Kenilworth Kalesi: En Uzun Kuşatma, Bir Kraliçe ve Karşılıksız Bir Aşk

İngiltere’nin ortasında, Warwickshire’ın yeşil kırlarında, kızıl kumtaşından yükselen görkemli bir harabe vardır. Bugün çatısız duvarları ve boş pencere boşluklarıyla sessizce duran Kenilworth Kalesi, aslında İngiliz tarihinin en dramatik sahnelerinden bazılarına ev sahipliği yapmış bir dev. Burası, ülkenin gördüğü en uzun kuşatmanın yaşandığı, bir kraliçeyi baştan çıkarmak için servetlerin harcandığı ve bir aşk trajedisinin gölgesinin hâlâ dolaştığı bir yer.

Kenilworth’ün en büyüleyici yanı, tek bir kale değil, üst üste binmiş birkaç kale olmasıdır. Bir Norman baş kulesiyle başladı, Kral John’un elinde devasa bir su kalesine dönüştü, sonra İngiltere’nin en zengin adamının elinde görkemli bir saraya, en sonunda da Kraliçe Elizabeth’in gözdesi Robert Dudley’nin elinde bir Tudor rüyasına evrildi. Her sahibi, buraya kendi çağının hırsını ve zevkini kattı.

Ama bu görkemin ardında karanlık bir hikâye de gizlidir. Kaleyi bir kraliçeye armağan etmek için harcanan onca servet, aslında umutsuz bir aşkın bedeliydi; ve o aşkın önündeki en büyük engel, gizemli bir biçimde ölen bir kadındı. Kenilworth, bu yüzden hem bir ihtişam hem de bir hüzün abidesidir.

Bu yazıda sizi Kenilworth’ün hem taşlarına hem de tutkularına götüreceğiz: altı ay süren o efsanevi kuşatmadan, göl üzerinde düzenlenen görkemli şenliklere; İngiltere’nin en zengin adamının inşa ettiği saraydan, bir kraliçenin reddettiği aşka ve bugün hâlâ anlatılan hayalet hikâyesine kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

Kenilworth Kalesi havadan görünüm

Kızıl taştan bir dev

Kenilworth Kalesi, İngiltere’nin tam kalbindeki Warwickshire bölgesinde, Kenilworth kasabasının kıyısında, alçak bir kumtaşı tepesinin üzerinde yer alır. Kalenin en dikkat çeken özelliği, yapıldığı yerel kırmızımsı kumtaşıdır; bu taş, kaleye gün ışığında sıcak, adeta közlenmiş bir renk verir. Özellikle gün batımında, harabenin duvarları âdeta ateş gibi parlar.

Ama bugün Kenilworth’e bakan biri için görülmesi en zor şey, aslında bir zamanlar orada olan ama artık olmayan bir şeydir: su. Yüzyıllar boyunca kaleyi çevreleyen ve onu neredeyse aşılmaz kılan devasa bir yapay göl vardı; bu göle “the Mere” (Büyük Göl) deniyordu. Kaleyi bir ada gibi çevreleyen bu su, İngiltere’deki en geniş kale su savunmasıydı. Bugün o göl kurutulmuş durumda ve yerinde yemyeşil çayırlar uzanıyor; ama kalenin bütün tarihini, o artık var olmayan gölü hayal etmeden anlamak mümkün değil.

Kenilworth Kalesi tepeden manzara

Bir hazinedarın kalesi

Kenilworth’ün hikâyesi, on ikinci yüzyılın başında, Geoffrey de Clinton adında güçlü bir devlet adamıyla başlar. De Clinton, Kral I. Henry’nin hazinedarı ve mabeyincisiydi; yani kralın en yakınındaki, en güvenilir isimlerden biri. Kral, ona bu topraklarda bir kale kurma izni verdi ve de Clinton, 1120’lerde bu kumtaşı tepesinin üzerine kalenin ilk çekirdeğini inşa etti.

