Sirmione Scaliger Kalesi: Garda Gölü’nün Sudan Yükselen Kapı Bekçisi

Garda Gölü’nün güney kıyısından göle doğru uzanan ince, uzun bir yarımada düşünün. Yarımadanın boynunda, tam karanın bittiği ve kasabanın başladığı noktada, suyun içinden yükselen kırlangıç kuyruğu mazgallı kuleler, yüksek bir ana kule ve bir asma köprü. Kasabaya girmek isteyen herkes, bugün bile, bu kalenin kapısından geçmek zorundadır. Kale, yedi yüz yıldır Sirmione’nin kapı bekçisidir.

Scaliger Kalesi (Rocca Scaligera ya da Castello Scaligero), İtalya’nın en iyi korunmuş ortaçağ su kalelerinden biridir. Her yanı gölün sularıyla çevrilidir; surlarının dibine turkuaz dalgalar vurur, kuğular ve ördekler hendeklerde yüzer. En özgün yanı ise kalenin içinde, surlarla korunan küçük bir liman, yani bir “darsena” bulunmasıdır. Ortaçağda Verona’nın efendileri, göldeki savaş gemilerini bu limanda saklıyordu. Avrupa’da bu şekilde korunmuş ortaçağ müstahkem limanlarının sayısı çok azdır.

Kaleyi yaptıran aile, Verona’yı yüzyılı aşkın bir süre yöneten Della Scala hanedanıydı. Armalarında bir merdiven, İtalyanca “scala” bulunan bu aile, Dante’yi misafir eden, Verona’yı bir sanat ve güç merkezine dönüştüren, ama aynı zamanda kanlı iç çekişmeleri ve acımasız kararlarıyla da anılan bir hanedandı. Sirmione’deki kale, onların en karanlık bir anısını da taşır: Burada yakalanan bir grup “sapkın”ın hikâyesini.

İtalya kaleleri serimizin son durağında, Garda Gölü’nün incisi Sirmione’yi ve onun sudan yükselen kalesini ayrıntılı biçimde anlatıyoruz. Kalenin tarihinden mimarisine, yarımadanın Roma villasından Maria Callas’ın evine kadar, Sirmione’yi bütün yönleriyle keşfedeceğiz.

Sirmione Scaliger Kalesi, Garda Gölü'nden görünüm

Garda Gölü ve Sirmione yarımadası

Garda Gölü, İtalya’nın en büyük gölüdür. Kuzeyde Alplerin eteklerinden başlayıp güneyde Po Ovası’na doğru genişleyen göl, yaklaşık 50 kilometre uzunluğundadır. Kuzey kıyıları dik dağ yamaçlarıyla çevrili, dar ve fiyort benzeri bir görünüme sahipken, güney kıyıları geniş, düz ve yumuşak tepelerle kaplıdır. Gölün ılıman iklimi, Alplerin hemen güneyinde zeytin ağaçlarının, limon bahçelerinin ve servilerin yetişmesine izin verir; bu yüzden Garda, yüzyıllardır “Kuzeyin Akdeniz’i” diye anılır.

Sirmione, gölün güney kıyısından kuzeye doğru yaklaşık 4 kilometre uzanan ince bir yarımadanın üzerinde kurulmuş küçük bir kasabadır. Yarımadanın en dar yeri, yalnızca birkaç yüz metre genişliğindedir. Kasabanın tarihi merkezi, yarımadanın ucuna yakın bir yerde, suyla çevrili küçük bir alanda toplanır. Bu tarihi merkeze karadan ulaşmanın tek yolu, Scaliger Kalesi’nin kapısından geçen dar bir yoldur.

Coğrafi konumu, Sirmione’yi hem bir sığınak hem de bir kontrol noktası yaptı. Yarımada, gölün güney kısmındaki tekne trafiğini izlemek, kıyı yollarını denetlemek ve göl üzerinden gelebilecek saldırılara karşı bir ileri karakol oluşturmak için idealdi. Ayrıca yarımadanın ucunda, yerin derinliklerinden çıkan sıcak kükürtlü su kaynakları bulunuyordu. Bu kaynaklar, Roma döneminden beri insanları Sirmione’ye çekmişti.

Yarımadanın bugünkü nüfusu yalnızca birkaç bin kişidir, ama yaz aylarında Sirmione’ye her gün on binlerce ziyaretçi gelir. Bu küçük kasabanın bu kadar çok insanı çekmesinin sırrı, belki de tek bir manzarada toplanan zenginliğidir: bir ortaçağ kalesi, bir Roma villası, termal sular, berrak bir göl ve Alplerin silueti. Hepsi, bir saatlik yürüyüş mesafesinde, aynı ince kara parçasının üzerinde.

Della Scala ailesi: merdivenin efendileri

Della Scala ailesi, on üçüncü yüzyılın ortasında Verona’da iktidara yükseldi. Aile, Verona’nın ticaret ve zanaat loncalarının desteğiyle, şehrin önceki zalim yöneticisi Ezzelino da Romano’nun 1259’daki ölümünün ardından boşalan iktidarı ele geçirdi. 1260’ta Mastino della Scala, Verona halkının “podestà”sı, yani şehir yöneticisi seçildi. Bu tarihten 1387’ye kadar, yaklaşık 125 yıl boyunca aile Verona’yı ve zaman zaman kuzey İtalya’nın geniş bir bölümünü yönetti.

Ailenin adı ve arması, bir merdivenden gelir. İtalyanca “scala”, merdiven demektir. Scaligeri ailesinin arması, kırmızı zemin üzerinde beyaz bir merdiven taşır. Bu arma bugün Verona’nın ve Garda Gölü çevresindeki pek çok kalenin kapılarında, surlarında ve mezar anıtlarında karşınıza çıkar. Ailenin mezarları, Verona’daki Santa Maria Antica Kilisesi’nin yanındaki ünlü “Arche Scaligere”de, gotik süslemeli, sivri kuleli ve demir parmaklıklı açık hava anıt mezarlarında bulunur.

I. Mastino ve kalenin doğuşu

Sirmione’deki kalenin inşası, Della Scala hanedanının kurucusu I. Mastino’nun dönemine, on üçüncü yüzyılın son çeyreğine tarihlenir. Mastino, Verona’nın gücünü göl kıyılarına kadar genişletmek ve Garda Gölü üzerindeki ticaret ve ulaşım yollarını kontrol altına almak istiyordu. Göl, Verona’yı kuzeye, Alplere ve Trento üzerinden Alman topraklarına bağlayan önemli bir ulaşım yoluydu. Göl üzerindeki limanlar ve kıyı kasabaları, bu yolun güvenliği için kritik öneme sahipti.

Kaynaklara göre kalenin ilk çekirdeği 1277-1278 yıllarında inşa edildi. Muhtemelen daha eski, belki de Roma ya da erken ortaçağ dönemine ait bir tahkimatın kalıntıları üzerine yapıldı. Mastino, bu projenin tamamlandığını göremedi. 1277’de Verona’da, siyasi rakipleri tarafından düzenlenen bir suikastta öldürüldü. İşini kardeşi Alberto della Scala devraldı ve kalenin inşaatı onun döneminde sürdü.

Kale, Scaligeri’nin Garda Gölü çevresinde kurduğu bir kaleler ağının parçası oldu. Bu ağ, gölün kıyıları boyunca stratejik noktalara yerleştirilmiş kalelerden oluşuyordu ve hem göl trafiğini hem de kıyı yollarını denetliyordu. Sirmione, bu ağın güneydeki en önemli halkasıydı; yarımadanın konumu sayesinde gölün güney havzasının tamamını gözetleyebiliyordu.

Scaliger Kalesi'nin kırlangıç kuyruğu mazgalları

1276: Sirmione’nin Katarları

Sirmione’deki kalenin tarihine düşen en karanlık gölge, 1276 yılında yaşanan olaydır. O dönemde Sirmione, kuzey İtalya’daki Katar topluluklarının önemli merkezlerinden biriydi. Katarlar, on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Güney Fransa’da ve kuzey İtalya’da yayılan, Katolik Kilisesi’nin öğretilerine karşı çıkan dualist bir Hristiyan hareketiydi. Kilise onları sapkın ilan etmiş, Fransa’da onlara karşı büyük bir Haçlı seferi düzenlenmişti. Fransa’daki kovuşturmalardan kaçan pek çok Katar, kuzey İtalya’nın şehirlerine ve kırsal bölgelerine sığınmıştı.

Katarlar, dünyayı iyi ile kötünün, ruh ile maddenin mücadelesi olarak görüyordu. Onlara göre görünen maddi dünya kötü bir ilkenin eseriydi; insan ruhu ise bu dünyaya hapsolmuş ilahi bir kıvılcımdı. Toplulukların önderleri, “Mükemmeller” (Latince perfecti) adı verilen, çilekeş bir hayat süren, et yemeyen, mülk edinmeyen ve evlenmeyen kişilerdi. Sıradan inananlar ise hayatlarının sonunda, “consolamentum” adı verilen tek bir ayinle ruhlarını arındırmayı umardı. Katarlar, Katolik Kilisesi’nin zenginliğini, hiyerarşisini ve ayinlerinin çoğunu reddediyordu. Bu yüzden Kilise, onları en tehlikeli sapkınlar arasında görüyordu.

1209’da Papa III. Innocentius’un çağrısıyla Güney Fransa’da başlayan Albijua Haçlı Seferi, Katarlara karşı yürütülen acımasız bir savaştı. Yirmi yılı aşan bu savaşta şehirler yakıldı, binlerce kişi öldürüldü. 1244’te son Katar kalesi Montségur düştüğünde, yüzlerce Katar teslim olmayı reddederek ateşe atıldı. Hayatta kalanların bir kısmı, Alpleri aşarak kuzey İtalya’ya, Lombardiya ve Veneto’nun şehirlerine sığındı. Sirmione, bu sığınmacıların son kalelerinden biri oldu.

Sirmione’deki Katar topluluğu, bu sığınmacıların ve yerel inananların oluşturduğu, kendi piskoposlarına sahip, örgütlü bir topluluktu. Papalık, Verona’nın efendilerine bu topluluğu ortadan kaldırmaları için baskı yapıyordu. 1276’da Mastino ve Alberto della Scala, Sirmione’ye bir sefer düzenledi ve buradaki Katarları yakaladı. Yaklaşık iki yıl sonra, 1278’in şubat ayında, yakalananların büyük bölümü Verona’daki Roma arenasında diri diri yakılarak idam edildi. Kaynaklarda bu olayda ölenlerin sayısının yüz ile iki yüz arasında olduğu belirtilir.

Bu korkunç olay, Scaligeri ailesinin Papalıkla ilişkilerini güçlendirme ve iktidarını meşrulaştırma çabasının bir parçasıydı. Bugün Sirmione’nin sakin sokaklarında yürürken, bu tarihin izlerini görmek zordur. Ama Katarların trajik hikâyesi, Güney Fransa’daki Carcassonne’dan kuzey İtalya’daki Sirmione’ye kadar uzanan bir coğrafyanın ortak hafızasının parçasıdır. Fransa serimizde anlattığımız Carcassonne, bu hikâyenin öbür ucunda duran kaledir.

Cangrande ve Dante: Verona’nın altın çağı

Della Scala hanedanının en parlak dönemi, I. Cangrande della Scala’nın yönetimine denk gelir. 1311’den 1329’daki ölümüne kadar Verona’yı yöneten Cangrande, “Büyük Köpek” anlamına gelen lakabıyla, dönemin en yetenekli askeri ve en cömert sanat hamilerinden biriydi. Vicenza, Padova ve Treviso’yu ele geçirerek Verona’yı kuzeydoğu İtalya’nın en güçlü devletlerinden biri haline getirdi.

Cangrande’nin sarayı, İtalya’nın dört bir yanından sürgünleri, şairleri ve bilginleri ağırlayan bir sığınaktı. Bu konukların en ünlüsü, Floransa’dan sürgün edilen Dante Alighieri’ydi. Dante, sürgün yıllarının önemli bir bölümünü Verona’da, Scaligeri’nin himayesinde geçirdi. “İlahi Komedya”nın üçüncü kitabı olan “Cennet”i Cangrande’ye ithaf etti ve eserinde onu övgüyle andı. Yerel bir geleneğe göre Dante, Verona’dayken Garda Gölü kıyılarını da ziyaret etmiş, belki Sirmione’ye de uğramıştı. Bu bir efsane olabilir, ama Dante’nin “Cehennem”de Garda Gölü’nü ve çevresini anması, şairin bu bölgeyi tanıdığını gösterir.

Scaliger Kalesi güney girişi ve asma köprü

Cangrande döneminde Sirmione’deki kale genişletildi. On dördüncü yüzyılda kaleye ikinci bir avlu ve kapının önünde ek bir müstahkem ön yapı eklendi. Bu genişleme, kalenin bugünkü görünümünün temelini oluşturdu. Cangrande’nin ölümünden sonra hanedan, iç çekişmeler ve kardeş katilleriyle zayıfladı. Hanedanın son dönemi, ortaçağ İtalya’sının en karanlık aile dramlarından bazılarına sahne oldu. 1359’da Cansignorio della Scala, kardeşi II. Cangrande’yi Verona sokaklarında öldürterek iktidarı ele geçirdi. Yıllar sonra kendi ölüm döşeğinde, bu kez iktidarı kendi oğullarına bırakabilmek için bir başka kardeşini öldürttüğü anlatılır. Bu kanlı iç çekişmeler, bir zamanlar Dante’yi ağırlayan görkemli hanedanın gücünü içten içe tüketti. 1387’de Milano’nun güçlü hükümdarı Gian Galeazzo Visconti, Verona’yı ele geçirdi ve Della Scala hanedanının iktidarı sona erdi. Sirmione de kısa bir süre Visconti yönetiminde kaldı.

Suyun içinde bir kale: surlar, kuleler, asma köprüler

Scaliger Kalesi’ni benzersiz kılan en önemli özellik, tamamen suyla çevrili olmasıdır. Kale, yarımadanın en dar noktasında, karayı kasabadan ayıran bir hendeğin içinde yükselir. Hendek, doğrudan Garda Gölü’nün sularıyla beslenir. Böylece kale, hem karadan hem de gölden gelecek saldırılara karşı su engeliyle korunur.

Kalenin planı düzensiz bir çokgendir. Yüksek taş duvarlar, köşelerde yükselen kulelerle güçlendirilmiştir. Bu kulelerin üçü özellikle büyük ve heybetlidir. Ortada ise hepsinden yüksek olan ana kule, yani “mastio” yükselir. Duvarların ve kulelerin tepesi, Scaligeri kalelerinin karakteristik özelliği olan kırlangıç kuyruğu biçimli mazgallarla taçlandırılmıştır. Bu biçim, ortaçağ İtalya’sında İmparator yanlısı Gibelin partisini simgelerdi; Papa yanlısı Guelfler ise düz, kare mazgalları tercih ederdi. Yani bir kalenin mazgallarına bakarak, onu yaptıranın siyasi eğilimini tahmin etmek mümkündü.

Kaleye giriş, asma köprülerle sağlanır. Kasabanın tarafındaki ana kapıya ulaşmak için hendeğin üzerinden geçen bir köprüden yürürsünüz. Ortaçağda bu köprünün bir bölümü zincirlerle yukarı kaldırılabiliyordu; kapının üzerindeki taş yuvalarda, zincirlerin geçtiği delikleri ve kaldırma mekanizmasının izlerini hâlâ görebilirsiniz. Kalenin kasabaya bakan tarafında bir başka kapı ve köprü daha bulunur. Bugün Sirmione’nin tarihi merkezine giren bütün yayalar ve araçlar, bu kapılardan birinden geçer.

Scaliger Kalesi'nin müstahkem limanı (darsena)

Gibelinler ve Guelfler: mazgalların siyaseti

Scaliger Kalesi’nin kırlangıç kuyruğu mazgalları, yalnızca estetik bir tercih değil, aynı zamanda siyasi bir bildiridir. On ikinci yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar İtalya, iki büyük siyasi hizbin çatışmasıyla bölünmüştü: Gibelinler ve Guelfler. Gibelinler, Kutsal Roma-Germen İmparatoru’nun İtalya üzerindeki otoritesini destekliyordu. Guelfler ise Papa’nın yanında yer alıyordu. Bu çatışma, şehirleri, aileleri, hatta kardeşleri birbirine düşman ediyordu.

Bu iki hizbin mimaride de bir dili vardı. Gibelin taraftarı aileler, kalelerinin ve saraylarının duvarlarını kırlangıç kuyruğu biçiminde, yani uçları V şeklinde çatallanan mazgallarla taçlandırırdı. Guelfler ise düz, dikdörtgen mazgalları tercih ederdi. Bu yüzden İtalya’nın ortaçağ şehirlerinde dolaşırken, bir binanın tepesine bakarak onu yaptıranın hangi tarafta olduğunu tahmin edebilirsiniz. Verona’nın Scaligeri’si, özellikle Cangrande döneminde, İmparator’un İtalya’daki en güçlü destekçilerinden biriydi. Cangrande, İmparator VII. Heinrich tarafından imparatorluk vekili unvanıyla onurlandırılmıştı.

Aynı mazgal biçimini, Milano’daki Castello Sforzesco’da ve hatta Moskova’daki Kremlin’in surlarında da görebilirsiniz. Kremlin’in on beşinci yüzyıl sonundaki surları, aralarında Milanolu ustaların da bulunduğu İtalyan mimarlar tarafından inşa edilmiş ve bu kırlangıç kuyruğu mazgallar, Rusya’nın en ünlü yapısına İtalya’dan taşınmıştı. Böylece Garda Gölü kıyısındaki küçük bir kalenin siluetinde, Avrupa’nın öbür ucuna uzanan bir mimari bağ gizlidir.

Darsena: ortaçağdan kalan müstahkem liman

Kalenin doğu tarafında, surlarla çevrili küçük bir iç liman bulunur. İtalyanca “darsena” adı verilen bu liman, Scaliger Kalesi’nin en özgün ve en değerli bölümüdür. Limanın üç tarafı yüksek surlarla kapatılmıştır; surların üzerinde devriye yolları ve gözetleme kuleleri yer alır. Limanın göle açılan ağzı, dar bir geçitten ibarettir ve bu geçit, tehlike anında kapatılabiliyordu.

Darsena, kalenin askerî gemilerinin, yani göl donanmasının güvenli bir şekilde demirleyebileceği bir sığınak olarak tasarlandı. Garda Gölü, ortaçağda yalnızca bir ticaret yolu değil, aynı zamanda bir savaş alanıydı. Verona, Milano, Venedik ve diğer güçler, göl üzerindeki hâkimiyet için birbirleriyle mücadele ediyordu. Göl üzerindeki savaş gemileri, kıyı kasabalarını korumak, düşman gemilerini engellemek ve asker taşımak için kullanılıyordu.

Bugün darsenaya kalenin surlarından bakıldığında, sakin, yeşilimsi suları ve surların suya yansıyan görüntüsüyle olağanüstü bir manzara ortaya çıkar. Avrupa’da bu şekilde korunmuş ortaçağ müstahkem limanlarının sayısı çok azdır. Bu yüzden Sirmione’deki darsena, askerî mimari tarihi açısından eşsiz bir örnek kabul edilir.

Scaliger Kalesi darsena iç görünüm

Ana kule: 146 basamak ve gölün manzarası

Kalenin içinde ziyaretçileri bekleyen en büyük deneyim, ana kuleye tırmanmaktır. Yaklaşık 47 metre yüksekliğindeki kulenin tepesine 146 basamaklı dar ve dik bir merdivenle çıkılır. Merdiven, kulenin içinde, kalın taş duvarlar arasında dönerek yükselir. Yol boyunca küçük pencerelerden gölün farklı yönlerini görebilirsiniz.

Kulenin alt katlarında bir zamanlar hapishane hücreleri bulunuyordu. Kalenin askerî önemini yitirdiği dönemlerde bile, bu hücreler mahkûmları tutmak için kullanılmaya devam etti. Kalın duvarlar, küçük pencereler ve karanlık odalar, kulenin sert askerî karakterini yansıtır.

Kulenin tepesine ulaştığınızda, bütün zahmetinizin karşılığını alırsınız. Manzara nefes kesicidir. Kuzeyde, gölün uçsuz bucaksız mavi suları, uzakta Alplerin karlı zirvelerine kadar uzanır. Doğuda ve batıda, gölün güney kıyısındaki kasabalar, bağlar ve zeytinlikler görülür. Aşağıda ise Sirmione’nin kiremit çatıları, dar sokakları ve yarımadanın ucuna doğru uzanan yeşil tepeler. Kalenin darsenası, tam ayaklarınızın altında, surlarla çevrili bir su havuzu gibi durur.

Scaliger Kalesi ana kulesinden limana bakış

Kulenin tepesinden aşağı inerken, merdivenin dar ve dik yapısının neden böyle tasarlandığını düşünün. Ortaçağ kulelerinde merdivenler, bir saldırganın aynı anda yalnızca tek başına yukarı çıkabileceği şekilde dar tutulurdu. Böylece yukarıdaki bir avuç savunmacı, kuleyi uzun süre koruyabilirdi. Bugün bu dar merdiven, yalnızca ziyaretçilerin sabrını sınıyor.

Kalenin içinde: avlu, lapidarium ve surlar üzerinde yürüyüş

Scaliger Kalesi’nin içi, dışarıdan göründüğü kadar geniş değildir; ama her köşesi ayrı bir keşif sunar. Asma köprüden geçip içeri girdiğinizde, önce kalenin ön avlusuna ulaşırsınız. Burası, kalenin savunma sisteminin ilk halkasıydı ve düşman kapıyı aşsa bile, ikinci bir kapı ve ikinci bir avlu onu bekliyordu. Bu çift avlu düzeni, on dördüncü yüzyılda kaleye eklenen genişlemenin bir sonucudur.

İç avluyu çevreleyen revakların altında, Sirmione ve çevresinde bulunan Roma ve ortaçağ dönemine ait taş eserler sergilenir. Yazıtlar, mezar taşları, sütun başlıkları ve kabartmalar, yarımadanın uzun tarihinin sessiz tanıklarıdır. Bu küçük lapidarium, kalenin bir savaş yapısı olmasının ötesinde, bölgenin iki bin yıllık hafızasını da taşıdığını hatırlatır.

Kalenin en keyifli bölümlerinden biri, surların üzerindeki devriye yollarında yürümektir. Dar taş yollar, mazgalların arasından gölün farklı yönlerine açılan manzaralar sunar. Bir tarafta darsenanın sakin suları, öbür tarafta kasabanın kiremit çatıları, uzakta ise gölün ufka kadar uzanan mavisi. Surların üzerinde yürürken, ortaçağda burada nöbet tutan askerlerin gördüğü manzaranın neredeyse hiç değişmediğini fark edersiniz.

Venedik dönemi ve sessizleşen kale

1405’te Sirmione, güçlü Venedik Cumhuriyeti’nin yönetimine geçti. Venedik, on beşinci yüzyılın başında İtalya anakarasında hızla genişliyor, Verona, Vicenza, Padova ve Garda Gölü’nün çevresini kendi topraklarına katıyordu. Venedikliler, Sirmione’deki kalenin önemini fark ederek onu güçlendirdi. Özellikle darsenayı genişlettiler, çevresine yeni surlar ve donanmayı koruyacak kuleler eklediler.

Ancak on altıncı yüzyıldan itibaren Sirmione’nin stratejik önemi azaldı. Venedik, gölün güney ucundaki Peschiera del Garda’yı, gölün çıkışını kontrol eden dev bir yıldız biçimli kaleye dönüştürdü ve göl üzerindeki askerî faaliyetlerin merkezini oraya taşıdı. Sirmione’deki kale, giderek bir garnizon noktası ve depo haline geldi. On dokuzuncu yüzyılda, bölge Avusturya yönetimindeyken, kale askerî bir depo olarak kullanıldı.

Peschiera del Garda’daki bu Venedik kalesi, bugün de gölün güney ucunda, Mincio Nehri’nin gölden çıktığı noktada, kanallarla çevrili yıldız biçimli surlarıyla ayaktadır. 2017’de UNESCO, “16. ve 17. yüzyıllar arasında Venedik savunma yapıları” başlığı altında Peschiera’yı Dünya Mirası Listesi’ne aldı. Sirmione’den tekneyle kısa bir yolculukla ulaşılabilen Peschiera, ortaçağ kalesinden modern tahkimata geçişi görmek isteyenler için ideal bir tamamlayıcı duraktır.

İtalya’nın birleşmesinden sonra kale devletin mülkü oldu. Yirminci yüzyılın başında ulusal anıt olarak koruma altına alındı ve 1919’dan itibaren kapsamlı restorasyon çalışmaları başladı. Bugün kale, İtalya Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak müze olarak işletiliyor ve her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Kalenin revaklı avlusunda, Sirmione ve çevresinde bulunan Roma ve ortaçağ dönemine ait taş eserlerin sergilendiği küçük bir lapidarium da bulunur.

Dağları aşan gemiler: Garda’nın savaşları

Garda Gölü, ortaçağ ve Rönesans döneminde defalarca savaşlara sahne oldu. Bu savaşların en şaşırtıcı bölümü, 1439’da yaşandı. O yıl Venedik Cumhuriyeti, Milano Dükü Filippo Maria Visconti ile savaş halindeydi. Milano kuvvetleri Brescia şehrini kuşatmıştı ve Venedik’in şehre yardım ulaştırmasının tek yolu Garda Gölü üzerinden geçiyordu. Ancak gölün güney kısmı Milano’nun kontrolündeydi.

Venedikliler bu soruna akıl almaz bir çözüm buldu. Adriyatik’ten gelen savaş gemilerini Adige Nehri boyunca yukarı çektiler, ardından dağların üzerinden, öküzler ve yüzlerce işçi kullanarak karadan taşıdılar ve gölün kuzey ucundaki Torbole’de suya indirdiler. Tarihte “Galeas per montes”, yani “dağlardan geçen kadırgalar” olarak bilinen bu operasyon, ortaçağ mühendisliğinin ve kararlılığının en çarpıcı örneklerinden biri kabul edilir. Bu olay, Türk okurlara 1453’te İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan Haliç’e indirmesini hatırlatacaktır; iki olay arasında yalnızca on dört yıl vardır.

Göl üzerindeki savaşlar yüzyıllar boyunca sürdü. Sirmione’deki darsena ve gölün çevresindeki kaleler, bu mücadelelerde kritik bir rol oynadı. Bugün aynı sular, yelkenlilerin, rüzgâr sörfçülerinin ve turist teknelerinin huzurlu hareketine sahne oluyor. Gölün kuzey ucu, düzenli esen rüzgârları sayesinde Avrupa’nın en önemli yelken ve sörf merkezlerinden biri haline geldi.

Garda’nın öteki Scaliger kaleleri

Sirmione’deki kale, Garda Gölü kıyılarındaki Scaligeri kalelerinin en ünlüsüdür, ama tek değildir. Gölün doğu kıyısında, Veneto bölgesinde, Della Scala ailesinin inşa ettiği ya da güçlendirdiği başka kaleler de sıralanır. Bunların en etkileyicisi, gölün kuzeydoğusunda, Monte Baldo’nun eteğindeki Malcesine Kalesi’dir. Göle doğru uzanan bir kayanın üzerinde yükselen bu kale, Alman şair Goethe’nin 1786’daki İtalya yolculuğu sırasında kaleyi çizerken casus sanılarak kısa bir süre gözaltına alındığı yer olarak da ünlüdür.

Gölün doğu kıyısındaki Torri del Benaco’da, limanın hemen yanında, yine Scaligeri tarafından inşa edilmiş kareli kulelere sahip küçük bir kale bulunur. Güneye doğru ilerlediğinizde, Lazise kasabasının surları ve kalesi, ortaçağ şehir tahkimatının güzel örneklerini sunar. Bütün bu kaleler, kırlangıç kuyruğu mazgalları ve merdiven armalarıyla, Della Scala hanedanının göl üzerindeki hâkimiyetinin taştan izleridir.

Garda Gölü’nü bir kale rotası olarak gezmek, hem tarih hem de doğa tutkunları için unutulmaz bir deneyimdir. Gölün çevresinde düzenli feribot ve tekne seferleri, bu kasabaları birbirine bağlar. Sabah Sirmione’den bir tekneye binip gün boyunca gölün farklı kıyılarındaki kaleleri ziyaret etmek, akşam da gün batımında Sirmione’ye dönmek mümkündür.

Scaliger Kalesi surlarındaki devriye yolu

Catullus’un yarımadası ve Roma villası

Sirmione’nin tarihi, Scaligeri’den çok daha eskiye uzanır. Yarımadanın ucunda, zeytin ağaçlarının arasında, kuzey İtalya’nın en büyük ve en etkileyici Roma villalarından birinin kalıntıları yer alır. Bu kalıntılar halk arasında “Grotte di Catullo”, yani “Catullus Mağaraları” adıyla bilinir. Aslında bunlar mağara değil, büyük bir villanın yıkık duvarları, kemerleri ve temelleridir. On beşinci yüzyılda buraya gelen ziyaretçiler, toprakla ve bitkilerle kaplı bu dev kemerleri mağara sandıkları için bu isim ortaya çıktı.

Villa, MÖ 1. yüzyılın sonu ile MS 1. yüzyılın başı arasında inşa edildi. Yarımadanın ucunda, göle bakan üç teraslı bir yapıydı. İçinde odalar, avlular, bahçeler, kaplıcalar ve gölün manzarasına açılan uzun revaklar bulunuyordu. Villanın kimin olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ama geleneksel olarak, Romalı şair Gaius Valerius Catullus’un ailesiyle ilişkilendirilir.

Catullus, MÖ 1. yüzyılda Verona’da doğmuş, Roma’nın en tutkulu ve en kişisel şairlerinden biriydi. Sevgilisi Lesbia için yazdığı aşk şiirleri, Latin edebiyatının en ünlü eserleri arasındadır. Şiirlerinden birinde, uzun bir yolculuktan dönüşünde Sirmione’deki evine kavuşmanın sevincini anlatır ve yarımadayı “adaların ve yarımadaların incisi” olarak över. Bu şiir sayesinde Sirmione, iki bin yıldır “Catullus’un yarımadası” olarak anılır. Bugün arkeolojik alan ve küçük bir müze, villanın kalıntılarını ve burada bulunan eserleri sergiler.

Sirmione'deki Catullus Mağaraları (Roma villası)

Sirmione’de gezinti: termal sular ve Maria Callas

Scaliger Kalesi’nin kapısından geçip Sirmione’nin tarihi merkezine girdiğinizde, dar taş sokaklar, çiçekli balkonlar, dondurma dükkânları, küçük meydanlar ve gölün kıyısında sıralanan kafelerle karşılaşırsınız. Yaz aylarında kasaba oldukça kalabalık olur, ama sabahın erken saatlerinde ya da akşamları sokaklarda yürümek, Sirmione’nin romantik atmosferini yaşamak için en iyi zamanlardır.

Sirmione’nin bir diğer ünlü özelliği, termal sularıdır. Yarımadanın ucunda, göl tabanından yaklaşık 70 derece sıcaklıkta kükürtlü su kaynakları fışkırır. Bu kaynaklardan biri, “Boiola” adıyla bilinir ve on dokuzuncu yüzyılın sonunda göl tabanından karaya taşınarak kullanıma açıldı. Bugün Sirmione’de, bu sularla beslenen modern termal merkezler ve kaplıcalar bulunur. Solunum yolu rahatsızlıkları ve cilt hastalıkları için yüzyıllardır bu sulara başvurulur.

Kasabanın tarihi merkezinde, kalenin hemen arkasında, on beşinci yüzyıldan kalma Santa Maria Maggiore Kilisesi yer alır. Kilisenin revakında, Roma döneminden kalma bir sütunun yeniden kullanıldığını görebilirsiniz. Yarımadanın yüksek kesiminde, zeytinlikler arasında duran San Pietro in Mavino Kilisesi ise Sirmione’nin en eski kilisesidir. Kökleri Lombard dönemine, sekizinci yüzyıla kadar uzanan bu küçük Romanesk kilisenin içi, on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllardan kalma fresklerle süslüdür. Kasabanın kalabalığından birkaç dakikalık bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz bu sessiz kilise, Sirmione’nin en huzurlu köşelerinden biridir.

Garda Gölü’nün mutfağı da en az manzarası kadar zengindir. Gölden tutulan balıklar, özellikle göle özgü bir alabalık türü olan “carpione” ve göl sardalyası, bölgenin geleneksel yemeklerinin temelini oluşturur. Gölün kıyısındaki zeytinliklerden elde edilen hafif ve meyvemsi Garda zeytinyağı, İtalya’nın en kuzeyde üretilen zeytinyağlarından biridir. Sirmione’nin göl kenarındaki lokantalarında, ızgara göl balığı, taze makarna ve yerel şaraplarla hazırlanan akşam yemekleri, günü kapatmanın en güzel yoludur.

Sirmione, yirminci yüzyılın en büyük opera sanatçılarından Maria Callas’ın da sevdiği bir yerdi. Callas, 1950’lerde eşi Giovanni Battista Meneghini ile birlikte Sirmione’de bir villada yaşadı. Kasabada bugün onun anısını yaşatan bir anıt bulunur. Yarımadanın ucundaki Jamaica Plajı ise, göle doğru uzanan düz kaya tabakaları ve berrak suyuyla, yaz aylarında yüzmek ve güneşlenmek için en sevilen noktadır. Gölün güney kıyısında yetişen üzümlerden yapılan Lugana beyaz şarabı ise, kalenin manzarasına karşı içilecek en iyi eşlikçidir.

Scaliger Kalesi ve Sirmione kasabası

Verona: Scaligeri’nin şehri

Sirmione’deki kaleyi gezdikten sonra, yaklaşık yarım saatlik bir yolculukla Della Scala ailesinin başkenti Verona’ya ulaşabilirsiniz. Verona, Scaligeri’nin izleriyle doludur. Şehrin kalbinde, Adige Nehri’nin kıyısında, Cangrande II della Scala tarafından 1350’lerde inşa ettirilen Castelvecchio yükselir. Kalenin kırlangıç kuyruğu mazgallı kuleleri ve nehrin üzerinden geçen kırmızı tuğlalı Scaliger Köprüsü, Sirmione’deki kalenin büyük kardeşi gibidir. Bugün Castelvecchio, İtalyan mimar Carlo Scarpa’nın ustalıkla yeniden düzenlediği, dünyanın en güzel müze tasarımlarından birine ev sahipliği yapar.

Şehrin merkezinde, Piazza dei Signori’nin yakınında, Scaligeri’nin gotik anıt mezarları, yani “Arche Scaligere” yer alır. Cangrande’nin atlı heykeliyle taçlanan mezarı, ortaçağ İtalya’sının en etkileyici mezar anıtlarından biridir. Heykelin orijinali bugün Castelvecchio Müzesi’nde sergilenir. Verona’nın en ünlü yapısı ise, 1278’de Sirmione’nin Katarlarının trajik sonunun yaşandığı Roma arenasıdır. Bugün her yaz, bu antik amfitiyatroda dünyanın en ünlü açık hava opera festivallerinden biri düzenlenir.

Verona, Shakespeare’in “Romeo ve Juliet”inin geçtiği şehir olarak da bilinir. Oyundaki rakip aileler, Montague ve Capulet, Verona’nın ortaçağdaki gerçek hizip çatışmalarından esinlenmiştir. Juliet’in evi ve balkonu olarak gösterilen yapı, her yıl binlerce ziyaretçiyi çeker. Scaligeri döneminin Verona’sı, belki de Shakespeare’in hayal ettiği o tutkulu, kavgacı ve güzel şehrin gerçek modeliydi.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kale pazartesi günleri kapalıdır. Salı-cumartesi günleri 8.30-19.30, pazar günleri ise yaz döneminde (1 Nisan-30 Eylül) 9.15-17.45, kış döneminde (1 Ekim-31 Mart) 9.15-13.30 saatleri arasında açıktır. Son giriş kapanıştan yaklaşık yarım saat önce yapılır. Saatler özel günlerde değişebilir.

Bilet: 2026 itibarıyla tam bilet 6 euro, 18-25 yaş arası Avrupa Birliği vatandaşları için indirimli bilet 3 euro civarındadır. 18 yaş altı Avrupa Birliği vatandaşları ücretsiz girer. İtalya’daki devlet müzelerinde olduğu gibi, ayın ilk pazar günü giriş genellikle ücretsizdir. Biletler kalenin girişindeki gişeden alınır; önceden rezervasyon gerekmez. Catullus Mağaraları arkeolojik alanı için ayrı bir bilet alınır; iki alanı kapsayan birleşik bilet seçeneklerini de sorabilirsiniz.

Ulaşım: Sirmione, Milano’dan yaklaşık 130 kilometre, Verona’dan yaklaşık 40 kilometre uzaklıktadır. Arabayla A4 otoyolundan Sirmione çıkışına gelip yarımadaya girebilirsiniz; ancak tarihi merkeze yalnızca izinli araçlar girebildiği için, arabanızı kalenin önündeki ya da yarımadanın girişindeki otoparklardan birine bırakmanız gerekir. Trenle gelmek isteyenler, Milano-Venedik hattı üzerindeki Desenzano del Garda ya da Peschiera del Garda istasyonlarına inip oradan otobüsle Sirmione’ye ulaşabilir. Yaz aylarında Desenzano, Peschiera ve gölün diğer kasabalarından Sirmione’ye düzenli tekne seferleri yapılır; göl üzerinden gelmek, kaleyi ilk kez sudan görmek için en güzel yoldur.

İpuçları: Kalenin ana kulesine çıkmak için dar ve dik 146 basamak tırmanmanız gerektiğini unutmayın; yükseklik korkusu olanlar ya da hareket kısıtlılığı olanlar için zorlayıcı olabilir. Kalenin gezisi yaklaşık bir saat sürer. Yaz aylarında Sirmione çok kalabalık olduğundan, kaleyi sabah açılışta ziyaret etmek en iyisidir. Gün batımında, yarımadanın batı kıyısından ya da gölde bir tekne turundan kaleye bakmak, Sirmione’nin en unutulmaz manzaralarından birini sunar. Akşamları aydınlatılan kale, suya yansıyan ışıklarıyla masalsı bir görünüme bürünür.

Konum: Piazza Castello, Sirmione, Brescia, Lombardiya, İtalya · Koordinatlar: 45.4924° K, 10.6083° D · Scaliger Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Sirmione’den batıya, Milano’ya doğru ilerlerseniz, Visconti ve Sforza dükleri ile Leonardo’nun izlerini taşıyan Castello Sforzesco‘ya ulaşırsınız. Milano’dan daha da batıya, Alplere doğru devam ettiğinizde, Aosta Vadisi’nde freskli avlusuyla ünlü Fénis Kalesi sizi bekliyor. Güneye inen rotada ise Roma’nın iki bin yıllık Castel Sant’Angelo‘su, Napoli Körfezi’nde denizden yükselen Castello Aragonese ve Puglia’da II. Friedrich’in gizemli sekizgeni Castel del Monte İtalya’nın kale haritasını tamamlıyor.

Sirmione’den ayrılırken kalenin asma köprüsünün üzerinde bir an durun. Bir yanda kasabanın cıvıl cıvıl sokakları, dondurma kuyrukları, turistlerin kahkahaları; öbür yanda gölün sakin, yeşilimsi suyu ve suyun içinde yükselen taş duvarlar. Bu duvarlar, bir zamanlar Verona’nın efendilerinin gücünü, Katarların son günlerini, Venedik donanmasının gemilerini, Avusturya askerlerinin depolarını gördü. Şimdi ise yalnızca kuğuların yüzdüğü hendekleri ve her gün kapısından geçen binlerce yolcuyu izliyor. Yedi yüz yıldır aynı kapıyı bekleyen bir kale için belki de en güzel kader budur: Artık kimseyi durdurmuyor, sadece herkese Sirmione’nin kapısını açıyor.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir