Bodiam Kalesi: Suya Yansıyan Bir Peri Masalı mı, Gerçek Bir Kale mi?
Bir çocuğa “kale çiz” deseniz, büyük ihtimalle çizeceği şey Bodiam’a benzeyecektir. Dört köşesinde birer yuvarlak kule, ortasında görkemli bir kapı evi ve etrafını çevreleyen geniş, durgun bir su hendeği… İngiltere’nin güneydoğusundaki East Sussex kırlarında yükselen bu kale, adeta bir peri masalından fırlamış gibidir. Suya yansıyan kusursuz simetrisiyle Bodiam, dünyanın en çok fotoğraflanan, en çok resmedilen, kartpostallara ve çikolata kutularına en çok basılan kalelerinden biri.
Ama bu masalsı görüntünün ardında, tarihçilerin yüzyıllardır tartıştığı ilginç bir soru gizlidir: Bodiam gerçek bir savaş kalesi miydi, yoksa yalnızca gösteriş için, sahibinin gücünü ilan etmek için yapılmış görkemli bir gösteri mi? Duvarları güçlü görünür, hendeği geniştir, kapısında ölüm delikleri vardır; ama pencereleri şaşırtıcı derecede büyük, hendeği beklenenden sığdır. Yani Bodiam, hem bir kale hem de bir sahne olabilir.
Kalenin hikâyesi de bu ikircikli kimliğe yakışır. Fransız istilası korkusuyla, Yüz Yıl Savaşları’nın ortasında yükseldi; ama hiçbir zaman gerçek bir kuşatmaya sahne olmadı. İki kez, tek bir ok atılmadan teslim oldu. Sonunda İç Savaş’ta içi söküldü ve geriye yalnızca o görkemli kabuğu kaldı. Bugün çatısız, tavansız bir harabe; ama yine de İngiltere’nin en sevilen kalelerinden biri.
Bu yazıda sizi Bodiam’ın hem taşlarına hem de o meşhur tartışmasına götüreceğiz: kaleyi yaptıran şövalyenin hikâyesinden, “kale mi gösteri mi” sorusuna; teslim olan garnizonlardan, bir kulenin penceresinde beliren Kırmızı Kadın efsanesine ve harabeyi kurtaran bir lordun tutkusuna kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- Suya yansıyan bir masal
- Korku çağının kalesi
- Bir şövalyenin hırsı: Sir Edward
- Yedi yılda yükselen simetri
- Kale mi, gösteri mi?
- Ölüm delikleri ve kocaman pencereler
- Tek ok atılmadan teslim
- İç Savaş ve boşaltılan kabuk
- Kuledeki Kırmızı Kadın
- Ressamların keşfettiği harabe
- Bir lordun kurtardığı kale
- Bir şövalyenin dünyası
- Bugün Bodiam’da bir gün
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Suya yansıyan bir masal
Bodiam Kalesi, East Sussex’in yemyeşil kırlarında, Rother Nehri vadisine yakın bir noktada yer alır. Onu diğer pek çok kaleden ayıran ilk şey, hiç şüphesiz o geniş su hendeğidir. Ama Bodiam’ın hendeği sıradan bir savunma çukuru değildir; kaleyi dört bir yandan çevreleyen, âdeta küçük bir göl gibi geniş ve durgun bir su kütlesidir. Rüzgârsız bir günde bu suya baktığınızda, kalenin bütün siluetini kusursuz bir ayna gibi yansıdığını görürsünüz.
İşte bu yansıma, Bodiam’ı dünyanın en fotojenik kalelerinden biri yapan şeydir. Sabahın erken saatlerinde sisin su üzerinde asılı kaldığı bir anda ya da sonbaharda çevredeki ağaçların kızıla döndüğü bir günde, kale gerçek bir tablo gibi görünür. Bu yüzden yüzyıllardır ressamlar, fotoğrafçılar ve gezginler buraya akın etmiş; kalenin görüntüsü sayısız kartpostala, bulmacaya ve resme konu olmuştur.

Korku çağının kalesi
Bir yapıyı anlamak için, önce onun doğduğu çağı anlamak gerekir. Bodiam, on dördüncü yüzyılın sonlarında, İngiltere’nin son derece çalkantılı bir döneminde yükseldi. Bu yıllar, üst üste gelen felaketlerin ve korkuların çağıydı. Kıtayı kasıp kavuran Kara Ölüm (veba), İngiltere nüfusunun büyük bir bölümünü silip süpürmüş, iş gücü kıtlığına ve toplumsal düzenin sarsılmasına yol açmıştı. 1381’deki büyük Köylü İsyanı, bu gerginliğin ne kadar tehlikeli boyutlara ulaştığını göstermişti.
Bütün bunların üzerine bir de dış tehdit ekleniyordu: İngiltere ile Fransa arasında yüz yıldan fazla sürecek olan Yüz Yıl Savaşları. 1380’lerde savaşın alevleri yeniden yükselmiş, Fransız donanması İngiltere’nin güney kıyısındaki kasabaları hedef almaya başlamıştı. Bodiam’a yakın Rye ve Winchelsea gibi sahil kasabaları Fransızlar tarafından yakılıp yıkılmış; halk, düşmanın Rother Nehri’ni tırmanarak içerilere kadar gelebileceğinden korkar olmuştu. 1385’te, Manş’ın Fransız tarafında toplanan yüzlerce gemilik bir filo, bu korkuyu iyice tırmandırdı.
İşte tam bu ortamda, İngiliz Parlamentosu güney kıyısındaki savunmaların güçlendirilmesine karar verdi. Bodiam Kalesi de, en azından resmî gerekçesiyle, bu savunma seferberliğinin bir parçası olarak doğdu. Ama işin içinde, göründüğünden daha fazlası vardı.
Bir şövalyenin hırsı: Sir Edward
Bodiam’ı yaptıran kişi, Sir Edward Dalyngrigge adında bir Sussex şövalyesiydi ve onun hikâyesi, kalenin karakterini anlamanın anahtarıdır. Dalyngrigge, ailesinin en küçük oğluydu; bu da o çağın kurallarına göre, aile mirasından pay alamayacağı anlamına geliyordu. Yani hiçbir şeyi hazır bulmamış, her şeyi kendi çabasıyla kazanmak zorunda olan hırslı bir adamdı.

Servetini ve ününü, Yüz Yıl Savaşları’nın savaş meydanlarında kazandı. Fransa’da paralı asker olarak, dönemin ünlü komutanlarının emrinde savaştı; birçok muharebeye katıldı ve buradan hem deneyim hem de büyük bir servetle döndü. 1377’de İngiltere’ye döndüğünde, Elizabeth Wardeux adında toprak sahibi bir aileden gelen bir kadınla evlendi ve bu evlilik sayesinde Bodiam malikânesinin de içinde olduğu topraklara sahip oldu.
Artık zengin, deneyimli ve hırslıydı; ama bir eksiği vardı: soyluluğunu, gücünü ve toplumdaki yeni yerini herkese ilan edecek görkemli bir yapı. Savaşta zenginleşmiş bir adam için bir kale yaptırmak, “ben artık buradayım, ben de bu ülkenin güçlülerindenim” demenin en gösterişli yoluydu. 1385’te Kral II. Richard’dan aldığı “istihkâm izni” (licence to crenellate) ile Dalyngrigge, malikânesini bir kaleye dönüştürme hakkını resmen elde etti. Belgede gerekçe olarak “ülkenin savunması ve düşmana karşı direniş” yazıyordu; ama pek çok tarihçi, asıl amacın Dalyngrigge’in kişisel hırsı olduğuna inanır.
Yedi yılda yükselen simetri
Dalyngrigge, iznini alır almaz işe koyuldu ve kale, o çağa göre oldukça hızlı bir biçimde, yaklaşık yedi yıl içinde tamamlandı. Ortaya çıkan yapı, ortaçağ kale mimarisinin en zarif örneklerinden biriydi. Bodiam, “dörtgen planlı” (quadrangular) bir kaledir; yani yüksek dış duvarların içine, merkezî bir avlunun etrafına dizilmiş yaşam alanları yerleştirilmiştir. Eski Norman kalelerindeki gibi ortada devasa bir baş kule (keep) yoktur; bunun yerine bütün odalar, salonlar ve mutfaklar dış surların içine gömülüdür.
Kalenin en dikkat çeken özelliği, neredeyse kusursuz simetrisidir. Dört köşesinde birer yuvarlak kule, girişinde ise iki kare kuleden oluşan görkemli bir kapı evi yükselir. Bu düzen, kaleye hem askerî bir ciddiyet hem de estetik bir denge kazandırır. Ama Bodiam’ı asıl özel kılan, bu taş yapının etrafını saran o geniş su hendeğidir. İlginç bir ayrıntı: bu hendek, dönemin çoğu kalesindeki gibi yakındaki bir nehirden değil, yer altı kaynaklarından (pınarlardan) besleniyordu; bu da onu teknik açıdan oldukça yenilikçi kılıyordu.

Kaleye ulaşmak için bu suyun üzerinden geçmek gerekiyordu. Bugün doğrudan bir köprüyle ulaşılan girişe, ortaçağda çok daha dolambaçlı ve savunması güçlü bir yoldan varılırdı; ziyaretçi ya da saldırgan, suyun üzerinde uzanan köprüler ve bir ön kale (barbakan) boyunca ilerlemek zorundaydı. Bu düzen, kaleye yaklaşan herkesi savunucuların gözü önünde, açık bir hedef hâline getiriyordu. En azından teoride.
Kale mi, gösteri mi?
İşte Bodiam’ı bunca ilginç kılan asıl mesele burada başlıyor. İlk bakışta kale, aşılmaz bir askerî yapı gibi görünür: kalın duvarlar, yüksek kuleler, geniş su hendeği. Ama tarihçiler yakından incelediğinde, bu “aşılmazlık” imgesinin büyük ölçüde bir illüzyon olabileceğini fark ettiler. Ve böylece, kale tarihinin en ünlü tartışmalarından biri doğdu: Bodiam gerçek bir savunma yapısı mıydı, yoksa savunma kılığına girmiş görkemli bir konak mı?
Gösteri olduğunu savunanların elinde güçlü kanıtlar var. Her şeyden önce, o etkileyici görünen su hendeği aslında oldukça sığdır; kararlı bir düşmanı gerçekten durduracak kadar derin değildir. Kalenin pencereleri, gerçek bir savaş kalesi için fazlasıyla büyük ve gösterişlidir; oysa savunmaya öncelik veren bir yapıda pencereler, düşman oklarına hedef olmaması için küçük ve dar tutulurdu. Dış duvarların bazı savunma öğelerinin, işlevsel olmaktan çok göstermelik olduğu; kalenin bir orduya değil, olsa olsa küçük bir baskıncı gruba karşı koyabileceği öne sürülür.
Bu görüşe göre Bodiam, gerçek bir tehdide karşı değil, sahibinin gözünde bir imaj için inşa edilmişti. O çağda bir şövalye için ideal ev, “şövalyelik” fikrinin bütün sembollerini taşıyan, güçlü ve görkemli görünen bir kaleydi. Bodiam, tam da böyle bir sahneydi: içi konforlu ve zarif bir asalet konağı, dışı ise etkileyici bir savaş kalesi. Belki de Dalyngrigge, hem düşmana hem de komşularına aynı anda gözdağı vermek istemişti. Elbette karşı görüşü savunanlar da var; onlara göre Fransız tehdidi son derece gerçekti ve kalenin savunma öğeleri döneminin koşullarına uygundu. Kesin olan tek şey şu: bu tartışma, Bodiam’ı sıradan bir harabeden çıkarıp, üzerine kitaplar yazılan bir bilmeceye dönüştürmüştür.
Ölüm delikleri ve kocaman pencereler
Bodiam’ın “kale mi gösteri mi” ikilemi, mimarisinin ayrıntılarında da kendini gösterir. Kaleye girişi sağlayan kapı evi, ilk bakışta tam bir savunma dehşetidir. Girişin üzerinde, tavana açılmış “ölüm delikleri” (murder holes) bulunur; bunlar, içeri sızmaya çalışan düşmanların üzerine yukarıdan taş, kaynar sıvı ya da ok yağdırmak için kullanılırdı. Ayrıca kalede birden fazla sürgülü kapı (portkulis) ve erken dönem ateşli silahlar için tasarlanmış mazgal delikleri de yer alıyordu.

Ama aynı kalenin bir de “yumuşak” yüzü vardı. Duvarların iç tarafında, avluya bakan yüzeylerde, dönemin çoğu kalesine göre çok daha büyük ve ferah pencereler bulunuyordu. Bu pencereler, iç mekânlara bol ışık ve konfor sağlıyordu; yani Dalyngrigge, karanlık ve rutubetli bir savaş kalesinde değil, aydınlık ve rahat bir konakta yaşamayı planlamıştı. Kalenin içinde ayrı ayrı yaşam alanları vardı: lordun ve ailesinin özel daireleri, konukların ağırlandığı bölümler, büyük bir salon, mutfaklar ve bir de şapel. Herkesin, statüsüne göre kendine ait bir alanı bulunuyordu.
Bu düzen, aslında ortaçağın sonlarında kale mimarisinde yaşanan büyük dönüşümü de yansıtır. Normanların soğuk, karanlık ve tek amacı savunma olan devasa kulelerinin çağı geçiyor; yerini, hem güçlü görünen hem de içinde konforlu bir hayat sürülebilen “kaleye benzer konaklar” alıyordu. Bodiam, işte bu geçiş döneminin en zarif temsilcilerinden biridir; bir ayağı savaşın sert dünyasında, diğer ayağı asaletin konforlu salonlarındadır.
Tek ok atılmadan teslim
Peki bunca savunma hazırlığı, hiç işe yaradı mı? İşin ironik yanı, Bodiam’ın tarihi boyunca gerçek bir kuşatmaya, kanlı bir savaşa hiçbir zaman sahne olmamasıdır. Korkulan Fransız istilası hiç gelmedi; kale, uğruna yapıldığı düşmanla asla karşılaşmadı.
Dalyngrigge ailesinin soyu zamanla tükendi ve kale, evlilik yoluyla Lewknor ailesinin eline geçti. Kalenin gördüğü tek ciddi askerî an, İngiltere’yi kana bulayan taht kavgası Güllerin Savaşı sırasında yaşandı. Kalenin o dönemki sahibi Sir Thomas Lewknor, Lancaster hanedanını destekliyordu. York hanedanından III. Richard kral olunca, 1483’te kaleyi ele geçirmek için üzerine bir kuvvet gönderildi. Ama beklenen büyük kuşatma hiç yaşanmadı; Lewknor, direnmek yerine kaleyi tek bir ok bile atılmadan teslim etti.
Bu teslimiyet, aslında Bodiam’ın karakteri hakkında çok şey söyler. Belki de kale, hiçbir zaman uzun bir kuşatmaya dayanacak biçimde tasarlanmamıştı; ya da sahipleri, görkemli duvarların ardında umutsuz bir savunmaya girişmektense, güçlünün önünde eğilmeyi tercih etmişti. Her ne olduysa, Bodiam bir kez daha kanıtladı: o, savaş meydanlarının değil, göründüğü kadar güçlü olmanın kalesiydi.
İç Savaş ve boşaltılan kabuk
Bodiam’ın bugün neden çatısız, tavansız bir harabe olduğunun cevabı, on yedinci yüzyıldaki İngiliz İç Savaşı’nda gizlidir. Kral ile Parlamento arasındaki bu kanlı iç savaş sırasında kale, Parlamento tarafının eline geçti. Ve o dönemin yaygın bir uygulaması, Bodiam’ın kaderini belirledi: “slighting”, yani bir kaleyi bilinçli olarak askerî açıdan işe yaramaz hâle getirme.
Amaç basitti: kalenin bir daha bir düşman ya da isyancı grup tarafından savunma noktası olarak kullanılmasını engellemek. Bunun için kalenin savunma değeri taşıyan bölümleri ve iç yapıları söküldü; çatılar kaldırıldı, iç binalar yıkıldı, avludaki yaşam alanları boşaltıldı. Geriye yalnızca kalenin dış duvarları ve kuleleri, yani o görkemli kabuğu kaldı.

İlginç bir tarih notu: eski kaynaklar bu yıkımı Parlamento’nun kesin bir emrine bağlasa da, bugün bu yönde yazılı bir emir bulunamamıştır. Bu yüzden bazı tarihçiler, iç yapıların tek bir seferde değil, yıllar içinde yavaş yavaş söküldüğünü düşünür; taşlar ve keresteler başka yapılarda kullanılmak üzere zamanla taşınmış olabilir. Sonuç ne olursa olsun aynıydı: bir zamanlar konforlu bir konak olan Bodiam’ın içi bomboş kaldı ve kale, sessiz bir harabeye dönüştü. Ama tuhaf bir biçimde, bu harabeye dönüş, Bodiam’ın şöhretini azaltmak yerine artıracaktı.
Kuledeki Kırmızı Kadın
İçi boşaltılmış, sessiz bir kabuğa dönüşen Bodiam, zamanla efsanelerle de doldu. Hiçbir büyük savaşa sahne olmamış olması bile, kalenin “perili” olduğuna dair anlatıların önüne geçemedi. En ünlü efsanesi, “Kırmızı Kadın”a (Red Lady) aittir.
Anlatıya göre, özellikle dolunaylı gecelerde, kalenin kulelerinden birinin tepesinde kırmızı giysili bir kadın figürü belirir. Bu kadın, uzaklara, ay ışığıyla aydınlanan kırlara doğru bakar; sanki birini ya da bir şeyi beklemektedir. Kimi, kimi beklediği ise bilinmez. Onu görenler, figürün huzursuz ve hüzünlü bir hâli olduğunu söyler. Bir kalede çalışan görevlilerden bazıları, kapıları kilitlerken pencerelerde kırmızı giysili bir kadın gördüklerini, içeride kalmış bir ziyaretçi sanıp aradıklarında ise kimseyi bulamadıklarını anlatır.

Kırmızı Kadın, kalenin tek gizemi de değil. Karanlık bastıktan sonra kalenin yakınından geçen bazı kişiler, o boş kabuğun içinden şölen sesleri, yabancı diller ve tuhaf şarkılar duyduklarını anlatır; sanki yüzyıllar önceki bir ziyafet hâlâ sürüyormuş gibi. Bir başka anlatıda ise, köprünün üzerinde kaleye doğru koşan, sonra köprünün yarısında aniden ortadan kaybolan bir figürden söz edilir; kimileri bunun, bir zamanlar hendeğe düşüp boğulan birinin ruhu olduğuna inanır. Elbette bunlar birer halk anlatısı; kanıtı olan şeyler değil. Ama içi boş, tavanı gökyüzüne açık bu kalenin, dolunaylı bir gecede insana tuhaf bir ürperti verdiğini söyleyenler hiç de az değildir.
Ressamların keşfettiği harabe
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllar, Avrupa’da “romantizm” akımının yükseldiği, harabelerin bir hüzün ve güzellik simgesi olarak yeniden keşfedildiği bir dönemdi. Ve içi boşaltılmış, sarmaşıklarla kaplanmış, suya yansıyan o zarif Bodiam, bu romantik ruh için âdeta biçilmiş kaftandı. Kale, bakımsız bir yıkıntı olmaktan çıkıp, sanatçıların ve gezginlerin akın ettiği ünlü bir “pitoresk harabe” hâline geldi.
Dönemin ünlü ressamları, kalenin suya yansıyan görüntüsünü tuvallerine taşıdı; İngiliz resminin en büyük ustalarından J. M. W. Turner bile Bodiam’ı resmedenler arasındaydı. Kalenin durgun hendeğine yansıyan silueti, o çağın romantik hayal gücünü tam olarak besliyordu: geçmişin ihtişamı, zamanın yıkıcılığı ve doğanın sessiz güzelliği, hepsi tek bir karede birleşiyordu.

Bu ilgi, bir bakıma Bodiam’ın hayatını kurtardı. Çünkü artık kale, kimsenin umursamadığı bir taş yığını değil, korunmaya ve el üstünde tutulmaya değer bir hazine olarak görülüyordu. Onun bu yeni “romantik ruin” kimliği, ilerleyen yıllarda kaleyi restore edecek, onu yıkılmaktan kurtaracak varlıklı hayranların ilgisini çekecekti.
Bir lordun kurtardığı kale
Bodiam, yüzyıllar boyunca birkaç farklı ailenin elinden geçti ve zaman zaman ciddi biçimde yıprandı. On dokuzuncu yüzyılda kalenin sahiplerinden bazıları, çöküş tehlikesindeki kuleleri onararak yapının ayakta kalmasını sağladı; biri neredeyse tamamen yıkılmış olan bir köşe kulesini onardı, bir diğeri kale içine sonradan yapılmış bir kulübeyi kaldırıp kaleyi asıl hâline yaklaştırdı. Ama Bodiam’ı bugünkü bakımlı hâline kavuşturan asıl isim, yirminci yüzyılın başında ortaya çıktı: Lord Curzon.
Dönemin önde gelen devlet adamlarından ve büyük bir tarih tutkunu olan Lord Curzon, 1916’da kaleyi satın aldı ve onu titizlikle restore etmeye girişti. Onun en önemli çalışmalarından biri, kalenin o meşhur su hendeğiyle ilgiliydi: hendek boşaltıldı, dibindeki metrelerce kalınlığındaki çamur ve çökelti temizlendi. Bu çalışma sırasında, ortaçağda kaleye ulaşımı sağlayan köprülerin asıl temelleri gün ışığına çıktı; böylece kalenin özgün giriş düzeni yeniden anlaşıldı.
Curzon, kaleyi yalnızca kendi zevki için restore etmekle kalmadı; onun kalıcı olarak korunmasını da güvence altına aldı. Ölümünden sonra Bodiam, İngiltere’nin tarihî mekânlarını koruyan ünlü kuruluş National Trust’a bırakıldı. Böylece bir zamanlar bir şövalyenin hırsıyla yükselen, sonra bir iç savaşta boşaltılan bu kale, artık herkesin gelip görebileceği, korunan bir ulusal hazineye dönüştü. Curzon’un vizyonu sayesinde Bodiam, bugün hâlâ suya yansıyan o kusursuz siluetiyle bizi karşılıyor.
Bir şövalyenin dünyası: ortaçağda kalede yaşam
Bugün Bodiam’ın içi bomboş bir kabuk olsa da, bir zamanlar bu duvarların arasında canlı, hareketli bir yaşam sürüyordu. Kalenin dörtgen planı, aslında ortaçağ toplumunun hiyerarşisini de yansıtıyordu. Avlunun etrafına dizilmiş odalar, herkesin statüsüne göre ayrılmıştı: lordun ve ailesinin en mahrem, en konforlu daireleri bir tarafta; hizmetkârların, askerlerin ve mutfak çalışanlarının alanları başka bir tarafta yer alıyordu.
Kalenin kalbinde, tüm bu yaşamın toplandığı büyük salon (great hall) bulunurdu. Burada lord, konuklarını ağırlar, ziyafetler verir, adaleti dağıtır ve maiyetiyle birlikte yemek yerdi. Salonun bir ucunda lordun oturduğu yüksek masa, diğer ucunda ise hizmetkârların ve daha alt rütbelilerin yeri vardı; oturma düzeni bile bir statü göstergesiydi. Kalenin bir de şapeli vardı; günlük dualar ve dinî törenler burada yapılır, kalenin manevi hayatı bu küçük mekânda toplanırdı.

Dalyngrigge gibi savaşta yükselmiş bir şövalye için kale, aynı zamanda bir kimlik beyanıydı. O çağın “şövalyelik” ideali; cesaret, sadakat, cömertlik ve görkemi bir arada gerektiriyordu. Görkemli bir kalede yaşamak, konuklara zengin ziyafetler vermek ve etrafına bir maiyet toplamak, bir şövalyenin bu ideali yaşadığını gösterirdi. Yani Bodiam’ın büyük pencereleri, konforlu daireleri ve gösterişli kapısı, sadece rahat bir yaşam için değil, bir imajı, bir yaşam biçimini sergilemek için de vardı. Kale, sahibinin dünyaya söylemek istediği her şeyi taştan bir dille anlatıyordu.
Bugün Bodiam’da bir gün
Bugün Bodiam Kalesi, National Trust’ın koruması altında, İngiltere’nin en sevilen gezi noktalarından biri. İçi bir harabe olsa da, bu durum ziyareti hiç de sıkıcı kılmıyor; tam tersine, kalenin çatısız kabuğu, ona bambaşka bir atmosfer katıyor. Kapı evinden içeri girip avluya adım attığınızda, bir zamanlar burada yükselen binaların temellerini ve duvar izlerini görebilir, hayal gücünüzle o eski yaşamı yeniden canlandırabilirsiniz.
Bodiam’ın en keyifli yanı, kulelerine tırmanabilmenizdir. Dar, döner taş merdivenlerden yukarı çıktığınızda, kalenin mazgallı siperlerine (battlements) ulaşırsınız. Buradan hem kalenin simetrik planını yukarıdan görebilir, hem de çevredeki yemyeşil Sussex kırlarının ve suya yansıyan kalenin muhteşem manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Çocuklar için bu tırmanış, adeta bir macera; yetişkinler içinse hem tarih hem manzara dolu bir mola.
Kaleyi çevreleyen su hendeği de başlı başına bir cazibe. Suyun üzerinde yüzen nilüferler, hendekte yaşayan ördekler ve balıklar, kaleye huzurlu bir doğa parkı havası katıyor. Hendeğin çevresinde yürüyerek kaleyi her açıdan seyredebilir, en güzel fotoğraf karesini yakalamaya çalışabilirsiniz. Kale ayrıca yıl boyunca çeşitli etkinliklere; ortaçağ canlandırmalarına, mevsimlik kutlamalara ve aile aktivitelerine ev sahipliği yapıyor. Yakınındaki çay evinde bir mola verip, bu eşsiz manzaraya karşı soluklanmak ise günü tamamlayan en güzel dokunuş.
Kaleden sonra: Dalyngrigge’in yükselen yıldızı
Bodiam’ı yaptıran Sir Edward Dalyngrigge’in hikâyesi, kalenin tamamlanmasıyla bitmedi; aksine, asıl parlak dönemi bundan sonra geldi. Görkemli kalesini inşa ederek bölgedeki gücünü ve statüsünü perçinleyen Dalyngrigge, artık yalnızca bir yerel soylu değil, ülke çapında sözü geçen bir devlet adamıydı. Sussex bölgesini temsilen defalarca Parlamento’ya seçildi ve krallığın işlerinde giderek daha etkili bir rol üstlendi.
Yükselişi o kadar dikkat çekiciydi ki, dönemin en güçlü isimlerinden biriyle, kralın amcası ve ülkenin fiilî yöneticilerinden Lancaster Dükü John of Gaunt ile bile karşı karşıya gelmekten çekinmedi. İkili arasında, av hakları ve nüfuz alanları yüzünden çıkan anlaşmazlık, dönemin mahkemelerine kadar taşındı. Sıradan bir şövalyenin, ülkenin en güçlü adamlarından biriyle böyle bir hukuk mücadelesine girişmesi, Dalyngrigge’in ne kadar kendine güvenen ve ne kadar yükselmiş biri olduğunu gösteriyordu.
Kariyerinin belki de en önemli anı, Kral II. Richard’ın başkent Londra’nın yönetimiyle arası açıldığında geldi. Kral, şehrin ayrıcalıklarını askıya alıp yönetimi güvendiği adamlara devrettiğinde, bu kritik görev için seçtiği isimlerden biri de Dalyngrigge oldu. Yani bir zamanlar Fransa’da paralı asker olarak savaşan, mirastan pay alamayan o küçük oğlan, artık krallığın başkentini yönetmekle görevlendirilecek kadar tepeye tırmanmıştı. Bu, ortaçağın katı sınıf düzeninde, kişisel yetenek ve hırsla ne kadar yükselebileceğinin çarpıcı bir örneğiydi.
Dalyngrigge’in hayat hikâyesi, aslında Bodiam Kalesi’nin de özeti gibidir. İkisi de gösterişli, iddialı ve yükselme arzusuyla doludur; ikisi de bir savaşçının değil, bir “kendini kanıtlama” çağının ürünüdür. Kale, sahibinin dünyaya “ben buradayım ve güçlüyüm” demesinin taştan bir yoluydu; ve Dalyngrigge’in kariyeri, bu mesajın hiç de boş olmadığını kanıtladı. Bugün Bodiam’ın suya yansıyan siluetine baktığınızda, aslında hırslı bir adamın gerçekleşmiş hayalini görüyorsunuz.
Kapısını çaldığınızda
Bu masalsı kaleyi kendiniz görmek isterseniz, iyi haber şu: Bodiam, Londra’dan günübirlik gidilebilecek keyifli bir rotada. Kale, East Sussex bölgesinde, Robertsbridge kasabasının yakınında yer alıyor ve Londra’ya yaklaşık iki saat mesafede. Arabayla ulaşım en pratik yöntem; kalenin kendi otoparkı var. Toplu taşımayla gelmek isteyenler için ise bölgedeki tren bağlantıları kullanılabilir.
Bodiam’a gitmenin en keyifli yollarından biri de, bölgede işleyen tarihî bir buharlı trene binmektir; yaz aylarında çalışan bu nostaljik hat, sizi kalenin yakınına kadar getirir ve geziye başlamadan önce zamanda küçük bir yolculuk yaptırır. Kaleyi gezmek için yarım günden bir güne kadar zaman ayırabilirsiniz; kuleleri tırmanmak, avluyu keşfetmek, hendeğin çevresinde yürümek ve çevredeki kırlarda dolaşmak için acele etmemenizi öneririz.
Birkaç küçük ipucu: Kale, özellikle sonbaharda, çevredeki ağaçların kızıla ve altına döndüğü dönemde büyüleyici bir manzara sunar; ama ilkbaharın tazeliği ve yazın canlı yeşili de ayrı güzeldir. En etkileyici fotoğrafları, rüzgârın durduğu ve suyun ayna gibi olduğu sabah erken saatlerinde yakalarsınız. Döner taş merdivenler dar ve dik olabildiği için rahat ayakkabılar giymekte fayda var. Güncel bilet fiyatları, açılış saatleri ve etkinlik takvimi mevsime göre değiştiği için, gitmeden önce National Trust’ın resmî sitesinden kontrol etmek en sağlıklısı.
Konum: Robertsbridge yakını, East Sussex, İngiltere · Koordinatlar: 51.0023° K, 0.5435° D · Bodiam Kalesi’ni Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Bodiam’ı gezdiyseniz, İngiltere’nin güneydoğusu size başka görkemli kaleler de sunuyor demektir. Aynı bölgede, Manş Denizi’ne bakan ve iki bin yıllık tünelleriyle ünlü Dover Kalesi ile bir gölün ortasındaki, dünyanın en güzel kalelerinden sayılan Leeds Kalesi, aynı gezi rotasında sizi bekliyor. Biraz daha uzağa gitmeye hazırsanız, kraliyet ihtişamının merkezi Windsor Kalesi, tarihin en karanlık sırlarını saklayan Londra Kulesi ve “Kral Yapıcı”nın kalesi Warwick Kalesi de aynı seride keşfedilmeyi bekliyor. Warwickshire kırlarındaki, İngiltere tarihinin en uzun kuşatmasına direnen Kenilworth Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. West Sussex bölgesinde, bin yıldır Norfolk Dükleri tarafından ev olarak kullanılan görkemli Arundel Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. Dorset kırlarında, Cesur Dame Mary tarafından savunulup barutla parçalanan dramatik Corfe Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından.
Bodiam, taşın ve suyun birlikte yarattığı bir yanılsama; bir peri masalı kadar güzel, bir bilmece kadar gizemli. Bir şövalyenin hırsıyla yükseldi, uğruna yapıldığı savaşı hiç görmedi, iki kez savaşmadan teslim oldu ve bir iç savaşta içi boşaltıldı. Ama tüm bunlara rağmen, belki de tam da bu yüzden, bugün hâlâ suya yansıyan o kusursuz siluetiyle bizi büyülüyor. Bir sabah erkenden gölün kıyısına gidip o durgun suya baktığınızda, altı yüz yıllık bir sorunun, “bu bir kale mi, yoksa bir rüya mı?” sorusunun tam ortasında durduğunuzu hissedeceksiniz. Ve muhtemelen, bu sorunun cevabını pek de aramak istemeyeceksiniz; çünkü Bodiam, cevabından çok, o büyülü belirsizliğiyle güzel.