Bu ilk yapının kalbinde, bugün hâlâ ayakta olan devasa Norman baş kulesi (Great Tower ya da keep) yer alıyordu. Kalın duvarlı, köşeleri kulelerle güçlendirilmiş bu kare kule, hem bir savunma noktası hem de bir güç sembolüydü. De Clinton ayrıca kalenin yakınına bir manastır (priory) da kurdurdu; böylece bölge hem askerî hem de dinî bir merkeze dönüştü. Ama de Clinton ailesinin kaleye sahipliği uzun sürmedi; Kenilworth kısa süre içinde kraliyetin gözüne girdi ve bir kraliyet kalesine dönüştü. Bu, onun kaderini tümüyle değiştirecekti; çünkü bir kraliyet kalesi olmak, hem büyük bir onur hem de büyük savaşların tam ortasında yer almak demekti.

Kral John ve devasa göl

Kenilworth’ü sıradan bir Norman kalesinden, çağının en güçlü kalelerinden birine dönüştüren kişi, İngiliz tarihinin en tartışmalı krallarından biri oldu: Kral John. Magna Carta’yı imzalamak zorunda kalmasıyla ünlü olan bu kral, on üçüncü yüzyılın başında Kenilworth’e büyük paralar döktü.

Kenilworth Kalesi kulesi

John’un en önemli katkısı, kalenin savunmasını baştan aşağı yeniden düşünmesiydi. Taştan güçlü dış surlar inşa ettirdi; ama asıl dehası, suyla ilgiliydi. Yakındaki dereleri bir set (baraj) yardımıyla tutarak, kalenin etrafında devasa yapay bir göl oluşturdu. Bu göl öyle genişti ki, kaleyi neredeyse tümüyle çevreliyor ve ona bir ada görünümü kazandırıyordu. Bu, İngiltere’de o güne dek görülmüş en büyük su savunmasıydı.

Bu gölün önemi, sadece güzellik değildi. Ortaçağ kuşatmalarının en etkili yöntemi, surların altına lağım (tünel) kazıp duvarları çökertmekti. Ama Kenilworth’ün etrafındaki geniş su, bu yöntemi tamamen imkânsız kılıyordu; hiçbir lağımcı, o gölün altından geçip surlara ulaşamazdı. Aynı şekilde, kuşatma kuleleri ve mancınıkları da suyun ötesinden kaleye yaklaşamıyordu. Kral John, farkında olmadan, birkaç on yıl sonra İngiltere tarihinin en uzun kuşatmasına dayanacak olan kaleyi hazırlıyordu.

İngiltere’nin en uzun kuşatması

Kenilworth’ü tarihe kazıyan olay, 1266’da yaşandı ve İngiltere’nin ortaçağ tarihindeki en uzun kuşatma olarak kayıtlara geçti. Olaylar, Kral III. Henry’ye karşı yürütülen Baronlar Savaşı’nın bir parçasıydı. İsyanın lideri Simon de Montfort, bir yıl önce Evesham Savaşı’nda öldürülmüştü; ama onun destekçileri, aralarında kendi oğlu da olmak üzere, teslim olmayı reddetti ve Kenilworth Kalesi’ne sığındı.

Kral, bu son direniş yuvasını ortadan kaldırmaya kararlıydı. Haziran 1266’da kaleyi devasa bir orduyla kuşattı. Ama Kenilworth, Kral John’un yıllar önce hazırladığı o eşsiz savunmalar sayesinde, kralın beklediğinden çok daha zorlu bir ceviz çıktı. Her şeyden önce, kaleyi çevreleyen o geniş göl, kralın bütün klasik kuşatma yöntemlerini işe yaramaz hâle getiriyordu.

Kenilworth Kalesi genel görünüm

Kral hiçbir şeyi eksik bırakmadı. Kuzeyden, baş kuleye doğru; güneyden ise gölün karşısından, dev taş atan mancınıklarla kaleyi bombaladı. Hatta gölü aşmak için, uzaktaki Cheshire’dan taşınan bargeler (mavnalar) ile su üzerinden bir çıkarma bile denedi; ama bu su saldırısı tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Savunucular, sahip oldukları güçlü mancınıklarla kralın makinelerine karşılık verdi. Anlatıya göre, iki tarafın attığı taş gülleler zaman zaman havada birbirine çarpıyordu.

Kuşatma yalnızca bir güç savaşı değil, aynı zamanda bir irade ve inat savaşıydı. Kral, teslim olmaları için gönderdiği elçiye karşılık olarak, kesilmiş bir el aldı geri. Papa, kaledeki isyancıları aforoz etti; savunucular ise buna, kendi adamlarından birini sahte bir din adamı kılığına sokup kralın tarafını karşı bir aforozla lanetleyerek, alaycı bir cesaretle yanıt verdi. Bu tür anlatılar, kuşatmanın ne kadar amansız ve bir o kadar da dramatik geçtiğini gösteriyor. Kaynaklarda, kralın Margoth adında, erkek kılığına giren bir kadın casusu bile kullandığı; casusluğun ve kılık değiştirmenin bu kuşatmada rol oynadığı anlatılır.

Kalenin surları hiçbir zaman düşmedi. Onu yenen şey, ne mancınıklar ne de ordular oldu; açlık ve hastalık oldu. Aylar süren kuşatmanın sonunda, kale içindeki yiyecekler tükendi ve savunucular arasında salgın hastalıklar baş gösterdi. Sonunda, Aralık 1266’da, yani yaklaşık altı ay sonra, savunucular onurlu şartlarla teslim oldu. Kuşatmanın ardından imzalanan ve isyancılara barış koşulları sunan belge, tarihe “Kenilworth Fermanı” (Dictum of Kenilworth) olarak geçti. Kale ise kralın oğlu Edmund’a, yani Lancaster Kontluğu’na verildi; bu, Kenilworth’ün asırlarca sürecek Lancaster çağının başlangıcı oldu.

Bir kralın tahttan indirildiği yer

Kenilworth’ün duvarları yalnızca kuşatmalara ve şenliklere değil, İngiliz tarihinin en sarsıcı anlarından birine de tanıklık etti: bir kralın tahtından zorla indirilmesine. On dördüncü yüzyılın başında, başarısız politikaları ve gözdelerine olan aşırı düşkünlüğü yüzünden hem soyluları hem de eşi Fransa’lı Isabella’yı karşısına alan Kral II. Edward, sonunda kendi ülkesinde bir kaçak durumuna düştü.

1326’da yakalanan Edward, gözetim altında tutulmak üzere Kenilworth Kalesi’ne getirildi. Ve 1327’nin ocak ayında, tarihe geçecek bir olay tam da bu kalede yaşandı: kendisine gönderilen bir heyet, Edward’ı tahttan feragat etmeye zorladı. Kral, henüz on dört yaşındaki oğlu, geleceğin III. Edward’ı lehine tacından vazgeçmek zorunda kaldı. Bu, İngiltere tarihinde bir kralın tahttan zorla indirildiği ilk örneklerden biriydi ve Kenilworth, bu büyük dramın sahnesi oldu.

Edward’ın hikâyesinin sonu daha da karanlıktı. Kenilworth’ten alınıp başka bir kaleye, Berkeley’e nakledildi ve orada, aynı yılın sonunda esrarengiz bir biçimde hayatını kaybetti; ölümünün doğal olmadığı, öldürüldüğü yönünde güçlü rivayetler vardır. Bir kralın tacını kaybettiği bu duvarların arasında yürürken, taşların ne kadar ağır tarihler taşıdığını bir kez daha hissedersiniz. Kenilworth, yalnızca kralları ağırlamakla kalmamış, bir kralı da tahtından etmişti.

Kaleden saraya: John of Gaunt

Kenilworth’ün Lancaster çağı, kaleyi bir savaş makinesinden görkemli bir saraya dönüştürecekti. Bu dönüşümün mimarı, İngiliz tarihinin en güçlü ve en zengin isimlerinden biri olan John of Gaunt’tu. Kral III. Edward’ın oğlu ve Lancaster Dükü olan Gaunt, bir dönem ülkenin en varlıklı adamıydı; öyle ki, kimi zaman kraldan bile güçlü olduğu söylenirdi.

On dördüncü yüzyılın ikinci yarısında Gaunt, servetinin bir kısmını Kenilworth’ü yeniden şekillendirmeye harcadı. Onun eseri, kalenin kalbinde bugün hâlâ ayakta olan görkemli Büyük Salon’dur (Great Hall). Bu salon, taş tonozlu mahzenlerin üzerinde, birinci katta yükseliyordu ve o kadar zarifti ki, uzun ve ince pencereleri bir kaleden çok bir katedrali andırıyordu. İçinde tam altı şömine bulunan bu devasa salon, krallara ve soylulara verilen görkemli ziyafetlere ev sahipliği yapmak için tasarlanmıştı.

Kenilworth Kalesi Büyük Salon harabesi

Gaunt yalnızca salonu değil, lüks daireleri ve geniş mutfakları da ekleyerek Kenilworth’ü tam bir saraya dönüştürdü. Onun döneminde kale, artık savaşların değil, ihtişamın ve zarafetin merkeziydi. Sonraki yüzyılda Lancaster hanedanından krallar, özellikle avlanma tutkuları nedeniyle burayı çok sevdi. Hatta Kral V. Henry, krallığın yükünden kaçıp dinlenmek için, gölün ta öbür ucuna “Pleasance” adında özel bir köşk bile yaptırdı; oraya ancak tekneyle gidilebiliyordu. Böylece Kenilworth, bir yandan görkemli bir saray, bir yandan da krallara huzur veren bir kaçış noktası hâline geldi.

Bir kraliçenin gözdesi: Robert Dudley

Kenilworth’ün en parlak ve en tutkulu çağı, on altıncı yüzyılda, tek bir isimle başladı: Robert Dudley, Leicester Kontu. 1563’te, Kraliçe I. Elizabeth, en sevdiği, en yakınındaki saray mensubu olan Dudley’ye Kenilworth Kalesi’ni armağan etti. Bu, sıradan bir hediye değildi; kraliçenin Dudley’ye duyduğu özel yakınlığın açık bir göstergesiydi.

Dudley ile Elizabeth, çocukluktan beri tanışıyordu; hatta ikisi bir dönem birlikte Londra Kulesi’nde tutsak bile kalmıştı. Elizabeth tahta çıktığında, Dudley onun en gözde ismi oldu ve pek çok kişi, kraliçenin onunla evleneceğine kesin gözüyle bakıyordu. Dudley’nin en büyük hayali de tam olarak buydu: kraliçeyle evlenip, İngiltere’nin fiilî kralı olmak.

Kenilworth Kalesi Leicester Binası

Bu hayali gerçekleştirmek için Dudley, Kenilworth’ü bir baştan çıkarma aracına dönüştürdü. Kaleye servetler dökerek onu çağının en gösterişli Tudor saraylarından birine çevirdi. Kraliçe ve maiyeti için, dört katlı, son derece modern, özel daireleri ve hatta bir dans salonu bulunan yeni bir yapı (“Leicester Binası”) inşa ettirdi; çünkü Elizabeth dans etmeyi çok severdi. Ayrıca görkemli yeni bir kapı evi (Leicester Kapısı), gölün üzerinden uzanan yüzlerce metrelik bir köprü ve geniş bir av alanı yaptırdı. Her şey, tek bir amaca hizmet ediyordu: kraliçeyi büyülemek.

Merdivenin dibindeki sır: Amy Robsart

Dudley’nin bütün bu görkemli çabalarının ardında, onu sürekli gölgeleyen karanlık bir sır vardı. Elizabeth’le evlenmesinin önündeki en büyük engel, aslında kalenin taşlarında değil, Dudley’nin geçmişindeydi: ilk eşi Amy Robsart’ın esrarengiz ölümü.

Dudley, kraliçenin gözdesi olduğu dönemde zaten evliydi. 1560’ta, eşi Amy Robsart, yaşadıkları evin merdiveninin dibinde, boynu kırılmış hâlde ölü bulundu. Bu ölüm, o günden bugüne çözülememiş bir gizem olarak kaldı. Bir kaza mıydı, bir intihar mıydı, yoksa bir cinayet mi? En rahatsız edici soru ise şuydu: Dudley, kraliçeyle evlenebilmek için eşini ortadan kaldırmış olabilir miydi?

Bu ölümün ardından çıkan dedikodular, Dudley’nin itibarını derinden yaraladı. Suçlu olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamadı; ama şüphenin gölgesi, üzerinden hiç kalkmadı. Ve işin acı tarafı şuydu: Amy’nin ölümü, Dudley’nin önünü açmak yerine, tam tersine kapatmıştı. Çünkü Elizabeth, böylesine büyük bir skandalın gölgesindeki bir adamla evlenirse, kendi itibarının da zarar göreceğini biliyordu. Yani Dudley, kraliçeyle evlenmek için giriştiği bütün o görkemli çabalarda, aslında kendi geçmişinin hayaletiyle yarışıyordu. Kenilworth’ün bütün ihtişamı, bir bakıma bu çözülemeyen trajedinin üzerine kurulmuştu.

On dokuz gün süren büyü: 1575

Dudley’nin kraliçeyi kazanmak için giriştiği çabanın doruk noktası, 1575 yazında geldi. Elizabeth, Kenilworth’ü daha önce birkaç kez ziyaret etmişti; ama Temmuz 1575’teki bu son ziyaret, tarihe efsane olarak geçti. Kraliçe, yüzlerce kişilik maiyetiyle birlikte kaleye geldi ve tam on dokuz gün kaldı; bu, onun bir tebaasına yaptığı en uzun ziyaretti.

Kenilworth Kalesi Leicester Kapısı

Dudley, bu on dokuz gün için hiçbir masraftan kaçınmadı. Rivayete göre günlük harcamalar o kadar yüksekti ki, bu şenlikler onu neredeyse iflasa sürükledi. Kraliçenin onuruna görkemli ziyafetler verildi; oyunlar, gösteriler ve avlar düzenlendi. Geceleri gökyüzü, o çağa göre inanılmaz havai fişek gösterileriyle aydınlandı. Kalenin devasa gölü, bu şenliklerin en büyülü sahnesiydi: su üzerinde yüzen adalar, müzikle dolu tekneler ve mitolojik canlandırmalarla, göl âdeta bir tiyatro sahnesine dönüştü. Kraliçeyi, sudan yükselen “Göl Hanımı” (Lady of the Lake) gibi masalsı figürler karşıladı.

Bütün bu görkem, tek bir soruya bağlanmış tek bir amaç taşıyordu: Elizabeth, Dudley ile evlenecek miydi? On dokuz gün boyunca kale, bu sorunun cevabını bekledi. Ama şenlikler sona erdiğinde ve kraliçe kaleden ayrıldığında, cevap bir kez daha aynıydı: hayır. Elizabeth, hayatı boyunca “Bakire Kraliçe” olarak kalmayı seçti ve hiçbir zaman evlenmedi. Dudley’nin bütün serveti, bütün o görkemli gösterisi, sonunda bir “hayır”a çarpıp dağıldı. 1575 şenlikleri, tarihe hem İngiliz saray kültürünün zirvesi hem de karşılıksız bir aşkın en pahalı anıtı olarak geçti.

Bir kraliçe için bahçe

Dudley’nin 1575’te kraliçeyi büyülemek için yaptırdığı en zarif şey, belki de bir bina ya da bir gösteri değil, bir bahçeydi. Kraliçenin dairelerinin hemen yanına, yalnızca onun keyfi için özel bir Elizabeth dönemi bahçesi kurdurdu. Bu bahçe, o çağın en gösterişli tasarım anlayışını yansıtıyordu: özenle düzenlenmiş çiçek tarhları, meyve ağaçları, gölgelikler, kokulu bitkiler ve göz alıcı bir çeşme.

Kenilworth Kalesi Elizabeth bahçesi kuşhane

Bahçenin en dikkat çekici öğelerinden biri, içinde egzotik kuşların bulunduğu görkemli bir kuşhaneydi (aviary). Renkli tüylü kuşların ötüşü, çiçeklerin kokusu ve çeşmenin sesi, bu bahçeyi bir kraliçeye layık bir cennet köşesine dönüştürüyordu. Bu bahçe hakkında bugün bu kadar çok şey bilmemizin sebebi ise ilginç: o dönemde bahçeye gizlice giren Robert Langham adında biri, gördüklerini ayrıntılı bir mektupta anlatmış ve bu mektup günümüze ulaşmış. İşte bu mektup sayesinde, yüzyıllar sonra bahçe aslına uygun biçimde yeniden canlandırılabildi. Bugün Kenilworth’ü ziyaret edenler, Dudley’nin bir kraliçenin gönlünü kazanmak için tasarladığı bu bahçede, tıpkı Elizabeth gibi yürüyebiliyor.

Roman, harabe ve hayalet

Dudley’nin 1588’de, yasal bir vârisi olmadan ölmesiyle, Kenilworth’ün parlak çağı da sona erdi. Kale birkaç el değiştirdi; ama asıl darbeyi, on yedinci yüzyıldaki İngiliz İç Savaşı vurdu. Savaşın ardından, 1650 civarında, kalenin bir daha bir askerî direniş noktası olmaması için kasıtlı olarak tahrip edilmesine (slighting) karar verildi.

Bu yıkım, Kenilworth’ün çehresini tümüyle değiştirdi. Kral John’un o efsanevi devasa gölü boşaltıldı; baş kulenin bir duvarı yıkılarak kale savunmasız hâle getirildi. Bir zamanlar bir kraliçeyi ağırlayan görkemli saray, artık çatısız, gölsüz bir harabeye dönüşmüştü. Ama Kenilworth’ün hikâyesi burada bitmedi; aksine, harabeye dönüşmesi, ona bambaşka bir ün kazandırdı.

Kenilworth Kalesi keep ve Büyük Salon

On dokuzuncu yüzyılda, ünlü İskoç yazar Sir Walter Scott, bu kalenin dramatik hikâyesinden esinlenerek “Kenilworth” adlı bir roman yazdı. 1821’de yayımlanan bu roman, Robert Dudley, talihsiz eşi Amy Robsart ve Kraliçe Elizabeth arasındaki trajik üçgeni edebiyata taşıdı ve kaleyi bir anda dünya çapında meşhur etti. Scott’ın romanı o kadar etkili oldu ki, hikâye daha sonra tiyatro oyunlarına ve hatta operalara bile ilham verdi. Böylece Kenilworth, taşları yıkılmış olsa da, edebiyatın içinde yeniden ve ölümsüzce ayağa kalktı.

Bunca trajedi ve tutkunun yaşandığı bir yerin, hayalet hikâyeleriyle anılması da kaçınılmazdı. Kalenin harabeleri, “hayaletli” olduğuna inanılan bir mekân olarak ün kazandı; kimileri, özellikle talihsiz Amy Robsart’ın huzursuz ruhunun bu duvarlar arasında dolaştığına inanır. Karanlık bastıktan sonra harabelerin arasında dolaşanların, açıklanamayan sesler duyduğu ya da tuhaf bir varlık hissettiği anlatılır. Elbette bunlar birer halk anlatısı; ama Kenilworth kadar çok aşk, hırs ve trajedi biriktirmiş bir yerin, biraz da hayaletlerle anılması şaşırtıcı değil.

Taşın dili: baş kule ve harabeler

Kenilworth’ü gezerken, aslında farklı yüzyılların mimari izlerini yan yana okursunuz. Kalenin en eski ve en sağlam bölümü, dokuz yüz yıl öncesine, Norman dönemine uzanan devasa baş kuledir (Great Tower). Kalın duvarları ve köşelerindeki güçlü kuleleriyle bu yapı, kalenin ilk ve en temel savunma noktasıydı. İç Savaş’taki yıkımda bir duvarı kasıtlı olarak çökertilmiş olsa da, hâlâ heybetini koruyor.

Kalenin alçak kesimlerinde, bir zamanların o devasa gölünü ve giriş sistemlerini koruyan kuleler ve kapılar yer alır; bunların en bilinenlerinden biri, gölün kıyısındaki geçişleri denetleyen Mortimer Kulesi’dir. Kuzeyde ise Dudley’nin kraliçeyi karşılamak için yaptırdığı görkemli Leicester Kapısı yükselir; bu yapı, restore edilmiş hâliyle bugün kalenin en sağlam bölümlerinden biri ve içinde kalenin tarihini anlatan bir sergiye ev sahipliği yapıyor.

Bütün bu yapıları birbirine bağlayan ortak dil ise o meşhur kızıl kumtaşıdır. Yerel ocaklardan çıkarılan bu taş, kaleye hem dayanıklılık hem de o eşsiz sıcak rengi verir. Harabeler arasında yürürken, bir duvarın Norman sadeliğini, bir başkasının Gotik zarafetini, bir diğerinin ise Tudor gösterişini taşıdığını fark edersiniz. Kenilworth, bu yönüyle taştan yazılmış bir tarih kitabı gibidir; her bölümü farklı bir çağın, farklı bir hükümdarın kaleminden çıkmıştır.

Bugün Kenilworth’te bir gün

Bugün Kenilworth Kalesi, İngiltere’nin tarihî mekânlarını koruyan English Heritage kuruluşunun yönetiminde, ülkenin en etkileyici gezi noktalarından biri. Kale bir harabe olsa da, bu durum onu hiç de sönük kılmıyor; aksine, kızıl kumtaşından yükselen o devasa duvarlar, insanı bir anda geçmişin ihtişamına götürüyor. Kaleyi gezerken, adeta katman katman tarihte yürürsünüz: bir yanda dokuz yüz yıllık Norman baş kulesi, bir yanda John of Gaunt’un görkemli salonu, bir yanda da Dudley’nin bir kraliçe için yaptırdığı Tudor daireleri.

Kalenin öne çıkan bölümlerini keşfetmek başlı başına bir macera. Sağlam kulelere tırmanarak yükseklerden hem kaleyi hem de çevredeki Warwickshire kırlarını seyredebilir; Dudley’nin kraliçe için yaptırdığı binanın içinde, özel bir yürüyüş yolu boyunca ilerleyebilirsiniz. John of Gaunt’un o katedrali andıran pencerelere sahip Büyük Salon’unun harabeleri, tek başına görmeye değer. Restore edilmiş Leicester Kapısı’ndaki sergide ise Dudley ve Elizabeth’in aşkına, kalenin dokuz yüzyıllık tarihine ve yaşadığı savaşlara dair pek çok ayrıntı bulabilirsiniz; hatta sekiz yüz yıl önce bu kaleye atılmış gerçek bir gülleyi elinize bile alabilirsiniz.

Ziyaretin en zarif parçası ise hiç kuşkusuz, aslına uygun biçimde yeniden canlandırılan o meşhur Elizabeth dönemi bahçesidir. Rönesans tarzı kuşhanesi, kokulu çiçek tarhları ve görkemli çeşmesiyle bu bahçe, sizi doğrudan 1575 yazının o büyülü günlerine taşır. Bahçede yürürken, bir zamanlar Kraliçe Elizabeth’in de tam olarak burada, bu manzaraya karşı yürüdüğünü düşünmek, geziye bambaşka bir anlam katıyor.

Kapısını çaldığınızda

Kenilworth Kalesi’ni kendiniz görmek isterseniz, konum olarak oldukça merkezî. Warwickshire’daki Kenilworth kasabasında, ünlü Warwick ve Coventry şehirlerinin hemen yakınında yer alıyor ve Londra’ya yaklaşık bir buçuk-iki saat mesafede. Arabayla ulaşım en pratik yöntem; kalenin otoparkı var. Trenle gelenler ise Kenilworth ya da yakın şehirlerin istasyonlarını kullanabilir.

Kaleyi hakkıyla gezmek için neredeyse bütün bir gün ayırmanızı öneririz; çünkü hem geniş bir alana yayılan harabeleri, hem kuleleri, hem de bahçeyi keşfetmek zaman ister. Rahat ve sağlam ayakkabılar giymek iyi olur, çünkü hem çimenlik alanlarda hem de dar taş merdivenlerde bolca yürüyeceksiniz. Kale özellikle ilkbahar ve yaz aylarında, bahçenin en canlı olduğu dönemde büyüleyicidir; ama kızıl duvarların gün batımında aldığı renk, her mevsim görmeye değer. Güncel bilet fiyatları, açılış saatleri ve düzenlenen özel etkinlikler (özellikle Tudor dönemi canlandırmaları) mevsime göre değiştiği için, gitmeden önce English Heritage’ın resmî sitesinden kontrol etmek en sağlıklısı.

Konum: Kenilworth, Warwickshire, İngiltere · Koordinatlar: 52.3486° K, 1.5860° B · Kenilworth Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Kenilworth’ü gezdiyseniz, hemen yanı başınızda bir kale hazinesi daha var: yalnızca birkaç kilometre ötedeki, “Kral Yapıcı”nın kalesi Warwick Kalesi. İkisini aynı gün gezmek son derece kolay. Biraz daha uzağa gitmeye hazırsanız, kraliyet ihtişamının merkezi Windsor Kalesi, tarihin en karanlık sırlarını saklayan Londra Kulesi, “İngiltere’nin Anahtarı” Dover Kalesi, gölün ortasındaki Leeds Kalesi ve suya yansıyan Bodiam Kalesi de aynı seride sizi bekliyor. West Sussex bölgesinde, bin yıldır Norfolk Dükleri tarafından ev olarak kullanılan görkemli Arundel Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. Dorset kırlarında, Cesur Dame Mary tarafından savunulup barutla parçalanan dramatik Corfe Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. Kuzeyde, Harry Potter’ın Hogwarts’ı olarak da tanınan görkemli Alnwick Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından.

Kenilworth, taşa kazınmış bir tutku hikâyesidir. Bir hazinedarın kalesi olarak doğdu, İngiltere’nin en uzun kuşatmasına direndi, bir sarayın ihtişamına büründü ve sonunda bir kraliçenin gönlünü kazanmak için harcanan servetlerin sessiz tanığı oldu. Bugün o kızıl duvarların arasında yürürken, altı ay dayanan bir garnizonun inadını, on dokuz gün süren bir şenliğin havai fişeklerini ve karşılıksız bir aşkın hüznünü aynı anda hissedeceksiniz. Gün batımında, kalenin taşları ateş gibi parlarken, bir zamanlar burada olan o devasa gölü ve suya yansıyan sarayı hayal edin; işte o an, Kenilworth’ün gerçek büyüsünü anlayacaksınız.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir