Girne Kalesi: Bizans, Lusignan ve Venedik İzleriyle Kıbrıs’ın Liman Kalesi
Kıbrıs’ın kuzey kıyısında, Beşparmak Dağları’nın denize doğru alçaldığı yerde, küçük ve hilal biçimli bir limanın doğu ucunda iri taşlardan örülmüş büyük bir kale yükselir. Girne Kalesi, Bizans döneminden Lusignan krallarına, Venedik mühendislerinden Osmanlı garnizonuna ve İngiliz yönetimine kadar adanın yaklaşık on üç yüzyıllık tarihine tanıklık etmiştir. Kalenin içinde ise Akdeniz’in en eski batıklarından birinin kalıntıları, binlerce yıl önce bu sularda yol alan bir ticaret gemisinin hikâyesini anlatır.
Haçlı kaleleri dizimizin son durağında Kıbrıs’a geçiyoruz. Haçlı Seferleri sırasında Aslan Yürekli Richard’ın adayı ele geçirmesinden sonra kurulan Lusignan Krallığı, Kutsal Topraklar’daki Haçlı devletlerinin çöküşünden sonra da Latin Doğu’nun son kalelerinden biri olarak iki yüzyıl daha varlığını sürdürdü. Bu yazıda Girne Kalesi’nin Bizans kökenlerini, Lusignan dönemindeki genişlemesini, Venedik dönemindeki dönüşümünü, Osmanlı ve İngiliz dönemlerini ve kalenin en büyük hazinesi olan Girne Batığı’nı ele alacağız.

İçindekiler
- Antik Kerynia
- Bizans Kökenleri ve Arap Akınları
- Aslan Yürekli Richard ve Kıbrıs
- Lusignan Krallığı ve Kalenin Genişlemesi
- Ceneviz Savaşları ve Kuşatmalar
- Venedik Dönemi: Toplara Karşı Burçlar
- 1570 ve Osmanlı Dönemi
- İngiliz Dönemi
- Latin Doğu’nun Son Krallığı
- Girne Batığı
- Kalenin İçinde Bir Gezi
- Kalenin Katmanlarını Okumak
- Girne Çevresindeki Tarihî Yerler
- Kıbrıs’ın Venedik Surları
- Girne Limanı ve Kent
- Ziyaret Bilgileri ve Konum
- Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler
Antik Kerynia
Girne’nin bulunduğu yer, antik çağdan beri yerleşim görmüştür. Kentin antik adı Kerynia’dır ve geleneksel anlatılara göre kent, Akhalar tarafından Trojan Savaşı’ndan sonra kurulmuştur; ancak bu tür kuruluş efsanelerinin tarihî kanıtlarla desteklenmesi güçtür. Arkeolojik buluntular, bölgede çok daha eski dönemlere uzanan yerleşimlerin varlığını gösterir. Klasik dönemde Kerynia, Kıbrıs’taki küçük krallıklardan birinin merkeziydi. Kıbrıs, bu dönemde birbirinden bağımsız birkaç şehir krallığına bölünmüştü.
Kerynia’nın limanı, adanın kuzeyinde Anadolu kıyılarına en yakın noktalardan biri olması nedeniyle önemliydi. Anadolu’nun güney kıyısıyla Kıbrıs arasındaki deniz ticareti, bu limandan önemli ölçüde geçiyordu. Helenistik dönemde Kıbrıs, Ptolemaios hanedanının yönetimine girdi ve ardından Roma’nın bir parçası oldu. Roma döneminde Kerynia, adanın kuzey kıyısındaki önemli limanlardan biri olmaya devam etti. Kalenin içinde ve çevresinde yapılan kazılarda Roma dönemine ait yapı kalıntılarına rastlandığı belirtilir.

Bizans Kökenleri ve Arap Akınları
Girne Kalesi’nin kökeni, genellikle 7. yüzyıla, Arap akınlarının Kıbrıs’ı tehdit etmeye başladığı döneme bağlanır. 649’dan itibaren Arap donanmaları adaya bir dizi sefer düzenledi. Bu seferler, Kıbrıs’ın kıyı kentlerinde büyük tahribata yol açtı. Bizans yönetimi, bu tehdide karşı kıyı kentlerini surlarla çevirmeye ve kaleler inşa etmeye başladı. Girne’deki ilk kalenin de bu dönemde, limanı ve kenti korumak amacıyla inşa edildiği düşünülür. Ancak bu ilk kalenin tam olarak ne zaman yapıldığı ve nasıl bir görünüme sahip olduğu konusunda kesin bilgi yoktur.
688’de Bizans İmparatoru II. Justinianos ile Emevi Halifesi Abdülmelik arasında yapılan anlaşmayla Kıbrıs, iki güç arasında ortak yönetim altında bir tür tarafsız bölge hâline geldi. Ada, yaklaşık üç yüzyıl boyunca bu belirsiz statüde kaldı ve her iki tarafa da vergi ödedi. Bu dönemde adada barış ve çatışma dönemleri birbirini izledi. 965’te Bizans İmparatoru II. Nikephoros Phokas döneminde Kıbrıs yeniden tam olarak Bizans yönetimine geçti.
Kalenin içinde bugün görülebilen en eski yapılardan biri, Bizans dönemine ait küçük Aziz Georgios Şapeli’dir. Bu şapelin 12. yüzyıla tarihlendiği kabul edilir. Şapel, başlangıçta kalenin dışında yer alıyordu; ancak Venedik döneminde surlar genişletildiğinde kalenin içinde kaldı. Şapelin içinde dört sütun üzerine oturan bir kubbe bulunur ve sütun başlıklarının bir kısmının daha eski yapılardan alındığı düşünülür. Şapelin zemininde mozaik kalıntıları da tespit edilmiştir.
Aslan Yürekli Richard ve Kıbrıs
12. yüzyılın sonlarında Kıbrıs, Bizans İmparatorluğu’ndan kopmuş ve kendini imparator ilan eden İsaakios Komnenos’un yönetimine girmişti. 1191’de Üçüncü Haçlı Seferi’ne katılmak için Kutsal Topraklar’a giden İngiltere Kralı I. Richard, yani Aslan Yürekli Richard’ın donanması bir fırtına nedeniyle Kıbrıs kıyılarına sürüklendi. Kaynaklara göre gemilerden bazıları Limasol açıklarında battı ve kıyıya çıkan Haçlılar, İsaakios’un adamları tarafından kötü muamele gördü. Richard’ın nişanlısı Navarralı Berengaria ve kız kardeşi Joan’ın bulunduğu gemi de Limasol açıklarına ulaşmıştı.
Richard, bu olayları bahane ederek adaya çıktı ve kısa bir sürede İsaakios’u yenerek Kıbrıs’ı ele geçirdi. Girne Kalesi’nin bu sefer sırasında Richard’ın kuvvetlerine teslim olduğu ve İsaakios’un ailesinin kalede yakalandığı aktarılır. Richard, Limasol’da Berengaria ile evlendi ve Berengaria burada İngiltere kraliçesi olarak taç giydi. Ardından Richard, Kutsal Topraklar’a doğru yola devam etti.
Richard, Kıbrıs’ı uzun süre elinde tutmak istemedi. Adayı önce Tapınak Şövalyeleri’ne sattı; ancak Tapınakçılar adada çıkan bir ayaklanmayı bastırmakta zorlanınca adayı geri verdiler. 1192’de Richard, Kıbrıs’ı Kudüs Krallığı’nın tahtını kaybetmiş olan Guy de Lusignan’a sattı. Böylece Kıbrıs’ta yaklaşık üç yüzyıl sürecek olan Lusignan hanedanının yönetimi başladı. Guy de Lusignan, Hattin’de Selahaddin’e esir düşen ve Kerak’ın efendisi Reynald ile birlikte savaşan kraldı; bu bağlantı, Kıbrıs’ı Haçlı Seferleri’nin tarihine doğrudan bağlar.
Lusignan Krallığı ve Kalenin Genişlemesi
Lusignan hanedanı, Kıbrıs’ı Batı Avrupa tarzı bir feodal krallık olarak yönetti. Adanın Rum Ortodoks halkı, Latin soylular ve Katolik kilisesi tarafından yönetilen bir düzenin içinde yaşadı. Bu dönemde adada Gotik katedraller, manastırlar ve kaleler inşa edildi. Lefkoşa’daki Ayasofya Katedrali, yani bugünkü Selimiye Camii, Mağusa’daki Aziz Nikolaos Katedrali, yani bugünkü Lala Mustafa Paşa Camii ve Girne yakınlarındaki Bellapais Manastırı, bu dönemin en önemli eserleri arasındadır.
Girne Kalesi de Lusignan döneminde önemli ölçüde genişletildi. 13. yüzyılda kaleye yeni kuleler, salonlar ve yaşam alanları eklendi. Kalenin bu dönemdeki planı, dörtgen bir avlunun çevresinde yer alan yapılar ve köşelerdeki kulelerden oluşuyordu. Lusignan krallarının ve kraliçelerinin zaman zaman Girne Kalesi’nde kaldığı ve kalenin kraliyet ailesi için güvenli bir sığınak olarak kullanıldığı bilinir. Kalenin bu döneme ait bölümleri, bugün daha çok kalenin iç kısmında, Venedik dönemi surlarının arkasında görülebilir.
Lusignan döneminde Girne Kalesi, Beşparmak Dağları üzerindeki üç dağ kalesiyle birlikte adanın kuzey kıyısının savunma sistemini oluşturuyordu. Bu dağ kaleleri, St. Hilarion, Buffavento ve Kantara kaleleriydi. Bu kaleler, birbirleriyle işaret ateşleri aracılığıyla haberleşebiliyor ve olası bir saldırıyı erkenden fark edebiliyordu. St. Hilarion Kalesi, Girne’nin hemen arkasındaki dağın tepesinde yer alır ve Girne Kalesi’nden de görülebilir.

Ceneviz Savaşları ve Kuşatmalar
14. yüzyılda Kıbrıs, Doğu Akdeniz ticaretinin önemli bir merkezi hâline geldi. 1291’de Akka’nın düşmesinden sonra Latin tüccarlar ve mülteciler Kıbrıs’a, özellikle Mağusa’ya yerleşti. Mağusa, kısa sürede Akdeniz’in en zengin limanlarından biri oldu. Ancak bu zenginlik, Venedik ve Ceneviz arasındaki rekabeti de adaya taşıdı. 1372’de Famagusta’da, II. Pierre’in taç giyme töreni sırasında Venedikli ve Cenevizli tüccarlar arasında çıkan bir anlaşmazlık şiddetli bir kavgaya dönüştü ve bazı Cenevizliler öldürüldü.
Bu olayın ardından Ceneviz, büyük bir donanma ile Kıbrıs’a saldırdı. 1373’te Cenevizliler Mağusa’yı ele geçirdi ve adanın büyük bölümünü işgal etti. Girne Kalesi bu savaşta direnişin merkezlerinden biri oldu. Kaynaklara göre kraliyet ailesinin bazı üyeleri kalede sığınak buldu ve kale, Ceneviz kuşatmasına başarıyla direndi. Kuşatmanın ayrıntıları ve kimin kalenin savunmasını yönettiği konusunda kaynaklarda farklı anlatımlar bulunur. Sonunda yapılan anlaşmayla Ceneviz, Mağusa’yı uzun süre elinde tuttu ve Kıbrıs Krallığı ağır bir savaş tazminatı ödemek zorunda kaldı.
15. yüzyılda Girne Kalesi, Lusignan hanedanı içindeki taht mücadelelerinde de önemli bir rol oynadı. 1460’larda Kraliçe Charlotte ile üvey kardeşi II. James arasındaki mücadelede, Charlotte’un taraftarları Girne Kalesi’ne sığındı. II. James, Memlük Sultanlığı’nın desteğiyle adanın büyük bölümünü ele geçirdi; ancak Girne Kalesi yaklaşık üç yıl boyunca direndi. Kalenin sonunda teslim olması, II. James’in adadaki egemenliğini kesinleştirdi. Charlotte, Rodos’a ve ardından Roma’ya giderek hayatının geri kalanını sürgünde geçirdi.
Venedik Dönemi: Toplara Karşı Burçlar
II. James, Venedikli soylu Caterina Cornaro ile evlendi. 1473’te James’in ve kısa süre sonra bebek oğlunun ölmesiyle Caterina, Kıbrıs’ın son kraliçesi oldu. Ancak Caterina’nın yönetimi, giderek artan Venedik etkisi altındaydı. 1489’da Venedik, Caterina’yı tahttan çekilmeye ikna etti ve Kıbrıs resmen Venedik Cumhuriyeti’nin bir parçası oldu. Caterina, İtalya’daki Asolo’ya çekildi ve orada bir Rönesans sarayı kurdu.
Venedikliler, Kıbrıs’ın stratejik önemini çok iyi biliyordu ve adayı Osmanlı tehdidine karşı savunmak için kapsamlı bir tahkimat programı başlattı. Bu programın merkezinde, barutlu silahların yaygınlaşmasıyla değişen savunma anlayışı vardı. Yüksek ve ince ortaçağ surları, toplar karşısında artık yetersiz kalıyordu. Venedikli mühendisler, Lefkoşa’yı yeni, yıldız biçimli surlarla çevirdi, Mağusa’nın surlarını güçlendirdi ve Girne Kalesi’ni büyük ölçüde yeniden inşa etti.
Girne Kalesi’nin bugün görülen dış görünümü, büyük ölçüde bu Venedik dönemi çalışmalarının ürünüdür. Venedikliler, kalenin kara tarafındaki surlarını kalınlaştırdı ve köşelere büyük, yuvarlak burçlar ekledi. Bu burçlar, toplara karşı dayanıklı olacak şekilde tasarlanmış ve içlerine topçu mevzileri yerleştirilmişti. Kalenin kuzeybatı ve güneybatı köşelerindeki büyük yuvarlak burçlar, Venedik askeri mimarisinin tipik örnekleridir. Kalenin güneydoğusundaki köşede ise farklı bir planda inşa edilmiş, çokgen bir burç yer alır.
Venedikliler ayrıca kalenin çevresindeki hendeği genişletti ve kaleye giden girişi yeniden düzenledi. Bu çalışmalar sırasında, daha önce kalenin dışında kalan Bizans dönemine ait Aziz Georgios Şapeli, surların içine alındı. Kalenin içindeki bazı Lusignan dönemi yapıları da bu dönemde değiştirildi ya da yıkıldı. Bu nedenle bugün kalenin içinde dolaşırken, farklı dönemlere ait yapıların iç içe geçtiği karmaşık bir tabloyla karşılaşırız.

1570 ve Osmanlı Dönemi
1570 yazında, II. Selim döneminde Lala Mustafa Paşa komutasındaki büyük bir Osmanlı ordusu Kıbrıs’a çıktı. Osmanlıların Kıbrıs’ı fethetme kararının arkasında, adanın Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu, Venedik ile Osmanlı arasındaki ticari ve siyasi rekabet ve adadan kaynaklanan korsanlık faaliyetleri gibi çeşitli nedenler bulunuyordu. Osmanlı ordusu önce Lefkoşa’yı kuşattı. Yaklaşık yedi hafta süren kuşatmanın ardından Lefkoşa Eylül 1570’te düştü.
Lefkoşa’nın düşmesinden kısa bir süre sonra Girne Kalesi, direniş göstermeden Osmanlılara teslim oldu. Kalenin savunucularının, Lefkoşa’nın akıbetini gördükten sonra direnmenin anlamsız olduğuna karar verdiği aktarılır. Bu nedenle Girne Kalesi, Venedikliler tarafından yapılan büyük tahkimat çalışmalarına rağmen hiçbir zaman ciddi bir Osmanlı kuşatmasıyla sınanmadı. Venediklilerin adadaki son kalesi olan Mağusa ise yaklaşık bir yıl süren destansı bir kuşatmanın ardından Ağustos 1571’de düştü.
Osmanlı döneminde Girne Kalesi, bir garnizon kalesi olarak kullanıldı. Kalede yeniçeri ve topçu birlikleri konuşlandı. Kalenin içinde küçük bir cami ve askerlerin yaşadığı binalar yapıldı. Kalenin girişinin yakınında, Osmanlı döneminden kalma bir mezar bulunur. Bu mezarın, Girne’nin fethi sırasında ya da sonrasında hayatını kaybeden bir Osmanlı amirali olan Sadık Paşa’ya ait olduğu belirtilir; ancak mezarın kime ait olduğu konusunda farklı görüşler bulunduğunu da not etmek gerekir.
Osmanlı döneminde Girne kenti de gelişmeye devam etti. Kentin limanı, Anadolu kıyılarıyla olan ticaret için önemli bir bağlantı noktası olarak kullanıldı. Kentte Osmanlı döneminden kalma camiler, çeşmeler ve konutlar inşa edildi. Girne’nin limanının çevresindeki eski taş binaların bir kısmı, Osmanlı döneminde yapılmış depolar ve evlerdir.
İngiliz Dönemi
1878’de Osmanlı İmparatorluğu, Kıbrıs’ın yönetimini İngiltere’ye bıraktı. Ada, 1914’te İngiltere tarafından ilhak edildi ve 1925’te resmen İngiliz kolonisi ilan edildi. İngiliz döneminde Girne Kalesi, önce polis eğitim merkezi, ardından cezaevi olarak kullanıldı. Kalenin bazı bölümleri bu kullanımlara uygun olarak değiştirildi.
1950’lerde Kıbrıs’taki siyasi gerilimler arttıkça, kale bir süre siyasi tutukluların tutulduğu bir yer olarak kullanıldı. 1955’te kaleden bazı tutukluların kaçtığı bir olay yaşandı ve bu olay dönemin basınında geniş yer buldu. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla İngiliz yönetimi sona erdi ve kale, bir müzeye dönüştürülmek üzere eski eserler yönetimine devredildi.
Kıbrıs’ın yakın tarihinde yaşanan siyasi gelişmeler ve 1974 sonrasında adanın bölünmüş durumu, Girne Kalesi’nin de yönetimini etkiledi. Bugün kale, Kuzey Kıbrıs’ta yer alır ve müze olarak ziyarete açıktır. Kalenin korunması ve restorasyonu konusunda çeşitli projeler yürütülmüş, bazıları uluslararası destekle gerçekleştirilmiştir. Adanın siyasi durumu, kalenin uluslararası koruma listelerindeki statüsünü ve ziyaret koşullarını da etkileyebilir; bu nedenle ziyaret öncesinde güncel bilgileri kontrol etmek faydalıdır.

Latin Doğu’nun Son Krallığı
Kıbrıs Krallığı’nın tarihi, Haçlı Seferleri’nin sonuçlarını anlamak açısından özel bir öneme sahiptir. 1291’de Akka’nın düşmesiyle Kutsal Topraklar’daki son Haçlı varlığı sona erdiğinde, Kıbrıs, Latin Doğu’nun hayatta kalan son büyük krallığı oldu. Lusignan kralları, Kudüs Kralı unvanını kullanmaya devam etti ve Kıbrıs’taki Famagusta’da Kudüs Krallığı’nın taç giyme törenlerini yaptı. Bu sembolik uygulama, Kutsal Topraklar’ın bir gün geri alınabileceği umudunun bir ifadesiydi.
Akka’dan kaçan Latin aileler, tüccarlar ve askeri tarikatlar, Kıbrıs’a sığındı. Hospitalier Şövalyeleri, Rodos’a geçmeden önce birkaç yıl Kıbrıs’ta kaldı. Tapınak Şövalyeleri de 1312’deki kapatılmalarına kadar adada önemli bir varlık gösterdi. Bu göçler, adanın nüfusunu ve ekonomisini önemli ölçüde etkiledi. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki Latin ticaretinin merkezi hâline geldi; özellikle Mağusa, İskenderiye ve Beyrut gibi limanlarla yapılan ticaretten büyük kazançlar elde etti.
Lusignan sarayı, Avrupa’nın en zengin ve en görkemli saraylarından biri olarak ün kazandı. Kıbrıs kralları, Avrupa’yı dolaşarak yeni Haçlı Seferleri için destek aradı. Bunların en ünlüsü olan I. Pierre, 1365’te İskenderiye’ye bir sefer düzenledi; Rodos Şövalyeleri de bu sefere katıldı. Ancak bu tür seferler kalıcı sonuçlar doğurmadı ve Kıbrıs’ın gücü 14. yüzyılın sonlarından itibaren giderek azaldı. 1426’da Memlük Sultanlığı, Kıbrıs’a büyük bir sefer düzenledi ve Kral Janus’u esir alarak Kahire’ye götürdü. Bu tarihten sonra Kıbrıs, Memlüklere vergi ödemek zorunda kaldı.
Girne Kalesi, bu dönemin hem parlak hem de zor yıllarına tanıklık etti. Kale, krallık için hem bir savunma noktası hem de kriz zamanlarında bir sığınak oldu. Kalenin Lusignan döneminden kalan bölümleri, bu Latin krallığının Doğu Akdeniz’deki son yüzyıllarının taştan bir belgesi gibidir. Girne Kalesi’ni Haçlı kaleleri dizimizin sonuna koymamızın nedeni de budur: Krak des Chevaliers ile başlayan hikâye, Kıbrıs’ta, Latin Doğu’nun son kalelerinde sona erer.
Girne Batığı
Girne Kalesi’nin en büyük hazinesi, kalenin içindeki müzede sergilenen ve dünyanın en eski batıklarından biri olarak kabul edilen Girne Batığı’dır. Bu küçük ticaret gemisinin MÖ 4. yüzyılın sonlarında, yaklaşık 2300 yıl önce Girne açıklarında battığı tahmin edilir. Batık, 1965’te Girne’li bir sünger avcısı olan Andreas Kariolou tarafından keşfedildi. Kariolou, deniz dibinde yatan amforaları fark ederek bu buluntuyu bildirdi.
Batığın kazısı, 1967-1969 yılları arasında Amerikalı sualtı arkeoloğu Michael Katzev başkanlığındaki bir ekip tarafından yapıldı. Ekip, geminin ahşap gövdesinin büyük bir bölümünü ve yükünü deniz dibinden çıkardı. Bu, o dönemde sualtı arkeolojisinin en önemli projelerinden biriydi. Geminin ahşap gövdesinin yaklaşık dörtte üçünün korunmuş olması, eski Yunan gemi yapım tekniklerini anlamak açısından eşsiz bir fırsat sundu.
Gemi, yaklaşık 14 metre uzunluğunda küçük bir ticaret gemisiydi. Gemide bulunan amforaların büyük bir kısmının Rodos’tan ve Ege’nin diğer bölgelerinden geldiği anlaşılmıştır. Amforaların yanı sıra gemide binlerce badem, değirmen taşları ve mürettebata ait kişisel eşyalar bulundu. Mürettebatın kullandığı tabak, kaşık ve tuzluklar, dört kişilik bir mürettebatın gemide yaşadığını düşündürür. Geminin mürettebatına ait herhangi bir iskelet bulunmaması, mürettebatın kazadan sağ kurtulmuş olabileceği ya da cesetlerin denizde kaybolduğu şeklinde yorumlanır.
Geminin batış nedeni tam olarak bilinmemektedir. Gövdede bulunan bazı mızrak uçları, geminin bir korsan saldırısına uğramış olabileceğini düşündürmüştür; ancak bu, kesin bir sonuç değildir. Gemi, batmadan önce uzun yıllar kullanılmış ve birçok kez onarılmıştı. Gövdesinin dış yüzeyi, deniz kurtlarına karşı korunmak için kurşun levhalarla kaplanmıştı. Bu ayrıntılar, eski dünyadaki ticaret gemilerinin nasıl kullanıldığı ve bakımının nasıl yapıldığı hakkında değerli bilgiler sunar.
Geminin ahşabı, kazıdan sonra uzun süren bir koruma işleminden geçirildi ve kalenin içinde özel olarak düzenlenmiş bir salonda sergilenmeye başlandı. Geminin replikaları da yapılmış ve bu replikalar ile denize açılan deneysel seferler, eski Yunan denizcilerinin nasıl yolculuk yaptığını anlamak için önemli veriler sağlamıştır. Bu replikalardan biri, Kyrenia II adıyla bilinir ve 1980’lerde Akdeniz’de uzun yolculuklar yapmıştır.

Girne Batığı’nın Kıbrıs ve Akdeniz arkeolojisi açısından önemi, yalnızca yaşından kaynaklanmaz. Batık, antik dünyada sıradan bir ticaret gemisinin nasıl yapıldığını, nasıl yüklendiğini ve nasıl bir rotada çalıştığını gösteren ender örneklerden biridir. Büyük savaş gemileri ya da kraliyet gemileri yerine, gündelik ticaretin parçası olan küçük bir geminin bu kadar iyi korunmuş olması, tarihçilere antik çağın sıradan insanlarının hayatına dair değerli bilgiler sunar. Gemideki bademler, şarap amforaları ve değirmen taşları, dönemin ticaret mallarının çeşitliliğini gösterirken, mürettebatın tabakları ve kaşıkları da denizcilerin gündelik yaşamını gözler önüne serer.
Batık müzesini ziyaret ederken, geminin ahşap gövdesinin yanında sergilenen amforaları ve diğer buluntuları dikkatle incelemek gerekir. Müzedeki açıklamalar, geminin keşfinden kazısına, korunmasından sergilenmesine kadar uzanan süreci anlatır. Müzenin ışıklandırması ve nem kontrolü, ahşap gövdenin korunması için özel olarak düzenlenmiştir; bu nedenle salonun loş olması doğaldır. Geminin büyüklüğü, ilk bakışta şaşırtıcı derecede küçük görünebilir; ancak bu küçük gemiyle Akdeniz’in farklı limanları arasında yapılan yolculuklar, antik denizcilerin cesaretini ve becerisini gösterir.
Kalenin içindeki batık müzesi, Girne Kalesi’ni sıradan bir ortaçağ kalesinden ayıran en önemli özelliktir. Bu sayede kale, hem ortaçağ askeri mimarisine hem de antik deniz ticaretine ilgi duyanlar için eşsiz bir ziyaret noktası hâline gelir.
Batık müzesinden çıktıktan sonra kalenin surlarına tırmanıp limana bakmak, binlerce yıl önce bu sulardan geçen gemileri hayal etmek için en uygun andır.
Kalenin İçinde Bir Gezi
Girne Kalesi’ne giriş, kalenin batı tarafındaki köprüden yapılır. Bu köprü, kalenin hendeği üzerinden geçerek ziyaretçiyi kalenin ana kapısına ulaştırır. Kapıdan geçtikten sonra ziyaretçi, uzun ve tonozlu bir geçitten ilerler. Bu geçidin bir yanında, daha önce sözünü ettiğimiz Bizans dönemine ait Aziz Georgios Şapeli yer alır. Şapelin küçük boyutuna rağmen, sade mimarisi ve kubbesi etkileyicidir.
Geçidin sonunda, kalenin geniş iç avlusuna ulaşılır. Avlunun çevresinde farklı dönemlere ait yapılar sıralanır. Avlunun doğu tarafında, Lusignan dönemine ait kraliyet daireleri ve salonların kalıntıları bulunur. Bu salonların bazılarında, Gotik kemerler ve pencere açıklıkları hâlâ görülebilir. Avlunun kuzey tarafı ise denize bakar ve bu taraftaki surlardan Girne limanının ve kıyı şeridinin muhteşem bir manzarası görülür.
Kalenin surları üzerinde yürümek mümkündür ve bu yürüyüş, kalenin farklı bölümlerini ve Venedik burçlarını yakından görmek için iyi bir fırsattır. Kuzeybatı köşesindeki büyük yuvarlak burcun içi, topçu mevzileri ve havalandırma bacalarıyla, Venedik askeri mühendisliğinin bir örneğini sunar. Burçların içindeki geniş tonozlu mekânlar, top ve barut depolamak için kullanılıyordu.
Kalenin içinde batık müzesinin yanı sıra, başka küçük sergiler de bulunur. Bunlar arasında, Kıbrıs’ın Neolitik dönemine ait buluntuları sergileyen bir bölüm ve kalenin tarihini anlatan sergiler sayılabilir. Ayrıca kalenin bazı bölümlerinde, ortaçağ yaşamını canlandıran mankenler ve sahneler yer alır. Bu sergilerin içeriği zaman zaman değişebilir ve bazı bölümler restorasyon nedeniyle kapalı olabilir.
Kalenin güneydoğu köşesinde bulunan zindan bölümü de ziyaretçilerin ilgisini çeker. Bu karanlık ve dar odaların, farklı dönemlerde mahkûmların tutulduğu yerler olduğu belirtilir. Zindanların yanındaki bazı odalarda, ortaçağ işkence aletlerini tanıtan sergiler bulunabilir. Bu sergilerin tarihî doğruluğu konusunda dikkatli olmak gerekir; çünkü bu tür sergiler bazen gerçek tarihî kullanımdan çok genel ortaçağ imgelerine dayanır.
Kalenin Katmanlarını Okumak
Girne Kalesi’ni gezerken, kalenin farklı dönemlere ait bölümlerini ayırt etmeye çalışmak keyifli bir deneyimdir. Kalenin en eski bölümleri, Bizans dönemine ait şapel ve bazı duvar parçalarıdır. Bu bölümlerde kullanılan taşlar genellikle daha küçük ve düzensizdir. Lusignan dönemine ait bölümler ise Gotik kemerleri, sivri tonozları ve düzgün kesilmiş taşlarıyla dikkat çeker. Kalenin iç avlusunu çevreleyen yapıların önemli bir kısmı bu döneme aittir.
Venedik dönemine ait bölümler ise kalenin dış görünümünü belirler. Kalın, eğimli surlar ve büyük yuvarlak burçlar, topçu çağının savunma anlayışını yansıtır. Bu surlar, ortaçağ surlarından daha alçak ama çok daha kalındır. Venedik burçlarının içindeki geniş tonozlu mekânlar ve topçu mevzileri, bu dönemin askeri mühendisliğinin ne kadar gelişmiş olduğunu gösterir.
Osmanlı ve İngiliz dönemlerine ait eklemeler ise daha sınırlıdır. Osmanlı döneminden kalan mezar ve bazı yapı parçaları, İngiliz döneminden kalan bazı binalar ve değişiklikler, kalenin son yüzyıllarının izlerini taşır. Bu katmanların hepsi bir arada, Girne Kalesi’ni Kıbrıs tarihinin canlı bir kronolojisi hâline getirir. Kalenin her köşesinde, farklı bir dönemin hikâyesini anlatan bir ayrıntıyla karşılaşmak mümkündür.
Kalenin mimari katmanlarını daha iyi anlamak isteyenler, kalenin içindeki bilgilendirme panolarından ve kalenin tarihini anlatan sergilerden yararlanabilir. Ayrıca kale hakkında yazılmış rehber kitaplar ve akademik çalışmalar, farklı bölümlerin tarihlendirilmesi konusunda daha ayrıntılı bilgi sunar. Bu kaynaklarda bile bazı bölümlerin tarihlendirilmesi konusunda farklı görüşlerin bulunduğunu hatırlamak gerekir; çünkü kale yüzyıllar boyunca sürekli olarak değiştirilmiş ve onarılmıştır.
Girne Çevresindeki Tarihî Yerler
Girne Kalesi’ni ziyaret edenler, kentin çevresindeki diğer tarihî yerleri de görmek isteyecektir. Bunların en önemlisi, Girne’nin hemen arkasındaki Beşparmak Dağları’nın tepesinde yer alan St. Hilarion Kalesi’dir. Bu kale, adını burada yaşadığına inanılan bir keşişten alır. Bizans döneminde bir manastır olarak başlayan yapı, Lusignan döneminde bir kraliyet kalesine dönüştürüldü. Sarp kayalıkların üzerine inşa edilmiş olan kale, birbirine merdivenlerle bağlanan üç ayrı bölümden oluşur. Kalenin en üst noktasından hem Girne kıyısının hem de Lefkoşa ovasının görülebildiği aktarılır. Kalenin masalsı görünümünün, bazı popüler animasyon filmlerindeki şatolara ilham verdiği yönünde yaygın bir söylenti vardır; ancak bu iddianın doğrulanması güçtür.
Girne’nin doğusunda, Beşparmak Dağları’nın eteğindeki Beylerbeyi köyünde yer alan Bellapais Manastırı, Kıbrıs’ın Gotik mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. 13. yüzyılda inşa edilen manastır, Premonstratensian tarikatına aitti. Manastırın revaklı avlusu, yemekhanesi ve kilisesi, Lusignan döneminin mimari zevkini yansıtır. Manastırın yemekhanesinden denize bakan manzara özellikle ünlüdür. İngiliz yazar Lawrence Durrell, 1950’lerde bu köyde yaşamış ve deneyimlerini “Acı Limonlar” adlı kitabında anlatmıştır.
Beşparmak Dağları üzerindeki diğer iki Lusignan kalesi, Buffavento ve Kantara, daha zor ulaşılabilir yerlerde bulunur; ancak her ikisi de etkileyici manzaraları ve tarihî atmosferleriyle ziyarete değer. Buffavento, dağların en yüksek noktalarından birinde yer alır ve kaleye ulaşmak için dik bir patikadan yürümek gerekir. Kantara ise dağ silsilesinin doğu ucunda, Karpaz Yarımadası’na yakın bir yerde bulunur.
Kıbrıs’ın Venedik Surları: Lefkoşa ve Mağusa
Girne Kalesi’ni Kıbrıs’taki Venedik savunma sisteminin bir parçası olarak düşünmek, kalenin önemini daha iyi anlamayı sağlar. Venedikliler, 16. yüzyılda adanın üç büyük kentini, yani Lefkoşa’yı, Mağusa’yı ve Girne’yi, dönemin en ileri askeri mühendislik anlayışıyla tahkim etti. Bu çalışmaların amacı, Osmanlıların olası bir çıkarmasına karşı adayı savunabilecek güçlü bir savunma ağı oluşturmaktı.
Lefkoşa’nın Venedik surları, 1567’de inşasına başlanan ve on bir burçtan oluşan, mükemmel bir daire biçiminde tasarlanmış bir sur sistemidir. Bu surları inşa etmek için kentin çevresindeki birçok yapı, kiliseler ve manastırlar dahil, yıkılmış ve kent küçültülmüştü. Ancak surlar 1570’te Osmanlı kuşatmasına karşı yeterince dayanamadı; kuşatma yaklaşık yedi hafta sürdü. Bugün Lefkoşa’nın Venedik surları büyük ölçüde ayaktadır ve kentin tarihî merkezini çevreler.
Mağusa’nın surları ise Kıbrıs’taki en güçlü savunma sistemiydi. Venedikliler, Lusignan döneminden kalan surları kalınlaştırdı ve yeni burçlar ekledi. Mağusa’nın 1570-1571 kuşatması, dönemin en uzun ve en kanlı kuşatmalarından biri oldu. Venedikli komutan Marcantonio Bragadin liderliğindeki savunmacılar, sayıca kendilerinden çok üstün Osmanlı ordusuna karşı yaklaşık bir yıl direndi. Kuşatmanın ardından yaşanan olaylar, tarihçiler arasında farklı biçimlerde anlatılır. Mağusa’daki Othello Kalesi olarak bilinen kale, Shakespeare’in ünlü oyununa ad olarak bağlanır; ancak oyunla kalenin tarihî bağı, büyük ölçüde sonradan kurulmuş bir ilişkidir.
Bu üç kentin surlarını karşılaştırmak, Venedik askeri mimarisinin farklı yönlerini görmek için iyi bir fırsattır. Lefkoşa’da yeni bir şehir planına dayanan teorik bir tasarım, Mağusa’da eski surların kapsamlı bir yenilemesi, Girne’de ise mevcut bir kalenin topçu çağına uyarlanması görülür. Her üç kent de bugün ziyaretçilere bu farklı yaklaşımları yerinde görme imkânı sunar.
Girne Limanı ve Kent
Girne’nin eski limanı, kalenin hemen batısında yer alan küçük ve hilal biçimli bir koydur. Limanın çevresi, eski taş depolar ve evlerle çevrilidir. Bu binaların çoğu, bugün restoran, kafe ve otel olarak kullanılmaktadır. Akşamüstü saatlerinde limanın kenarında oturup kaleye ve denize bakmak, Girne’yi ziyaret edenlerin en çok sevdiği deneyimlerden biridir.
Limanın girişinde, kalenin karşısında küçük bir kule kalıntısı bulunur. Bu kulenin, ortaçağda limanın girişini kapatan bir zincirin bağlandığı yer olduğu düşünülür. Ortaçağ limanlarında, düşman gemilerinin limana girmesini önlemek için limanın girişine zincir gerilmesi yaygın bir uygulamaydı. Benzer bir düzenlemenin Rodos limanında da bulunduğu bilinir.
Girne’nin eski kent bölümü, limanın arkasındaki dar sokaklardan oluşur. Bu sokaklarda Osmanlı döneminden kalma camiler, eski kiliseler ve geleneksel Kıbrıs evleri görülebilir. Kentte ayrıca küçük müzeler de bulunur. Girne’nin eski kentinde yürümek, kalenin ve limanın oluşturduğu tarihî bütünlüğü daha iyi anlamayı sağlar.
Aşağıdaki videoda Girne Kalesi’ni ve çevresini izleyebilirsiniz:

Ziyaret Bilgileri ve Konum
Girne Kalesi, Girne kentinin merkezinde, eski limanın doğu ucunda yer alır. Kentin merkezinden yürüyerek kolayca ulaşılabilir. Türkiye’den Girne’ye ulaşmak için en yaygın yol, Ercan Havalimanı’na uçmak ve oradan karayoluyla Girne’ye geçmektir. Ercan’dan Girne’ye yolculuk, trafiğe bağlı olarak genellikle bir saat civarında sürer. Ayrıca Taşucu ve Alanya gibi Türkiye’nin güney kıyısındaki limanlardan Girne’ye feribot ve hızlı tekne seferleri düzenlenir; ancak sefer sıklığı ve güzergâhları mevsime göre değişebilir.
Kale genellikle sabahtan akşama kadar ziyarete açıktır; ziyaret saatleri yaz ve kış aylarında farklılık gösterebilir. Giriş ücreti, kalenin içindeki batık müzesini de kapsar. Güncel ziyaret saatleri ve ücretler için yerel turizm ofislerine ya da eski eserler ve müzeler dairesinin kaynaklarına başvurmak en doğrusudur. Kalenin bazı bölümleri restorasyon çalışmaları nedeniyle zaman zaman kapalı olabilir.
Kaleyi ve batık müzesini gezmek için en az iki saat ayırmak uygundur. Surlar üzerinde yürümek ve manzaranın tadını çıkarmak için daha fazla zaman ayırmak isteyebilirsiniz. Yaz aylarında Kıbrıs oldukça sıcak olabilir; bu nedenle sabah erken saatlerde ya da öğleden sonra geç saatlerde ziyaret etmek daha keyifli olacaktır. Kalenin surları ve merdivenleri yer yer dik ve düzensiz olduğu için rahat ayakkabılar giymek önemlidir. Girne Kalesi’ni St. Hilarion Kalesi ve Bellapais Manastırı ile birlikte bir günlük bir rotada gezmek mümkündür.
Koordinatlar: 35.3418 K, 33.3218 D. Konumu haritada görmek için Google Haritalar’da Girne Kalesi bağlantısını kullanabilirsiniz.

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler
Girne Kalesi, Haçlı ve Doğu Akdeniz kaleleri dizimizin son durağıdır. Kıbrıs’ın Lusignan krallarının kökenlerini anlamak için, Guy de Lusignan’ın tahtını kaybettiği Kudüs Krallığı’nın kalelerine bakmak gerekir. Ürdün’deki Kerak Kalesi, Hattin’de Guy ile birlikte savaşan Châtillonlu Reynald’ın kalesiydi. Suriye’deki Krak des Chevaliers ise Haçlı askeri mimarisinin en büyük örneği olarak bu dizinin başlangıç noktasıdır.
Haçlıların karşısındaki güçlerin kalelerini görmek isteyenler için Halep Kalesi ve Selahaddin Eyyubi’nin başkentindeki Kahire Kalesi önemli duraklardır. Girne’den kısa bir deniz ve hava yolculuğu mesafesindeki Rodos’ta ise Hospitalier Şövalyeleri’nin Ege’deki merkezi olan Rodos Şövalyeler Sarayı bulunur. Rodos ile Girne arasındaki bağ yalnızca coğrafi değildir: Kraliçe Charlotte, Girne Kalesi’nin teslim olmasından sonra sürgüne giderken önce Rodos’a, şövalyelerin yanına sığınmıştı.

Girne Kalesi, Bizans’ın Arap akınlarına karşı yaptığı ilk tahkimatlardan Lusignan krallarının sığınağına, Venedik’in topçu burçlarından Osmanlı garnizonuna ve İngiliz cezaevine kadar uzanan tarihiyle, Kıbrıs’ın çok katmanlı geçmişinin bir özetidir. Kalenin içinde yatan iki bin üç yüz yıllık batık ise bu tarihin çok daha eskilere, antik Akdeniz ticaretinin altın çağına uzandığını hatırlatır.
