Corfe Kalesi: Bir Kralın Kanı, Cesur Bir Kadın ve Barutla Gelen Yıkım
İngiltere’nin güneybatısında, Dorset’in Purbeck Adası denen yarımadasında, tepelerin arasındaki bir geçidi tutan sarp bir kayalığın üzerinde, gökyüzüne doğru eğik duran kırık kuleleriyle dramatik bir harabe yükselir: Corfe Kalesi. Onu ilk gördüğünüzde, sanki dev bir el kaleyi kavrayıp ortasından koparmış gibi hissedersiniz. Bu çarpıcı görüntü tesadüf değil; bir zamanların bu görkemli kalesi, kelimenin tam anlamıyla barutla havaya uçurulmuştur.
Ama Corfe’un asıl olağanüstü yanı, harabe hâli bile değil; bunca dramı tek bir tepeye sığdırmış olmasıdır. Burası, bir Sakson kralının hunharca öldürüldüğü yer; bir kralın hazinesini sakladığı ve düşmanlarını açlıktan öldürttüğü bir zindan; ve en unutulmazı, kocası savaştayken küçük bir garnizonla bu kaleyi yıllarca savunan cesur bir kadının, “Cesur Dame Mary”nin son kalesi. Corfe, taşa kazınmış bir cesaret ve ihanet destanıdır.
Bugün başsız bir beyaz kadın hayaletinin dolaştığı söylenen bu harabe, dokuz yüz yılı aşkın süredir Purbeck tepelerine tepeden bakıyor. Kırık kuleleri ve devrik surları, bir yıkımın değil, aslında olağanüstü bir direnişin anıtı.
Bu yazıda sizi Corfe’un hem taşlarına hem de dramına götüreceğiz: 978’de öldürülen genç bir kraldan, düşmanlarını zindanda açlığa mahkûm eden Kral John’a; beş askerle koca bir orduya direnen bir kadından, onu yıkan ihanete ve bugün hâlâ anlatılan hayalet hikâyesine kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- Tepelerin arasındaki geçit bekçisi
- Bir kralın öldürüldüğü yer
- Fatih’in ilk taş kalelerinden biri
- Kral John’un hazinesi ve zindanı
- Bir kralın son durağı
- Keep, kapılar ve Purbeck taşı
- Bankes ailesi ve bir kadın
- Cesur Dame Mary’nin son kalesi
- Barutla gelen son
- Başsız Beyaz Kadın
- Bugün Corfe’ta bir gün
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Tepelerin arasındaki geçit bekçisi
Corfe Kalesi’nin konumu, onun bütün tarihini açıklar. Kale, Dorset’teki Purbeck Adası’nı boydan boya kesen tepe sırasının tam ortasındaki doğal bir geçidin üzerine, dimdik yükselen sarp bir kaya tepesine kurulmuştur. Bu geçit, yarımadaya giren çıkan tek doğal yoldu; yani buraya hâkim olan, tüm bölgeye hâkim olurdu. Doğa, âdeta buraya bir kale kurulsun diye özel bir tepe hazırlamış gibiydi.

Kalenin eteğinde, adını yine kaleden alan Corfe kasabası uzanır. İlginç bir ayrıntı: kasabadaki evlerin çoğu, aslında kalenin taşlarından yapılmıştır; yani kale yıkıldıktan sonra, taşları köylüler tarafından tek tek taşınıp evlere dönüştürülmüştür. Bu yüzden Corfe kasabasında yürürken, aslında parçalanmış bir kalenin içinden geçiyorsunuz demektir. Kale ve kasaba, gri Purbeck kireçtaşının o aynı sıcak renginde, birbirinin devamı gibidir.
Tepenin üzerinden bakıldığında, Purbeck’in yemyeşil tepeleri, uzaktaki deniz ve aşağıdaki kasaba, nefes kesici bir panorama oluşturur. Bu manzara, yüzyıllar boyunca burada nöbet tutan askerlerin, hapsedilen mahkûmların ve kaleyi savunan Dame Mary’nin gördüğü manzaranın neredeyse aynısıdır.
Bir kralın öldürüldüğü yer
Corfe’un hikâyesi, Norman kalesinden çok daha eskiye, kanlı bir Sakson cinayetine dayanır. Bugünkü taş kale henüz yokken, bu tepede bir Sakson kraliyet konağı bulunuyordu. Ve tarihin kaydettiği ilk büyük Corfe olayı, tam da burada yaşandı: 978 yılında, genç Kral Edward bu konakta öldürüldü.
Anlatıya göre, henüz gencecik bir hükümdar olan Edward, üvey annesi Ælfthryth’i ziyarete geldiğinde, tam atından inerken ona sunulan bir içki kadehini alırken hançerlendi. Bu cinayetin arkasında, üvey annesinin kendi oğlu Æthelred’i tahta geçirme planı olduğuna inanılır; nitekim Edward’ın ölümünden sonra tahta, tarihe “Hazırlıksız” (the Unready) lakabıyla geçecek olan Æthelred çıktı. Öldürülen genç kral ise zamanla bir azize dönüştü; “Şehit Edward” (Edward the Martyr) olarak anıldı ve öldürüldüğü 18 Mart, onun yortu günü oldu. Kasabadaki kilise de bugün hâlâ onun adını taşır. Yani Corfe, daha ilk sayfasından itibaren, taht uğruna dökülen kanla anılmaya başladı.
Fatih’in ilk taş kalelerinden biri
Sakson konağının olduğu bu stratejik tepe, Norman fethinden sonra çok daha güçlü bir yapıya kavuştu. Fatih William, 1066’daki fethin hemen ardından İngiltere’yi kontrol altında tutmak için ülkenin dört bir yanına kaleler kurdururken, Corfe da onun ilk emrettiği kalelerden biri oldu.

Dahası, Corfe, İngiltere’de baştan taştan inşa edilen ilk kalelerden biriydi; oysa dönemin çoğu Norman kalesi önce ahşaptan yapılıp sonra taşa çevriliyordu. Bu, Corfe’a verilen önemin bir göstergesiydi. Tepenin üzerine yükselen görkemli baş kule (keep) ve çevresindeki surlar, kaleyi krallığın en güçlü kalelerinden biri hâline getirdi. Kale, yüzyıllar boyunca doğrudan kraliyetin elinde kaldı ve pek çok İngiliz kralının hem sığınağı hem de silahı oldu. Bir zamanlar bembeyaz sıvalı olan bu kule, uzaktan bakıldığında tepenin üzerinde parıldayan bir taç gibi görünüyordu.
Kral John’un hazinesi ve zindanı
Corfe Kalesi’ni en çok seven ve ona en karanlık ününü kazandıran kral, hiç şüphesiz Kral John oldu. Magna Carta’yı imzalamak zorunda kalmasıyla tanınan bu tartışmalı hükümdar, Purbeck ormanlarında avlanmayı çok seviyordu ve Corfe onun en gözde kalelerinden biriydi. John, kaleyi büyütüp güçlendirdi; dış surlar, konforlu daireler, büyük bir salon ve bir şapel ekletti. Hatta kalenin en görkemli yaşam bölümü, adını Fransızcadan alan “Gloriette” olarak biliniyordu.

Ama John için Corfe yalnızca bir av köşkü değildi. Kale aynı zamanda kraliyet hazinesinin bir bölümünün saklandığı, son derece güvenli bir kasaydı. Ve daha da ürkütücü olanı: Corfe, John’un düşmanlarını attığı korkunç bir zindandı. Kalenin karanlık hücreleri, John’un intikamına sahne oldu.
Bu zindanda yaşanan trajediler, ortaçağın en acımasız hikâyeleri arasındadır. John, yeğeni ve tahtta kendisinden daha güçlü hak sahibi olan Brittany’li Eleanor’u yıllarca burada tutsak etti. Bir keresinde, ona bağlı yirmi iki Fransız şövalyesini bu zindanda açlıktan ölüme terk etti. En dehşet verici olanı ise, kendisine karşı gelen bir soyluya duyduğu öfkeyle, o soylunun eşi ve oğlunu Corfe’un zindanına diri diri kapatması ve orada açlıktan ölmelerine izin vermesiydi. Corfe’un o parıldayan beyaz kulesinin altında, işte böylesine karanlık bir dünya gizliydi.
Bir kralın son durağı
Corfe’un kraliyet mahkûmları Kral John’un döneminiyle sınırlı kalmadı. Yüzyıllar sonra, tahttan indirilen bir başka talihsiz kral da bir süre bu kalenin duvarları arasında tutuldu: II. Edward. Karısı ve soylular tarafından tahttan edilen Edward, Berkeley Kalesi’ne, yani esrarengiz ölümüne gönderilmeden önce, bir süre burada, Corfe’ta esir kaldı. Böylece Corfe, İngiltere tarihinde bir kralın öldürüldüğü, bir başka kralın da sonuna doğru yol aldığı ender kalelerden biri olarak, taht dramlarının değişmez bir sahnesi oldu.
Keep, kapılar ve Purbeck taşı
Corfe’u gezerken, aslında dokuz yüzyıllık bir mimari mirasın parçalanmış ama hâlâ etkileyici kalıntıları arasında yürürsünüz. Kalenin kalbi, tepenin en yüksek noktasındaki devasa baş kuledir (keep). Bu kule, bir zamanlar krallara ait en korunaklı ve en gösterişli mekândı. Bugün yarısı yıkılmış olsa da, ayakta kalan duvarları hâlâ heybetini korur.

Kaleye, iç içe geçmiş birkaç savunma hattından ve görkemli kapı evlerinden (gatehouse) geçilerek ulaşılırdı. Tepenin dik yamaçları ve bu güçlü kapılar, kaleyi neredeyse aşılmaz kılıyordu. Kalenin tamamı, bölgeye özgü gri Purbeck kireçtaşından örülmüştü; bu taş, hem dayanıklılığı hem de rengiyle kaleye kendine has bir karakter kazandırıyordu. Havadan bakıldığında, iç içe geçmiş bu avluların, kulelerin ve surların, tepenin doğal biçimini nasıl kusursuzca takip ettiğini görebilirsiniz.
Bankes ailesi ve bir kadın
Corfe, yüzyıllar boyunca bir kraliyet kalesi olarak kaldıktan sonra, on altıncı yüzyılda Kraliçe I. Elizabeth tarafından özel ellere satıldı. Birkaç el değiştirdikten sonra, 1635’te kaleyi Sir John Bankes satın aldı. Bankes, İngiltere’nin en önemli hukukçularından biriydi; Kral I. Charles’ın baş yargıcıydı. Onun için Corfe, artık bir savaş kalesi değil, ailesinin görkemli bir eviydi.

Ama tarih, Bankes ailesine bu evin tadını çıkarmak için pek az zaman tanıdı. Sir John Bankes, görevleri ve kralına olan bağlılığı nedeniyle çoğu zaman Londra’da ve savaş meydanlarındaydı. Bu da demek oluyordu ki, koca kalenin ve ailenin sorumluluğu, büyük ölçüde onun eşinin omuzlarına kalmıştı. O eş, Lady Mary Bankes’ti; ve çok geçmeden, adı İngiliz tarihine kazınacak bir kahramanlık göstermek üzereydi. İngiltere bir iç savaşa sürükleniyordu ve Corfe, bu savaşın en unutulmaz direnişlerinden birine sahne olacaktı.
Cesur Dame Mary’nin son kalesi
İngiliz İç Savaşı patlak verdiğinde, Dorset bölgesinin neredeyse tamamı Parlamento’nun eline geçmişti. Ama tek bir nokta, inatla krala bağlı kaldı: Corfe Kalesi. Ve bu kaleyi savunan, bir general ya da bir ordu değil, bir kadındı: Lady Mary Bankes.

Kocası kralın yanında savaşırken, Lady Mary kalede yalnızca çocukları, hizmetkârları ve bir avuç askerle, kimi anlatılara göre yalnızca beş askerle kalmıştı. 1643’te, yüzlerce Parlamento askeri kaleyi kuşattığında, kimse bu küçük garnizonun uzun süre dayanabileceğine ihtimal vermiyordu. Ama Lady Mary ve yanındakiler, herkesi şaşırttı. Surların üzerinden aşağıya taşlar ve kızgın közler yağdırarak saldırganları defalarca püskürttüler; anlatıya göre bu ilk kuşatmada saldıranlardan yüzden fazlası öldü ya da yaralandı. Bir avuç insan, koca bir orduyu geri çevirmişti.
Lady Mary’nin direnişi yıllarca sürdü; kale, iki ayrı kuşatmaya rağmen, tam üç yıl boyunca krala bağlı kalmayı başardı. Bu, o çağda bir kadın için akıl almaz bir liderlik ve cesaret örneğiydi. Onun kahramanlığı, ona tarihe geçecek bir lakap kazandırdı: “Cesur Dame Mary” (Brave Dame Mary). Ama en güçlü kaleleri bile bazen düşürebilen şey, düşmanın gücü değil, içerideki bir ihanettir.
Barutla gelen son
Yıllarca hiçbir kuşatmanın düşüremediği Corfe, sonunda bir hançer darbesi gibi, içeriden geldi. 1646’da, kaleyi savunan garnizondan bir subay, düşman tarafına geçti. Bu hain, Parlamento askerlerinin, dost kuvvet süsü vererek kalenin gizli bir yan kapısından (sally gate) içeri sızmasını sağladı. Yıllarca dışarıdan aşılamayan surlar, bir ihanetle içeriden açılmıştı. Lady Mary, artık teslim olmaktan başka çaresi kalmadığını anladı.

Rivayete göre, teslim olmadan önce Lady Mary, aile hazinesini düşmanın eline geçmesin diye kalenin kuyusuna attı. Ama hikâyenin en çarpıcı yanı, düşmanın ona gösterdiği saygıdır. Lady Mary’nin cesareti, kuşatan komutanı öylesine etkilemişti ki, ona ve garnizonuna onurlu bir teslimiyet hakkı tanındı: kaleyi silahlarıyla birlikte terk etmelerine izin verildi ve bir saygı nişanesi olarak kalenin anahtarları bizzat Lady Mary’ye verildi. O anahtarlar, bugün hâlâ Bankes ailesinin başka bir evinde saklanıyor. Mezar taşındaki yazıtta, onun “cinsiyetinin bile ötesinde bir cesaret” gösterdiği söylenir.
Ama Parlamento, bir daha asla böyle bir direnişe sahne olmasın diye Corfe’a acımasız davrandı. Kalenin bir daha kullanılamaz hâle getirilmesine, yani “slighting” edilmesine karar verildi. Ne var ki Corfe o kadar sağlam yapılmıştı ki, onu yıkmak aylar sürdü. Askerler, kalenin surlarının ve kulelerinin altına barut fıçıları yerleştirip onları tek tek havaya uçurdu. İşte bugün gördüğümüz o dramatik, eğik ve kırık kuleler, o barut patlamalarının eseridir. Kale yıkılmadı; adeta parçalandı ve donduruldu. Bu yüzden Corfe’un harabesi, sıradan bir yıkıntı değil, bir direnişin ve bir intikamın anıtı gibidir.
Başsız Beyaz Kadın
Bunca cinayet, açlık, kuşatma ve ihanetin yaşandığı bir yerin hayaletlerle anılması kaçınılmazdı. Corfe, İngiltere’nin en çok “perili” olduğuna inanılan harabelerinden biridir. Yıkımın hemen ardından, insanlar bu ıssız kalıntılar arasında tuhaf şeyler görmeye ve duymaya başladı.

Anlatılara göre, gece karanlığında, kale kapalıyken bile surların üzerinde titrek ışıkların hareket ettiği görülür; kimileri bunların, yüzyıllar önce Lady Mary’nin komutasında son nöbetini tutan askerlerin ruhları olduğunu söyler. Kalenin dibindeki bir kulübeden, ağlayan bir çocuğun yürek burkan hıçkırıklarının duyulduğu da anlatılır. Ama Corfe’un en ünlü ve en ürkütücü hayaleti, “Başsız Beyaz Kadın”dır. Uzun beyaz bir elbise içinde, mehtaplı gecelerde kaleden aşağıya, surların altındaki köprüye doğru süzüldüğü söylenir; onu görenlerin, o gözden kaybolana dek soğuk bir ürperti içinde titrediği anlatılır. Kimileri, bu başsız figürün, bir zamanlar bu kaleyi canı pahasına savunan Cesur Dame Mary’nin ruhu olduğuna inanır. Elbette bunlar birer halk anlatısı; ama Corfe kadar çok trajedi biriktirmiş bir yerde, bu hikâyelere kulak vermemek de zor.
Kralların hazinesi ve Purbeck’in serveti
Corfe’un kraliyet için bu kadar değerli olmasının bir sebebi de, üzerinde durduğu toprakların zenginliğiydi. Kaleyi çevreleyen Purbeck bölgesi, yüzyıllar boyunca kraliyete ait özel bir av ormanı ve avlanma alanıydı; krallar buraya, hem avlanmanın keyfi hem de statü göstergesi için gelirdi. Ama bölgenin asıl hazinesi ormanlarında değil, taşındaydı.
Purbeck, İngiltere’nin en ünlü taş ocaklarına ev sahipliği yapıyordu. Buradan çıkarılan ve cilalandığında mermeri andıran özel bir kireçtaşı, yani “Purbeck mermeri”, ortaçağ boyunca son derece değerliydi. İngiltere’nin en görkemli katedrallerinin ve kiliselerinin süslü sütunları, bu bölgeden çıkarılan taşlarla yapıldı. Corfe Kalesi ve kasabası, işte bu taş ticaretinin de merkezindeydi; kaleyi yöneten, bir bakıma bu değerli servetin akışını da denetliyordu.
Kalenin bir başka önemli işlevi de, gördüğümüz gibi, bir kraliyet kasası olmasıydı. Corfe’un sarp konumu ve güçlü savunmaları, onu değerli eşyaları ve hatta kraliyet hazinesinin bir bölümünü saklamak için ideal kılıyordu. Sarp bir tepenin üzerinde, aşılması güç surların ardında saklanan bir hazineye ulaşmak, herhangi bir hırsız ya da isyancı için neredeyse imkânsızdı. Böylece Corfe, aynı anda hem bir av köşkü, hem bir hazine dairesi, hem de bir hapishane olarak, kraliyetin çok yönlü ve vazgeçilmez bir kalesi hâline geldi.
Bir kadının gerçek hikâyesi ve mirası
Cesur Dame Mary’nin hikâyesi, yüzyıllar içinde efsaneleşse de, arkasında gerçek ve olağanüstü bir kadın vardır. Lady Mary Bankes, kalabalık bir ailenin annesiydi; kimi kaynaklara göre on bir çocuğu vardı. Kocası kralın davası için Londra ve Oxford’da görevdeyken, o bir yandan bu kalabalık aileyi korumak, bir yandan da koca bir kaleyi bir orduya karşı savunmak zorunda kaldı. Bu, ona hem bir anne hem bir komutan olma sorumluluğunu aynı anda yükledi.
Onun direnişi tek bir kuşatmayla da sınırlı değildi. Kale, birkaç yıl arayla iki büyük kuşatmaya göğüs gerdi ve Lady Mary, ilkinde bizzat savunmayı yöneterek düşmanı geri püskürttü. Ancak ikinci ve son kuşatmada gelen o ihanet, yıllarca süren direnişi bir anda çökertti. Yine de Lady Mary teslim olduğunda bile onurunu korudu; düşmanın ona duyduğu saygı, cesaretinin en büyük ödülü oldu.
Lady Mary 1661’de hayatını kaybetti, ama hatırası hiç solmadı. Onun hikâyesi, kitaplara, tablolara ve heykellere ilham verdi; bugün Bankes ailesinin başka bir malikânesinde, onun ve kocasının bronz heykelleri ile elinde kalenin anahtarlarını tutarken resmedildiği bir portresi yer alır. Corfe’un anahtarları da hâlâ orada, bir kahramanlık nişanesi olarak saklanıyor. “Cinsiyetinin bile ötesinde bir cesaret” sözüyle anılan Lady Mary Bankes, Corfe Kalesi’nin taşları yıkılsa da yıkılmayan ruhu oldu. Bugün bu harabeyi gezenler, aslında biraz da onun hikâyesini gezmiş oluyor.
Bugün Corfe’ta bir gün
Bugün Corfe Kalesi, İngiltere’nin tarihî mekânlarını koruyan National Trust’ın yönetiminde. Bankes ailesi, yirminci yüzyılın sonlarında kaleyi ve çevresindeki geniş araziyi bu kuruluşa bağışladı; böylece bu dramatik harabe, herkesin gelip görebileceği bir yer oldu. Kalenin bir harabe olması, ziyareti hiç de sönük kılmıyor; aksine, o eğik kuleler ve parçalanmış surlar arasında yürümek, sıradan bir kaleyi gezmekten çok daha etkileyici bir deneyim sunuyor.
Tepeye tırmanıp harabelerin arasına daldığınızda, barutla havaya uçurulmuş surların nasıl tuhaf açılarda durduğunu yakından görebilirsiniz. Ayakta kalan baş kuleye ulaşıp buradan Purbeck tepelerini ve aşağıdaki kasabayı seyretmek, gezinin en güzel anlarından biri. Kaleyi gezdikten sonra, kalenin taşlarından yapılmış Corfe kasabasında dolaşmak, eski bir çay evinde soluklanmak ya da bölgede işleyen tarihî buharlı trene binmek, günü tamamlayan keyifli seçenekler. Kasabadaki küçük bir müzede, kalenin yıkılmadan önceki hâlinin bir maketini bile görebilirsiniz; böylece hayal gücünüzde bu görkemli kaleyi yeniden ayağa kaldırabilirsiniz.
Kapısını çaldığınızda
Corfe Kalesi, Dorset bölgesindeki Purbeck Adası’nda, Wareham ile Swanage kasabaları arasında yer alıyor ve Londra’ya yaklaşık iki buçuk-üç saat mesafede. Arabayla ulaşım en pratik yöntem; kalenin yakınında otoparklar var. En keyifli seçeneklerden biri ise, bölgede çalışan Swanage buharlı treniyle kaleye yaklaşmaktır; bu nostaljik yolculuk, geziye bambaşka bir tat katar.
Kaleyi ve kasabayı hakkıyla gezmek için yarım günden bir güne kadar zaman ayırmanızı öneririz. Kale sarp bir tepenin üzerinde olduğu için, tırmanış biraz yorucu olabilir; rahat ve sağlam ayakkabılar giymek ve rüzgâra karşı hazırlıklı olmak iyi olur, çünkü tepe genellikle rüzgârlıdır. Kale özellikle sisli sabahlarda ya da gün batımında, adeta bir hayalet hikâyesinin içine düşmüş gibi büyüleyici görünür. Güncel bilet fiyatları, açılış saatleri ve tren tarifeleri mevsime göre değiştiği için, gitmeden önce National Trust’ın resmî sitesinden kontrol etmek en sağlıklısı.
Konum: Corfe Castle, Purbeck, Dorset, İngiltere · Koordinatlar: 50.6395° K, 2.0566° B · Corfe Kalesi’ni Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Corfe’u gezdiyseniz, İngiltere’nin kale zenginliği sizi başka görkemli duraklara da çağırıyor demektir. Aynı seride keşfedilmeyi bekleyenler arasında; kraliyet ihtişamının merkezi Windsor Kalesi, tarihin en karanlık sırlarını saklayan Londra Kulesi, “Kral Yapıcı”nın kalesi Warwick Kalesi, “İngiltere’nin Anahtarı” Dover Kalesi, gölün ortasındaki Leeds Kalesi, suya yansıyan Bodiam Kalesi, en uzun kuşatmaya direnen Kenilworth Kalesi ve bin yıldır yaşayan Arundel Kalesi yer alıyor. Kuzeyde, Harry Potter’ın Hogwarts’ı olarak da tanınan görkemli Alnwick Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından.
Corfe, taşa kazınmış bir cesaret ve trajedi destanı. Bir kralın kanıyla başladı, düşmanlarını zindanında açlığa mahkûm etti, bir kadının olağanüstü direnişine tanıklık etti ve sonunda bir ihanetle barut fıçılarının arasında parçalandı. Ama tuhaf bir biçimde, bu yıkım onu daha da güçlü bir sembole dönüştürdü. Bir gün o rüzgârlı tepeye çıkıp eğik kulelerin arasında durduğunuzda, ayaklarınızın altındaki taşların bir yenilgiyi değil, aslında yıllarca süren bir direnişi anlattığını hissedeceksiniz. Ve büyük ihtimalle, mehtaplı bir gecede o başsız Beyaz Kadın’ın köprüye doğru süzüldüğünü hayal etmeden edemeyeceksiniz.
