Arundel Kalesi: Bin Yıldır Yaşayan Norfolk Düklerinin Sarayı
İngiltere’nin güneyinde, West Sussex’in yeşil tepelerinden birinin üzerinde, Arun Nehri’ne ve altındaki şirin kasabaya tepeden bakan görkemli bir kale yükselir: Arundel. Uzaktan bakıldığında, sivri kuleleri ve uzun surlarıyla adeta bir masal illüstrasyonunu andırır. Ama Arundel’i asıl olağanüstü kılan şey, görüntüsü değil, hâlâ yaşıyor olmasıdır. Neredeyse bin yıldır, kesintisiz olarak aynı ailenin evi olan bu kale, İngiltere’de bugün hâlâ içinde yaşanan pek az büyük kaleden biri.
Burası, İngiltere’nin en köklü asil ailesinin, Norfolk Dükleri’nin ata yurdu. Bu unvan sıradan bir soyluluk değil; Norfolk Dükü, İngiltere’nin en kıdemli düküdür ve nesilden nesile geçen “Earl Marshal” (Baş Mareşal) görevini taşır. Yani bir kral ya da kraliçe taç giydiğinde ya da bir devlet cenazesi düzenlendiğinde, o büyük törenleri organize eden kişi, tam da bu kalenin sahibidir. Arundel, bu yönüyle bir müze değil, hâlâ İngiliz devlet hayatının kalbinde atan yaşayan bir hanedan merkezidir.
Ama bu görkemin ardında, dokuz yüzyıllık dramlarla dolu bir tarih gizlidir. Arundel; bir imparatoriçeye sığınak oldu, kuşatmalar gördü, bir iç savaşta topa tutuldu, kellesi uçurulan düklere ve inancı için ölen bir azize ev sahipliği yaptı. Ve tabii, böylesine eski bir kaleye yakışır biçimde, koridorlarında dolaştığı söylenen birden çok hayaleti de var.
Bu yazıda sizi Arundel’in hem taşlarına hem de sırlarına götüreceğiz: Fatih William’ın kuzenine armağan ettiği kaleden, bir kralın centilmence serbest bıraktığı imparatoriçeye; Tudor entrikalarında kelle veren düklerden, kütüphanede kitap karıştıran “Mavi Adam” hayaletine kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- Arun’a tepeden bakan kale
- Bir fatihin kuzenine armağanı
- İmparatoriçeyi kurtaran centilmenlik
- Kesintisiz bir soy: Earl Marshal
- Kelle veren dükler
- İnancı için ölen bir aziz
- Waller’ın topları: İç Savaş
- Motte, keep ve taş surlar
- Viktorya çağının ihtişamı
- Baronlar Salonu ve hazineler
- Kalenin hayaletleri
- Bahçeler ve beyazperde
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Arun’a tepeden bakan kale
Arundel Kalesi, West Sussex bölgesinde, adını aldığı Arun Nehri’nin kıyısındaki bir tepenin üzerinde yükselir. Konumu tesadüf değil: kale, hem nehrin ağzını hem de çevredeki toprakları, olası bir Fransız istilasına karşı kontrol altında tutmak için stratejik bir noktaya kuruldu. Denize yakın bu tepe, hem savunma hem de gözetim için ideal bir yerdi.
Kalenin eteğinde, adını yine kaleden alan Arundel kasabası uzanır. Kale o kadar baskındır ki, kasabayı hem fiziksel olarak gölgeler hem de bütün kimliğini ona borçludur; Arundel deyince akla önce bu kale gelir. Tepeden aşağı baktığınızda, nehrin kıvrımını, kasabanın kırmızı çatılarını ve uzakta parıldayan denizi görebilirsiniz.

Bugün Arundel, İngiltere’nin en büyük ve en eksiksiz biçimde ayakta kalan kalelerinden biri kabul edilir. Pek çok çağdaşı harabeye dönüşmüşken, Arundel yaşamaya, işlev görmeye ve her nesilde biraz daha güzelleşmeye devam etti. Bunun sebebi basit: burası hiçbir zaman terk edilmedi. Aynı ailenin sürekli bakımı ve yatırımı sayesinde kale, dokuz yüz yıl boyunca ayakta kaldı ve bugün hâlâ ayakta.
Bir fatihin kuzenine armağanı
Arundel’in hikâyesi, 1066’daki Norman fethinin hemen ardından, çok yakın bir dostluk ve güvenle başlar. Fatih William, İngiltere’yi fethederken en güvendiği adamlardan biri olan kuzeni Roger de Montgomery’yi ödüllendirmek istedi. Ona Sussex’in yaklaşık üçte birini, yani devasa bir toprağı bağışladı; ama bir şartla: bu toprakları savunmak için burada güçlü bir kale inşa edecekti.
Roger de Montgomery, 1067 yılının Noel gününde bu göreve başladı. İlk yaptığı şey, yüksek yapay bir tepe (motte) yükseltmek oldu; bu tepe, kuru bir hendeğin dibinden ölçüldüğünde otuz metreyi aşan yüksekliğiyle, İngiltere’nin en büyük Norman tepelerinden biriydi. Tepenin üzerine ahşap bir kule, eteğine ise askerlerin, hayvanların ve erzakın barındığı iki avlu (bailey) kondu. Kısa süre sonra bir de kapı evi eklendi. Böylece Arundel’in çekirdeği, dokuz yüz yıl ayakta kalacak o ilk hâliyle ortaya çıktı.

Roger’ın ölümünden sonra kale birkaç el değiştirdi; hatta bir dönem doğrudan kraliyetin eline geçti. Kral I. Henry, öldüğünde kaleyi ikinci eşi, Louvain’li Adeliza’ya bıraktı. Adeliza’nın hikâyesi, Arundel’i tarihin en dramatik anlarından birinin tam ortasına taşıyacaktı; çünkü onun ikinci evliliği ve o dönemin taht kavgası, kaleyi bir imparatoriçenin sığınağına dönüştürecekti.
İmparatoriçeyi kurtaran centilmenlik
Kral I. Henry öldüğünde, İngiltere büyük bir taht kavgasına sürüklendi. Henry’nin kızı İmparatoriçe Matilda, tahtın kendi hakkı olduğunu savunuyordu; ama tahtı, kuzeni Kral Stephen ele geçirmişti. İki taraf arasındaki bu uzun ve kanlı iç savaş, tarihe “Anarşi” (the Anarchy) olarak geçti. İşte Arundel Kalesi, bu kavganın ilk perdelerinden birine sahne oldu.
Dul kalan Kraliçe Adeliza, William d’Albini adında bir soyluyla yeniden evlenmişti. 1139’da, Matilda İngiltere’ye tahtını istemeye geldiğinde, üvey annesi konumundaki Adeliza onu Arundel Kalesi’nde konuk etti. Bu, son derece tehlikeli bir hamleydi; çünkü Kral Stephen’ın gözünde bu, düşmanı barındırmak demekti.
Kral Stephen büyük bir orduyla Arundel’in üzerine yürüdü ve kaleyi kuşattı. Matilda, güçlü bir kalede kısılıp kalmıştı. Ama sonrasında olan şey, ortaçağ şövalyelik anlayışının en ilginç örneklerinden biri oldu: Stephen, kaleyi zorla almak ya da Matilda’yı esir etmek yerine, ona güvenli bir geçiş izni verdi ve ülkenin batısına gitmesine izin verdi. Kimi tarihçi bunu bir centilmenlik jesti, kimi ise stratejik bir hata olarak yorumlar. Her ne olduysa, Matilda serbest kaldı ve savaş yıllarca sürdü. Anlatıya göre, Matilda’nın konaklaması için kalede yapılan taş daireler, bugün hâlâ ayaktadır; yani bir imparatoriçenin gölgesi, bu duvarlarda hâlâ dolaşıyor.
Kesintisiz bir soy: Earl Marshal
Arundel’i İngiltere’deki neredeyse tüm diğer kalelerden ayıran en olağanüstü özelliği, sahiplik zincirinin kesintisizliğidir. 1138’den bugüne dek kale, birkaç istisna dışında, hep aynı soyun elinde kaldı ve çoğunlukla babadan oğula, bazen de bir kız evlat aracılığıyla el değiştirdi. Bu benzersiz süreklilik, kaleyi adeta yaşayan bir aile albümüne dönüştürdü.
Bu soy, farklı yüzyıllarda farklı aile adları taşıdı: önce d’Albini ailesi, sonra evlilik yoluyla FitzAlan ailesi, en sonunda da yine bir evlilikle Howard ailesi. On altıncı yüzyıldan itibaren kale, İngiltere’nin en güçlü asil hanedanlarından biri olan Howard ailesinin, yani Norfolk Dükleri’nin ata yurdu oldu. İlginç ve neredeyse eşsiz bir kural da vardı: Arundel Kalesi’ne kim sahipse, “Arundel Kontu” unvanını da otomatik olarak o taşırdı. Yani bu kale, sadece bir ev değil, aynı zamanda bir unvanın taşıyıcısıydı.

Norfolk Dükü olmak, İngiltere’de sıradan bir soyluluk değildi. Norfolk Dükü, ülkenin en kıdemli dükü kabul edilir ve nesilden nesile geçen çok özel bir görevi üstlenir: “Earl Marshal”, yani Baş Mareşal. Bu unvanın sahibi, İngiltere’nin en büyük devlet törenlerini düzenlemekle görevlidir. Bir hükümdarın taç giyme töreni ya da bir devlet cenazesi söz konusu olduğunda, o görkemli organizasyonun başında Arundel’in sahibi bulunur. Yani bu kalenin efendisi, yüzyıllardır İngiliz tarihinin en önemli anlarının sahne arkasındaki mimarı olmuştur.
Ortaçağda Arundel: bir kontluğun kalbi
Arundel’in Tudor dönemindeki o kanlı dramlarına gelmeden çok önce, kale zaten yüzyıllar boyunca İngiltere’nin en önemli feodal merkezlerinden biriydi. Aslında kalenin gördüğü ilk büyük kuşatma, İmparatoriçe Matilda olayından bile önceye, on ikinci yüzyılın başına uzanır. Kaleyi kuran Roger de Montgomery’nin oğlu Robert de Bellême, krala isyan ettiğinde, o kale dışındayken Arundel kuşatıldı ve yaklaşık üç ay sonra teslim oldu; asi Robert ise ömür boyu sürgüne gönderildi. Bu, kalenin daha ilk yüzyılında bile taht kavgalarının ne kadar içinde olduğunu gösteriyordu.
On üçüncü yüzyılda kale, evlilik yoluyla FitzAlan ailesinin eline geçti ve bu aile, Arundel’i yaklaşık üç yüzyıl boyunca elinde tuttu. FitzAlan Kontları, yalnızca zengin toprak sahipleri değil, aynı zamanda İngiltere’nin en önemli askerî komutanları arasındaydı. Özellikle 10. Arundel Kontu Richard FitzAlan, İngiltere ile Fransa arasındaki Yüz Yıl Savaşları’nın en önde gelen komutanlarından biriydi; Sluys deniz savaşından, tarihin akışını değiştiren meşhur Crécy Savaşı’na kadar pek çok muharebede İngiliz ordusunun başında yer aldı. Yani Arundel’in efendileri, sadece bir kalede oturan soylular değil, savaş meydanlarında ülkenin kaderini belirleyen isimlerdi.
Bu dönemde kale, çevresindeki geniş toprakların, yani “Arundel Onuru” denen büyük feodal bölgenin de yönetim merkeziydi. Kontlar, kaleden bu toprakları yönetir, adaleti dağıtır, vergileri toplar ve gerektiğinde krala asker sağlardı. FitzAlan Kontları, kaleye yeni salonlar, kuleler ve savunma yapıları ekleyerek onu hem daha görkemli hem de daha güçlü kıldı. Böylece Arundel, yüzyıllar boyunca yalnızca bir ev değil, bir bölgenin siyasi, askerî ve ekonomik kalbi olarak da işlev gördü. FitzAlan soyunun son temsilcisi bir kız evlat aracılığıyla kale Howard ailesine geçtiğinde, Arundel çoktan İngiltere’nin en köklü kalelerinden biri hâline gelmişti.
Kelle veren dükler
Howard ailesinin gücü ve krala yakınlığı, beraberinde büyük tehlikeler de getirdi. Özellikle çalkantılı Tudor döneminde, kralın gözüne girmek kadar gözünden düşmek de kolaydı; ve gözden düşmenin bedeli çoğu zaman kelleyle ödeniyordu. Arundel’in sahibi olan Howard’lar, İngiliz tarihinin en dramatik yükseliş ve düşüşlerinden bazılarını yaşadılar.
Ailenin bir üyesi, İskoçlara karşı kazanılan büyük Flodden Savaşı’nın kahramanıydı; başka bir üyesi ise iki İngiliz kraliçesinin amcasıydı. Evet, VIII. Henry’nin iki eşi, Anne Boleyn ve Catherine Howard, bu aileden geliyordu; ve ikisi de trajik biçimde, kralın emriyle idam edildi. Bu, ailenin krala ne kadar yakın olduğunu, ama bu yakınlığın ne kadar ölümcül olabileceğini gösteriyordu.
Trajediler bununla bitmedi. Ailenin şair bir üyesi, Surrey Kontu, 1547’de idam edildi. Onun babası olan dük ise idamdan kıl payı kurtuldu: infazının yapılacağı günün gecesinde Kral VIII. Henry ölünce, cezası ertelendi ve hayatta kaldı. Bir başka dük ise, İskoçya Kraliçesi Mary ile evlenerek güç kazanmayı planladığı için, 1572’de kellesini kaybetti. Arundel’in duvarları, bir yandan görkemli bir hanedana ev sahipliği yaparken, bir yandan da o hanedanın üyelerinin birer birer darağacına gidişine tanıklık etti. İhtişam ve tehlike, bu ailede hep el eleydi.
İnancı için ölen bir aziz
Howard ailesinin trajedilerinin ardında, çoğu zaman tek bir sebep yatıyordu: inançları. Reformasyon çağında İngiltere resmen Katolik Kilisesi’nden koparken, Howard ailesi büyük ölçüde Katolik inancına bağlı kaldı. Bu, o dönemde son derece tehlikeli, hatta ölümcül bir tercihti; çünkü Katolik olmak, devlete ihanetle bir tutulabiliyordu.

Bu bağlılığın en dokunaklı örneği, Arundel’in 13. Kontu Philip Howard’dı. İnancından vazgeçmeyi reddettiği için tutuklandı ve Londra Kulesi’ne hapsedildi. Yıllarca burada, ailesini görmeden, ağır koşullarda tutuldu; hatta hasta düştüğünde bile, yalnızca inancından dönmesi hâlinde serbest bırakılacağı söylendi. O ise inancına sadık kalmayı seçti ve 1595’te, hâlâ tutsakken Londra Kulesi’nde hayatını kaybetti. Yüzyıllar sonra Katolik Kilisesi onu aziz ilan etti; böylece Aziz Philip Howard, ailenin ve kalenin manevi bir simgesi oldu. Kalenin yakınındaki görkemli Katolik katedrali de, bu köklü inanç geleneğinin bir yansımasıdır. Kalede sergilenen, İskoçya Kraliçesi Mary’ye ait tespih taneleri gibi kişisel eşyalar da, bu Katolik mirasın izlerini taşır.
Waller’ın topları: İç Savaş
Arundel’in dokuz yüzyıllık tarihinde, kaleyi en ağır yaralayan olay, on yedinci yüzyıldaki İngiliz İç Savaşı oldu. Kral ile Parlamento arasındaki bu kanlı savaş sırasında, stratejik konumu nedeniyle Arundel de çatışmanın ortasında kaldı ve el değiştirdi.
1643-1644 yıllarında, Parlamento kuvvetleri, komutanları Sir William Waller önderliğinde kaleyi kuşattı. Waller’ın topları, günlerce Arundel’in kalın surlarını dövdü. Bu bombardıman, kaleye ciddi zarar verdi. Sonunda kale, Parlamento güçlerinin eline geçti. Savaşın ardından, kalenin bir daha askerî bir tehdit oluşturmaması için savunmaları kasıtlı olarak tahrip edildi. Bir zamanlar bir imparatoriçeyi barındıran görkemli kale, savaşın sonunda büyük ölçüde harap olmuştu.
Bu bombardımanın izi, kalenin efsanelerine bile karışmıştır: bazıları, sakin gecelerde kalenin çevresinde hâlâ hayalet top sesleri duyulduğunu, bunların Waller’ın yüzyıllar önce ateşlediği topların yankısı olduğunu anlatır. Ama Arundel’in hikâyesi bir harabeyle bitmedi; çünkü onu tekrar ayağa kaldıracak, hatta eskisinden daha görkemli hâle getirecek nesiller henüz gelmemişti.
Motte, keep ve taş surlar
Arundel’i gezerken, aslında dokuz yüzyıllık bir mimari yolculuğa çıkarsınız. Kalenin en eski ve en temel öğesi, Roger de Montgomery’nin yükselttiği o devasa yapay tepedir (motte). Bu tepenin üzerinde, sonradan taştan inşa edilen “keep”, yani baş kule yer alır. İlk sahipleri bu kuleyi Normandiya’dan ve Wight Adası’ndan getirilen özel taşlarla ördürmüştü; bu, kalenin ne kadar önemsendiğinin bir göstergesiydi.

Tepeye çıkıp keep’in içine girdiğinizde, kalenin en eski çağlarına dokunmuş olursunuz. Buradan, hem kalenin geniş avlusunu hem de aşağıdaki kasabayı ve nehri kuşbakışı görebilirsiniz. Kalenin girişini koruyan Norman kapı evi ve önündeki barbakan da, yüzyıllar boyunca eklenen savunma katmanlarının en etkileyici örnekleri arasındadır. Ortaçağ boyunca farklı sahipler, kaleye yeni kuleler, salonlar ve savunma yapıları ekleyerek onu sürekli güçlendirdi ve büyüttü.
Bugün gördüğünüz kalenin büyük bölümü, aslında ortaçağ temellerinin üzerine sonradan yükseltilmiş olsa da, o eski çekirdek her zaman korundu. Kale, her çağın izini taşır: Norman tepesi, ortaçağ surları ve daha sonraki yüzyılların görkemli ekleri, hepsi bir arada, uyumlu bir bütün oluşturur.
Viktorya çağının ihtişamı
İç Savaş’ta harap olan Arundel’in yeniden doğuşu, on sekizinci ve özellikle on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşti. Norfolk Dükleri, bu dönemde kaleyi yalnızca onarmakla kalmadı, onu çağın en görkemli konaklarından birine dönüştürdü. Bu büyük yeniden inşanın mimarı, esas olarak 15. Norfolk Dükü oldu.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda, yaklaşık çeyrek asır süren dev bir çalışmayla kale, Gotik canlanma üslubunda baştan aşağı yeniden şekillendirildi. Ama bu, sadece estetik bir yenileme değildi; Arundel, dönemin en ileri teknolojisiyle donatıldı. Kale, İngiltere’de elektrikle aydınlatılan ilk konaklardan biri oldu; ayrıca merkezî ısıtma, servis asansörleri ve yangınla mücadele sistemleri gibi, o çağ için son derece modern özelliklere kavuştu. Yani Arundel, ortaçağ görünümünün altında, aslında çağının en modern evlerinden biriydi.
Bu görkemli dönüşüm, kaleyi kraliyet ailesinin bile ilgisini çeken bir yer hâline getirdi. Kraliçe Victoria ve eşi Prens Albert, on dokuzuncu yüzyılın ortasında Arundel’i ziyaret edip birkaç gün konuk oldular; bu ziyaret için kalenin bazı odaları özel olarak yeniden döşendi. Bir zamanlar topa tutulan harabe, artık bir kraliçeyi ağırlayacak kadar görkemliydi.
Baronlar Salonu ve hazineler
Arundel’in bir harabe değil, yaşayan bir saray olması, iç mekânlarının da olağanüstü zengin olması demektir. Kalenin içine adım attığınızda, sizi bir müzeden çok, gerçekten yaşanan görkemli bir evin sıcaklığı karşılar. En etkileyici mekânlardan biri, devasa Baronlar Salonu’dur (Barons’ Hall); yüksek tavanı, uzun masaları ve duvarlarını süsleyen aile portreleriyle bu salon, yüzyıllardır büyük ziyafetlere ve önemli buluşmalara ev sahipliği yapıyor.

Kalenin en gözde odalarından biri de kütüphanesidir; koyu renkli ahşap işçiliği ve zarif tasarımıyla, İngiltere’nin en güzel Gotik iç mekânlarından biri kabul edilir. Rafları dolduran binlerce kitap, ailenin yüzyıllar boyunca biriktirdiği bilgi ve kültür mirasını temsil eder. Ama Arundel’in asıl hazineleri, belki de duvarlarını süsleyen sanat eserleridir.
Kale, dünyanın en büyük ressamlarından bazılarının imzasını taşıyan paha biçilmez bir koleksiyona ev sahipliği yapar. Flaman ustası Van Dyck’ten İngiliz portre ustası Gainsborough’a, Venedik manzaralarının ustası Canaletto’dan Holbein’e uzanan bu tablolar, ziyaretçileri sanat tarihinin içinde bir yolculuğa çıkarır. Bunların yanında görkemli mobilyalar, saatler, goblenler, zırhlar ve tarihî eşyalar da kalenin odalarını doldurur. En dokunaklı parçalardan biri, İskoçya Kraliçesi Mary’ye ait kişisel eşyalardır; bu talihsiz kraliçenin kaleyle olan bağı, Howard ailesinin trajik tarihinin de bir hatırlatıcısıdır.
Kalenin hayaletleri
Dokuz yüzyıllık, bunca dram, idam ve tutkuya tanıklık etmiş bir kalenin, İngiltere’nin en çok “perili” olduğuna inanılan mekânlarından biri olması hiç şaşırtıcı değil. Arundel’in, aralarında en az beş-altı farklı figürün bulunduğu, zengin bir hayalet folkloru vardır.

En ünlü hayalet, “Mavi Adam” (Blue Man) olarak bilinir. On yedinci yüzyıldan, Kral I. Charles döneminden kalma mavi ipek giysileriyle, kalenin görkemli kütüphanesinde görüldüğü söylenir; sessizce raflardaki kitapları karıştırır, sanki bir şey arıyormuş gibi görünür, sonra da aniden kaybolur. Bir başka anlatıda, kalenin en aktif hayaletinin, kaleyi ilk inşa eden Kont’un ruhu olduğu söylenir; bu ruhun, “kendi” kalesine sahip çıkarcasına koridorlarda dolaştığı, hoşlanmadığı bir değişiklik ya da tamirat yapıldığında ise gürültüler çıkararak hoşnutsuzluğunu belli ettiği anlatılır.
En hüzünlü hikâye ise, kalenin parkındaki Hiorne Kulesi’yle ilgilidir. Rivayete göre, aşkı karşılık bulmayan genç bir kadın, kalbi kırık bir hâlde bu kulenin tepesine çıkıp kendini boşluğa bırakmış. O günden beri, mehtaplı gecelerde beyazlar içinde bir kadın figürünün kulenin çevresinde dolaştığı söylenir. Bir de kalenin kendine özgü bir “ölüm habercisi” vardır: pencerelere çarpan hayalet bir beyaz kuş. Bu kuşun görülmesi, aileden birinin yakında öleceğinin işareti sayılır; hatta 1917’de dönemin dükünün ölümünden hemen önce bu kuşun görüldüğü anlatılır. En dokunaklı hayaletlerden biri de, yüzyıllar önce mutfakta çalışırken ustası tarafından dövülerek öldürüldüğü söylenen bir çocuktur; ruhunun hâlâ mutfakta tencere ovarken duyulduğu, ama hiç görülmediği anlatılır. Elbette bunlar birer halk anlatısı; ama Arundel kadar çok tarih biriktirmiş bir yerde, bu kadar çok hayaletin dolaşması da kimseyi şaşırtmıyor.
Bahçeler ve beyazperde
Arundel’in büyüsü, taş duvarlarının içiyle sınırlı değil; onu çevreleyen görkemli bahçeler ve geniş park da en az kalenin kendisi kadar etkileyici. Kalenin eteklerinde uzanan özenle tasarlanmış bahçeler, farklı mevsimlerde farklı renklere bürünür ve ziyaretçilere huzurlu bir yürüyüş sunar.

Bahçelerin en gözde bölümlerinden biri, geçmişteki büyük bir sanat ve doğa tutkununun anısına düzenlenmiş, egzotik bitkiler, süs havuzları ve klasik mimari öğelerle bezeli görkemli bir bahçedir. İlkbaharda çiçek açan laleler, yazın canlı yeşillikler ve sonbaharın sıcak renkleriyle bu bahçeler, adeta yaşayan bir tabloya dönüşür. Kalenin geniş parkında ise, o meşhur hayalet efsanesine konu olan Hiorne Kulesi gibi zarif yapılar ve doğa yürüyüşü için kilometrelerce patika bulunur. Kalenin çimenlik alanlarından biri, hâlâ kriket maçlarına ev sahipliği yapar; bu da Arundel’in yaşayan bir mekân olduğunun bir başka kanıtıdır.
Arundel’in masalsı görüntüsü, onu yapımcılar için de cazip kılmıştır. Kale, pek çok film ve dizide bir “doğal plato” olarak kullanılmış; hatta zaman zaman, ekranda başka ünlü sarayları, örneğin Windsor Kalesi’nin görkemli salonlarını ya da bir kraliyet şapelini canlandırmıştır. Yani Arundel’i ekranlarda, farkında bile olmadan çoktan görmüş olabilirsiniz.
Törenlerin mimarı: bugünün Arundel’i
Arundel’i gerçekten benzersiz kılan şey, onun sadece bir tarih anıtı değil, hâlâ İngiliz devlet hayatının kalbinde yer alan yaşayan bir kurum olmasıdır. Daha önce değindiğimiz o “Earl Marshal” görevi, sadece geçmişe ait bir unvan değil; bugün bile son derece işlevseldir.
Norfolk Dükü, yani Arundel’in bugünkü sahibi, İngiltere’nin en büyük ve en görkemli devlet törenlerini düzenlemekten sorumludur. Yakın tarihte yaşanan iki büyük olayı, yani uzun süre tahtta kalan bir kraliçenin görkemli devlet cenazesini ve ardından yeni bir kralın taç giyme törenini organize eden kişi, tam da bu kalenin efendisiydi. Milyonlarca insanın televizyon başında izlediği o kusursuz törenlerin sahne arkasındaki mimar, işte bu dokuz yüzyıllık kalenin sahibiydi. Bu, Arundel’in geçmişte kalmış bir hikâye değil, hâlâ yazılmakta olan canlı bir tarih olduğunu gösteriyor. Bir kaleyi ziyaret ederken, o kalenin sahibinin bugün hâlâ ülkenin en önemli anlarını şekillendirdiğini bilmek, geziye bambaşka bir derinlik katıyor.
Kapısını çaldığınızda
Bu bin yıllık yaşayan kaleyi kendiniz görmek isterseniz, konumu oldukça elverişli. Arundel Kalesi, West Sussex bölgesinde, Chichester ile Worthing arasında, A27 karayolunun hemen yanında yer alıyor ve Londra’ya yaklaşık bir buçuk-iki saat mesafede. Arabayla gelenler için kasabada otoparklar bulunuyor; trenle gelmek isteyenler ise Arundel istasyonunu kullanabilir, oradan kaleye yürüyerek ulaşılıyor.
Kaleyi hakkıyla gezmek için neredeyse bütün bir gün ayırmanızı öneririz; çünkü hem görkemli iç mekânları, hem tepedeki keep’i, hem de geniş bahçeleri ve parkı keşfetmek zaman ister. Kalenin hâlâ bir aile evi ve aktif bir kurum olması nedeniyle, bazı bölümleri belirli günlerde ya da mevsimlerde ziyarete kapalı olabilir; ayrıca kale genellikle pazartesileri kapalıdır. Bu yüzden, yola çıkmadan önce kalenin resmî sitesinden güncel açılış günlerini, saatlerini ve bilet bilgilerini kontrol etmek çok önemli. Bahçeler özellikle ilkbahar ve yaz aylarında, laleler ve diğer çiçeklerle en görkemli hâline bürünür; ama kalenin tepeden verdiği manzara her mevsim nefes kesicidir. Tepedeki keep’e çıkmayı planlıyorsanız, rahat ayakkabılar giymeyi unutmayın.
Konum: Arundel, West Sussex, İngiltere · Koordinatlar: 50.8558° K, 0.5537° B · Arundel Kalesi’ni Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Arundel’i gezdiyseniz, İngiltere’nin güneyi size başka görkemli kaleler de sunuyor demektir. Aynı Sussex bölgesinde, suya yansıyan masalsı görüntüsüyle ünlü Bodiam Kalesi yalnızca kısa bir sürüş uzaklıkta. Biraz daha ileri gidenler için, “İngiltere’nin Anahtarı” Dover Kalesi ve bir gölün ortasındaki Leeds Kalesi aynı rotada yer alır. Daha uzak duraklar arasında ise kraliyet ihtişamının merkezi Windsor Kalesi, tarihin en karanlık sırlarını saklayan Londra Kulesi, “Kral Yapıcı”nın kalesi Warwick Kalesi ve İngiltere’nin en uzun kuşatmasına direnen Kenilworth Kalesi de aynı seride keşfedilmeyi bekliyor. Dorset kırlarında, Cesur Dame Mary tarafından savunulup barutla parçalanan dramatik Corfe Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. Kuzeyde, Harry Potter’ın Hogwarts’ı olarak da tanınan görkemli Alnwick Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından.
Arundel, taşa kazınmış, hâlâ nefes alan bir tarih. Fatih William’ın kuzenine armağan ettiği bir tepeden, bugün bir kralın taç giyme törenini düzenleyen bir hanedanın yuvasına uzanan bu hikâye, İngiltere’nin kendi hikâyesiyle iç içe geçmiş. Bir imparatoriçeye kucak açtı, düklerini darağacında uğurladı, topa tutuldu, küllerinden görkemle doğdu ve dokuz yüz yıl boyunca hep aynı ailenin evi olarak kaldı. Bir gün o tepeye çıkıp Arun Nehri’ne baktığınızda, ayaklarınızın altındaki taşların dokuz asırdır aynı manzarayı, aynı sadakati koruduğunu hissedeceksiniz. Ve büyük ihtimalle, bir zamanlar bu kütüphanede kitap karıştıran o “Mavi Adam” gibi, siz de bu kaleden kolay kolay ayrılmak istemeyeceksiniz.
