksimize etmek, iktisadın problemidir”. Fayda da, zarar da malın içinde mevcut değildir. Bu, malın insan ile ilişkilerinden doğar. Bu yüzden malın marjinal faydası o maldan sahip olunan miktarın azalan bir fonksiyonudur.

Değeri belirleyen faktör fayda olmakla birlikte, kıtlık derecesi de belirleyicidir. Örneğin ekmek, bir ölüm kalım meselesi söz konusuyken neredeyse sonsuz faydaya sahiptir ve değeri her şeyin üzerindedir ama gündelik yaşamımızdaki sıradan bir beslenme anında diğer yiyeceklerin yanında ekmeğin değeri çok düşüktür. Harcanan emek miktarının ise değer üzerinde etkisi yoktur. Eski sanat eserleri, nadir kitaplar, eşsiz mücevherler ve benzeri ürünlerin değerinde emeğin hiçbir payı yoktur, çünkü emek harcayarak bunların arzını artırıp değerini düşürmek mümkün değildir. Ancak bunun dışındaki durumlarda da emek ile mal arasında bir ilişkisizlik var olabilir. Bir tünelin değerini ona harcanmış olan emek miktarı değil o tüneli kullanılışlı bulan, ondan fayda sağlayan insanların sayısı belirler. Eğer o malı hiç kimse faydalı bulmuyorsa değeri, harcanan emek miktarından bağımsız olarak, sıfırdır.

Değişim teorisinde Jevons her birinde ayrı mal bulunan iki kişi örneğinden yola çıkar. Maldan elde edilen marjinal fayda, mal miktarı arttıkça azalacağından iki kişinin kendilerinde olmayan malı diğeriyle değiştirerek durumlarını iyileştirebileceğini ve bu değişimin ticaretin karlı olmaktan çıkacağı noktaya kadar devam edeceğini öne sürmüştür. Bu ticaretin ne zaman karlı olmaktan çıkacağı, yani dengenin ne zaman gerçekleşeceği konusunda da, iki malın mübadele oranının, mübadele sonrası miktarlarının marjinal fayda oranlarının tersine eşit olduğu zaman dengeye ulaşılacağını söylemiştir.

Jevons arz ve talep ilişkilerini kullanmamakla birlikte değişim teorisinin yalnızca arz sabit iken geçerli olacağının farkındadır. Bu yüzden “üretim maliyetinin arzı, arzın faydanın son derecesini, faydanın son derecesinin de değeri belirleyeceğini” savunmuştur. Burada üretim maliyeti olarak da yalnızca çalışmanın zahmeti düşünülmelidir, çünkü Jevons Klasik üretim maliyeti teorisini reddetmektedir.

Emek teorisi de Jevons’un fayda teorisini uyguladığı alanlardan biridir. Jevons’a göre insanların çalışma isteğini açıklayan iki temel unsur “katlanılan maliyet” ve “elde edilen fayda”dır. Katlanılan maliyet acının, fayda ise zevkin temsilcisidir. Bu yüzden emek, “gelecekte bir gelir elde etmek amacıyla düşüncenin veya vücudun kısmen veya tamamen katlandığı acı veren bir eylem” olarak ele alınır. Çalışmanın faydası üretim miktarı ile karşılaştırıldığında sürekli azalan bir seyir izlerken emeğin zahmeti ise ters u biçiminde ilerler. Çalışmanın acısının faydaya eşit olduğu noktada işçi çalışmaya son verir.

Jevons’un en orijinal fikirlerinden biri “güneş lekeleri” teorisidir. İstatistiğe duyduğu ilgi nedeniyle devresel dalgalanmalar üzerinde duran Jevons bu dalgalanmaların nedenini 1875 yılında yayınladığı “Güneş Dönemi ve Buğday Fiyatı” isimli kitabında “güneşte meydana gelen lekeler” olarak açıklamıştır. Gezegenlerin güneşi, güneşin de tarımsal üretimi etkilediğini ve böylece yiyecek ve hammadde fiyatlarının tüm piyasayı etkilediğini savunmuştur.

2.2. Carl Menger ve Avusturya Okulu

Menger, düşünceleri etkisini en hızlı gösteren marjinalist iktisatçı olmuştur. Viyana Üniversitesi’nden öğrencileri olan Friedrich von Wieser ve Eugen Böhm-Bawerk’in de bulunduğu takipçileri daha sonraları “Avusturya okulu” olarak isimlendirilmiştir. İlerleyen yıllarda bu okulun düşünceleri Schumpeter, Ludvig von Mises, Machlup, Haberler, Hayek ve Morgenstern gibi iktisatçılar tarafından da savunulmuştur.

Menger, von Wieser ve Böhm-Bawerk her ne kadar birbirlerinin düşüncelerini bütünüyle benimsememişse de, her üçünün marjinal fayda anlayışını benimsemiş olması bu iktisatçıları bir arada tutmuştur. Ayrıca “bağlama ve atıf teorisi” alanında da ortak fikirleri vardır. Matematiksel yöntemler kullanmak yerine sözlü açıklamayı tercih etmeleri de bir diğer ortak yönleridir.

Avusturya doğumlu Carl Menger (1840-1921) önceleri hukuk okumuş olsa da, daha sonra iktisada yönelmiş ve 31 yaşında yazdığı “İktisadın İlkeleri” kitabıyla ün kazanmıştır. Alman Tarihçi okulunun temsilcisi Schmoller ile giriştiği metodoloji tartışmasında zaman içinde sübjektivizmin ağır basması nedeniyle galip çıkmıştır.

Menger’e göre her faydalı şey mal değildir. Bir şeyin mal sayılması için insan ihtiyacını gidermesi, tatmin ettiği ihtiyaç ile kendisi arasında bir nedensellik olması, bu nedenselliğin tanımlanabilir olması ve bu şeyi ilgili ihtiyacın tatminine yöneltmenin mümkün olması gereklidir. Menger ayrıca mallarda alt-üst düzey şeklinde de bir ayrıma gider. Alt düzey mallar tüketici ihtiyacını doğrudan karşılar. Üst düzey mallar ise sermaye ve üretim mallarıdır ve alt düzey malları üretir. Üst düzey mallar arasında tamamlayıcılık ilişkisi vardır. Üretim için gerekli üst düzey malların bir kısmı mevcut değilse diğerleri de işlevsizleşecektir. Menger’in ayrıca malın ekonomik niteliğiyle ilgili de bir ayrımı vardır. Eğer bir malın gereksinimi arz edilen miktardan fazlaysa bu mal ekonomik bir maldır. Fayda, bir malın insan ihtiyacını karşılama özelliğidir. Malların tümünün ihtiyacı karşılama özelliği vardır ama kullanım değeri yalnızca kıt olan mallar için söz konusudur. Smith’in su ve elmas örneğinde her iki mal da faydaya sahiptir. Ancak elmasın mevcut miktarının ona duyulan isteğe göre az olması elması değerli yapmaktadır.

Menger daha önce Gossen tarafından bulunmuş olan “eş marjinal fayda” ilkesini de çok net biçimde ortaya koymuştur. Menger’e göre rasyonel bir tüketici gelirini çeşitli mallar arasında, her malın marjinal faydasını birbirine eşitleyecek biçimde dağıttığı zaman, maksimum faydaya ulaşır.

Menger’in üst düzey malların değerinin belirlenmesi konusunda da çalışmaları vardır ve ilk defa, üretim mallarının değerinin belirlenmesinde onların ürettikleri ürünün değerine sağladıkları katkıyı da dikkate almıştır. Bu durum, üst düzey malın değerinin üretilen alt düzey malın değerine bir atıfta bulunarak belirlenmesi sonucunu doğurur. Bu konuda en iyi yöntem bir üretim faktörünü üretimden çekmek ve üretimde oluşan kaybı hesaplamaktır.

Avusturya okulunun bir diğer temsilcisi olan Friedrich von Wieser (1851-1926) 1903 yılından itibaren Viyana Üniversitesi’nde hizmet vermiş ve 1917 yılında bir süre ticaret bakanlığı da yapmıştır.

Wieser’ın değer teorisine göre malın toplam değeri, malın ilave birimlerine ödenen fiyattan daha az artar. Bu yüzden toplam fayda ve toplam değer (gelir) mal miktarı ile birlikte artar, ama bir süre sonra toplam değer azalmaya başlar. Bunun altında özel girişimcinin topluma fayda sağlama değil, kendisine fayda sağlama dürtüsü yatar. Bu nedenle değişim değeri ve sosyal fayda arasında bir çatışma vardır ve girişimci kendi çıkarlarına göre hareket ettiği sürece bu savaştan değişim değeri galip çıkacaktır. En yüksek faydayı sağlayacak mallar değil en yüksek gelir getirecek mallar üretilir. Servetler arasındaki fark ne kadar büyükse üretimde de o kadar büyük bozukluklar olacaktır. Aylakların lüks ihtiyaçları cevaplanmaya çalışılırken fakirlerin ihtiyaçları önemsenmeyecektir. Bu yüzden üretimi gelir dağılımı belirler. Malın doğal değeri, miktarı ile marjinal faydası arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bu ise ancak piyasa ekonomisi düzgün çalıştığı zaman söz konusu olabilir.

Wieser ayrıca Menger’in atıf teorisinin de hatalı olduğu savunmuştur. Üç faktör tarafından üretilen malın değeri 10 birim ise ve bir faktör çıkarıldığı zaman kalan faktörler 6 birim üretiyorsa çıkarılan faktörün 4 birim değerinde olduğu söylenir. Aynı işlem diğer iki faktör için yapıldığında da aynı değer bulunur. Bu durumda üç faktörün toplam değeri 12 birim olur. Yani bu yaklaşım mevcut değeri olduğundan fazla göstermektedir. Wieser tek bir üretim sürecini ele alarak değeri belirlemenin imkansız olduğunu savunmuştur. Yani x+y=100 gibi bir üretim ilişkisinde iki bilinmeyen ama tek denklem vardır. Bunu aşmak için faktör sayısı kadar üretim ilişkisine ihtiyaç duyulur. Böylelikle bilinmeyen sayısı kadar denkleme sahip olunacak ve değişkenlerin gerçek değerine ulaşılabilecektir.

Wieser’ın ayrıca sosyal iktisat alanında da çalışmaları vardır. Devletin sosyal ekonomi yönünden görevler üstlenmesi gerektiğini söyleyen Wieser zayıfların korunması görevini devlete vermiştir.

Avusturya iktisadının bir diğer temsilcisi olan Eugen Böhm-Bawerk (1851-1914) ise atıf teorisini kapitalist sınıfın elde ettiği karı açıklamak için kullanmıştır. 1884 tarihli “Kapital ve Faiz” isimli eseri kapitalist sınıfın gelirlerini haklı çıkarması bakımından büyük önem taşır. Bu çalışmaları, Böhm-Bawerk’in iktisatçılar arasında “Kapitalizmin Karl Marx’ı” olarak tanınmasına yol açmıştır. Bu önemde faizle ilgili diğer çalışmalarda olduğu gibi Böhm-Bawerk de kendi çalışmalarında diğer üretim faktörlerinin fiyatlarına oranla sermayenin reel gelir oranını açıklamaya çalışmıştır. Bu yüzden faizdeki değişmelerle fiyatlar genel seviyesi arasında bir ilişki kurmamıştır.

Böhm-Bawerk’e göre sermaye hem bir üretim faktörü, hem de net bir gelir kaynağıdır. Üretim işlemi üretim araçlarıyla yapıldığında aynı miktar faktör girdisi, bu araçlar olmadan yapılan üretimden daha fazla ürün yaratır. Bu yüzden de sermaye net bir gelir elde eder. Bunun birinci nedeni üretim araçlarıyla yapılan üretimin diğerinden çok daha verimli olmasıdır. İkinci neden ise üretim araçlarıyla üretim yapılırken tüketimin ertelenmesi durumudur.

2.3. Lozan Okulu

Marjinalizmin İngiltere ve Avusturya ile birlikte ortaya çıktığı bir diğer ülke İsviçre’dir. Fransa doğumlu Leon Walras (1834-1910) ilk iktisat eğitimini Cournot’un yakın arkadaşı olan babasından almıştır. Toprağın devletleştirilmesi, matematiksel iktisat ve sübjektif değer teorisi gibi görüşleri Walras’ın Fransa’da herhangi bir üniversitede çalışmasını engellediği için 1870 yılında Lozan Üniversitesi’nde çalışmaya başlamıştır. 1874 ve 1877 yıllarında da en ünlü eseri olan “Politik Ekonominin Unsurları” isimli kitabını yayınlamıştır.

Marjinalist devrimi gerçekleştiren üç yazar arasında matematiksel yönü en güçlü olan Walras’tır. Bu birikimini genel bir denge kavramı oluşturmak için kullanan Walras’ın iktisada en büyük katkısı da bu olmuştur.

Walras’ın temel amacı genel dengenin nasıl sağlandığını açıklamak olmuştur. Ekonomide m tane malın ve n tane üretim faktörünün fiyatlarının karşılıklı olarak nasıl belirlendiği konusu ile ilgili çalışmalar yapmış, bu amaca ulaşmak için ilk olarak bireysel talep eğrilerini ele almıştır. Fayda ile talep arasındaki ilişkiyi ilk açıklayan Walras olmuştur. Bunu kavramış olması maksimum fayda teoremini açıklamasını sağlamıştır. Bu teoreme göre birey malların fayda oranlarını, o malların fiyatlarının oranına eşitlediği zaman maksimum fayda elde eder.

Walras’dan önceki iktisatçıların da genel dengenin öneminin farkında olmasına karşın Walras’a kadar bunu matematiksel olarak ifade edecek bir teori oluşturulmamıştır. Walras iki mal ve bunların arasındaki değişim oranlarını incelemek yerine bütün mal ve faktör piyasalarının eş zamanlı denge halini açıklamaya yönelmiştir.

Walras’ın genel denge analizinde m tane mal, n tane üretim faktörü vardır. Üretimin teknik katsayıları ve bireylerin marjinal fayda fonksiyonları bellidir. Sistem dört şeyi belirlemeye çalışır. Bunlar n sayıda üretken hizmetin miktarı ve fiyatı ile m sayıda malın miktarı ve fiyatıdır. Walras bu analizde gerekli verilere ulaşılabilirse sistemin çözüme ulaşabileceğini göstermiştir. Mallardan birinin numeraire olarak kabul edilmesi, bilinmeyen sayısını 2m+2n-1’e düşürür. m sayıda denklem her mala yönelen bireysel talepleri gösterir, n sayıda denklem de üretim faktörlerinin bireysel arz eğrilerinin mal ve faktör fiyatlarının bir fonksiyonu olarak ifade edilmesi sonucunda ortaya çıkar. Bu mallardan birinin numeraire olması sonucunda da bilinmeyen sayısına eşit, yani 2m+2n-1 tane denkleme ulaşılır. Böylece genel denge sistemi matematiksel yönden bir eş zamanlı denklemler sistemi olacaktır. Bütün piyasalarda dengeye ulaşılması da eş zamanlı dengelerin gerçekleşmesine dayanır.

Lozan okulunun Walras’dan sonraki en önemli temsilcisi, Walras’ın kendisinden sonra Lozan Üniversitesi’ndeki kürsüsünü doldurması için davet ettiği İtalyan asilzadesi Marchese Vilfredo Pareto (1848-1923) olmuştur. Ülkesi İtalya’da ultra liberal görüşleri savunduğu için siyasi ortam nedeniyle çevresine uyum sağlayamayan Pareto ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Walras’ın matematiksel yaklaşımına hayranlık duyan Pareto, Walras tarafından Lozan Üniversitesi’ne kabul edilmiştir. Matematiksel iktisadı geliştirmeye çalışmış, bu arada Walras’ın birçok düşüncesini de eleştirmiştir. Walras’ın değer teorisi yerine kayıtsızlık eğrilerine dayanan yeni bir değer teorisi yaratmıştır. Fischer’in tercih sıralaması ve Edgeworth’un kayıtsızlık eğrisi analizini kullanarak belli bir mala ait talep eğrisini ve optimal değişim koşullarını belirlemiştir. Üretim teorisi, Pareto’nun en orijinal katkıyı yaptığı alandır. Tüketim teorisinde kullandığı kayıtsızlık eğrilerini üretim teorisinde de kullanmıştır.

Pareto, liberalizmin güçlü bir savunucusudur ve bu inancını sağlam bilimsel temellere dayandırmaya çalışmıştır. Refah teorisi, sübjektif refah iktisadında bir dönüm noktasıdır. Kendisinden önceki iktisatçıların refahı bireylerin kardinal faydalarının bir toplamı olarak görmesi, herkesin aynı tatmin kapasitesine sahip olduğu anlayışını doğurmuştur. Yani herkes aynı gelir-fayda fonksiyonuna sahiptir. Bu durumda toplumsal refah ancak gelir dağılımı mutlak biçimde eşit olduğu zaman maksimum olur. Pareto hem kardinal faydayı, hem de toplum refahının birey fayda eğrilerinin basit bir toplamı olduğu yönündeki görüşü reddederek refah teorisi tarihinde bir devrim yaratmıştır.

Pareto’nun “Bölüşüm kurallarına uygun küçük bir hareket yapıldığında herhangi bir bireyin durumunun daha iyi hale getirilmesinin mümkün olmadığı durum” olarak tanımlanabilecek “Pareto etkinliği” görüşü de iktisada yaptığı önemli katkılardan biridir.

3. Marjinalist Devrim Sonrası Gelişmeler

Marjinal analiz kısa sürede güçlü bir analiz aracı olduğunu kanıtlamıştır. Firmanın maliyet ve gelir ilişkilerine, üretim teorisine ve faktör fiyatlarına da uygulanabilir olduğunun görülmesi ikinci kuşak marjinalistlerin bir sıçrama yaratmasını sağlamıştır. 1891 yılında John Bates Clark “Distribution as Determined by a Law of Rent“, 1893 yılında Knut WicksellÜber Wert, Kapital und Rente” ve 1894 yılında Philip H. Wicksteed “Co-ordination of the Laws of Distribution” isimli çalışmalarıyla marjinallik kavramını üretim teorisine yerleştirmiştir.

Marjinalci yaklaşıma ayrıca Alfred Marshall Principles of Economics” (1890) Irving Fisher “Mathematical Investigations in the Theory of Value and Prices” (1892) ve Enrico Barone “Studi sulla distribuzione” (1896) isimli çalışmalarıyla büyük katkıda bulunmuştur.

1934-1947 dönemi daha önce de belirtildiği gibi “Paretocu diriliş” dönemi olarak bilinir. John Hicks “A Reconsideration of the Theory of Value” (1934) ve “Value and Capital” (1939), Harold Hotelling “The General Welfare in Relation to Problems of Taxation and of Railway and Utility Rates” (1938), Oskar Lange “The Foundations of Welfare Economics” (1942), Maurice Allais “A la recherche d’une discipline economique” (1943) ve Paul A. Samuelson “Foundations of Economic Analysis” (1947) isimli çalışmalarıyla teorinin gelişmesinde etkili olmuştur.

Kaynakça:

“Carl Menger”, The History of Economic Thought Website, (Çevrimiçi) http://cepa.newschool.edu/het/profiles/menger.htm 6 Haziran 2003

“Leon Walras”, The History of Economic Thought Website, (Çevrimiçi) http://cepa.newschool.edu/het/profiles/walras.htm 6 Haziran 2003

“The Neoclassicals – Introduction”, The History of Economic Thought Website, (Çevrimiçi) http://cepa.newschool.edu/het/essays/margrev/ncintro.htm 6 Haziran 2003

“William Stanley Jevons”, The History of Economic Thought Website, (Çevrimiçi) http://cepa.newschool.edu/het/profiles/jevons.htm 6 Haziran 2003

Hançerlioğlu, Orhan.: Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 8.bs., İstanbul, 1999.

Jevons, W. Stanley.: The Theory of Political Economy, Macmillan and Co, 2. ed., London, 1879.

Marx, Karl.: Grundrisse, Çev: Sevan Nişanyan, Birikim Yayınları, 1.bs., İstanbul, 1979.

Savaş, Vural.: İktisatın Tarihi, Siyasal Kitabevi, 4.bs., Ankara, 2000.

Tanilli, Server.: Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, 5.Cilt, Adam Yayınları, 2.bs., İstanbul, 1997.

Weintraub, E. Roy.: “Neoclassical Economics”, The Concise Encyclopedia of Economics, (Çevrimiçi) http://www.econlib.org/library/Enc/NeoclassicalEconomics.html 6 Haziran 2003

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir