Rodos Şövalyeler Sarayı: Hospitalier Şövalyelerinin Ege’deki Kalesi

Ege Denizi’nin güneydoğusunda, Türkiye kıyılarına yalnızca birkaç saatlik deniz yolculuğu mesafesindeki Rodos Adası’nın kuzey ucunda, Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ kentlerinden biri yer alır. Kalın surlar, derin hendekler ve dar taş sokaklarla çevrili bu kentin en yüksek noktasında, Hospitalier Şövalyeleri’nin büyük üstatlarının sarayı yükselir. Bugün Rodos Şövalyeler Sarayı ya da Büyük Üstat Sarayı olarak bilinen bu yapı, Haçlı Seferleri’nden sonra şövalyelerin Doğu Akdeniz’deki son büyük kalesinin kalbiydi.

Haçlı kaleleri dizimizin bu bölümünde kıyıdan denize açılıyoruz. Krak des Chevaliers’i kaybeden ve Akka’nın düşmesiyle Kutsal Topraklar’dan çekilmek zorunda kalan Hospitalier Şövalyeleri’nin Rodos’a nasıl yerleştiklerini, iki yüzyılı aşkın süre boyunca adayı nasıl bir kaleye dönüştürdüklerini, 1480 ve 1522 kuşatmalarını, sarayın 1856’daki yıkımını ve İtalyan döneminde yeniden inşa edilişini ele alacağız.

Rodos Şövalyeler Sarayı

Antik Rodos ve Kolossos

Rodos, şövalyelerden çok önce de Akdeniz’in önemli merkezlerinden biriydi. Antik çağda adada Lindos, Ialysos ve Kamiros adlı üç önemli kent bulunuyordu. MÖ 408’de bu üç kent birleşerek adanın kuzey ucunda yeni bir başkent kurdu ve bu kente adanın adını verdi. Rodos kenti, Hippodamos’un ızgara planına göre düzenlenmişti ve kısa sürede Doğu Akdeniz’in en zengin ticaret limanlarından biri hâline geldi.

Antik Rodos’un en ünlü eseri, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Rodos Kolossos’uydu. Güneş tanrısı Helios’u tasvir eden bu dev bronz heykel, MÖ 3. yüzyılın başlarında, Makedon kralı Demetrios Poliorketes’in başarısız kuşatmasından sonra zaferin anısına dikildi. Heykelin yüksekliğinin yaklaşık 33 metre olduğu tahmin edilir. Ancak Kolossos, MÖ 226 civarında bir depremde yıkıldı. Heykelin limanın girişinde iki ayağını iki yakaya basarak durduğuna dair yaygın tasvir, modern araştırmacılar tarafından teknik açıdan mümkün görülmez; heykelin büyük olasılıkla karada, limana yakın bir yerde durduğu düşünülür. Heykelin tam yeri ise hâlâ tartışma konusudur.

Bazı araştırmacılar, Helios tapınağının ya da Kolossos’un, bugün Büyük Üstat Sarayı’nın bulunduğu tepede yer almış olabileceğini ileri sürmüştür. Bu görüş, sarayın yakınında yapılan bazı buluntulara dayanır; ancak kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Roma ve Bizans dönemlerinde Rodos, önemi azalsa da bir liman kenti olarak varlığını sürdürdü. Bizans döneminde kentin kuzey kısmında bir kale inşa edildi ve bu kale, şövalyelerin gelişine kadar adanın savunma merkezi oldu.

Rodos Büyük Üstat Sarayı ana kapısı

Akka’dan Rodos’a: Şövalyelerin Yeni Yurdu

Hospitalier Şövalyeleri, ya da tam adıyla Kudüs Aziz Yahya Hastanesi Şövalyeleri, 11. yüzyılda Kudüs’te hacılara bakmak için kurulan bir hastane topluluğu olarak ortaya çıkmıştı. Birinci Haçlı Seferi’nden sonra bu topluluk, papalık tarafından tanınan bağımsız bir dinî tarikat hâline geldi ve zamanla askeri bir nitelik kazandı. 12. ve 13. yüzyıllarda tarikat, Kutsal Topraklar’daki en güçlü kurumlardan biri oldu ve Krak des Chevaliers ile Marqab gibi büyük kaleleri yönetti.

Ancak 13. yüzyılın ikinci yarısında Memlüklerin ilerleyişi karşısında Haçlı devletleri birer birer çöktü. 1271’de Krak des Chevaliers, 1285’te Marqab düştü. 1291’de Akka’nın Memlüklerin eline geçmesiyle Haçlıların Suriye ve Filistin’deki varlığı sona erdi. Hospitalier Şövalyeleri, Akka’nın düşüşünden sonra Kıbrıs’a çekildi. Ancak Kıbrıs, Lusignan hanedanının yönetiminde bir krallıktı ve tarikat burada bağımsız hareket edemiyordu. Bu nedenle şövalyeler, kendi bağımsız topraklarına sahip olabilecekleri yeni bir yer aramaya başladı.

Büyük Üstat Foulques de Villaret, 1306’da Bizans İmparatorluğu’na ait olan Rodos’u ele geçirmek için bir sefer başlattı. Seferin finansmanında Cenevizli bir korsan ve tüccar olan Vignolo de’ Vignoli’nin de rol oynadığı aktarılır. Şövalyeler, adanın farklı bölgelerini kademeli olarak ele geçirdi. Rodos kenti ise uzun bir direnişten sonra 1309 ya da 1310’da şövalyelerin eline geçti; kaynaklar tarih konusunda tam olarak uyuşmaz. Bu tarihten itibaren Rodos, tarikatın merkezi oldu ve şövalyeler bu dönemde “Rodos Şövalyeleri” olarak da anılmaya başlandı.

Şövalyelerin Rodos’a yerleşmesi, tarikatın tarihinde yeni bir dönemin başlangıcıydı. Artık tarikat, karada büyük kaleleri savunan bir ordu değil, denizde faaliyet gösteren bir deniz gücü hâline geliyordu. Şövalyeler, güçlü bir donanma kurarak Doğu Akdeniz’de Müslüman gemilerine karşı korsanlık faaliyetlerinde bulundu. Bu faaliyetler, Memlükler ve daha sonra Osmanlılar açısından ciddi bir sorun oluşturdu. 1312’de Tapınak Şövalyeleri tarikatının papa tarafından kapatılmasıyla, Tapınakçıların mülklerinin büyük bölümü Hospitalier’lere devredildi; bu da tarikatın gücünü ve zenginliğini önemli ölçüde artırdı.

Tarikatın Rodos’taki Düzeni

Rodos’taki şövalyeler, Avrupa’nın farklı bölgelerinden geliyordu. Tarikat, üyelerini kökenlerine göre “dil” adı verilen gruplara ayırmıştı. Rodos döneminde yedi dil bulunuyordu: Provence, Auvergne, Fransa, İtalya, Aragon, İngiltere ve Almanya. 15. yüzyılın sonlarında Kastilya da ayrı bir dil olarak eklendi. Her dilin kendi başkanı, kendi binası ve kendi görevleri vardı. Örneğin her dil, kentin surlarının belirli bir bölümünün savunmasından sorumluydu.

Tarikatın başında, şövalyeler tarafından seçilen Büyük Üstat bulunuyordu. Büyük Üstat, hem tarikatın dinî lideri hem de Rodos’un hükümdarıydı. Rodos döneminde tarikat, fiilen bağımsız bir devlet gibi işliyordu: kendi parasını basıyor, elçiler gönderiyor ve antlaşmalar yapıyordu. Büyük Üstat’ın yanında, tarikatın yönetimine katılan bir konsey bulunuyordu. Şövalyeler, yoksulluk, iffet ve itaat yeminlerine bağlıydı; ancak pratikte tarikatın üst düzey üyeleri oldukça zengin bir yaşam sürüyordu.

Tarikatın kuruluş amacı olan hastane hizmeti de Rodos’ta devam etti. Şövalyeler, kentte büyük bir hastane inşa etti. 15. yüzyılda inşa edilen bu hastane binası, bugün Rodos Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır. Hastanenin büyük koğuşunda yataklar ve hastalar için ayrılmış bölmeler bulunuyordu. Şövalyelerin, yoksul ve hasta insanlara dinî kökenlerinden bağımsız olarak bakım sağladığı aktarılır.

Rodos Büyük Üstat Sarayı 1844 tarihli görünüm

Büyük Üstat Sarayı

Büyük Üstat Sarayı, Rodos’un ortaçağ kentinin kuzeybatı köşesinde, kentin en yüksek noktasında yer alır. Sarayın, Bizans döneminden kalan kalenin yerine 14. yüzyılda inşa edildiği kabul edilir. Saray, yalnızca Büyük Üstat’ın ikametgâhı değil, aynı zamanda tarikatın yönetim merkezi ve kentin son savunma hattıydı. Bir kuşatma sırasında surlar aşılırsa, şövalyeler ve halk saraya sığınarak son direnişi burada gösterebilirdi. Bu nedenle saray, bir saraydan çok bir kale gibi tasarlanmıştı.

Sarayın dışarıdan görünümü, kalın duvarları, mazgallı burçları ve ana kapının iki yanındaki yuvarlak kuleleriyle son derece etkileyicidir. Ana kapı, iki büyük kule arasında yer alır ve bu kuleler, sarayın en tanınmış görüntüsünü oluşturur. Sarayın içinde geniş bir avlu bulunur ve bu avlu, sarayın farklı bölümlerine açılan kapılarla çevrilidir. Avlunun çevresindeki revaklarda, Roma dönemine ait heykeller sergilenir; bu heykellerin bir kısmı İtalyan döneminde Kos Adası’ndan getirilmiştir.

Sarayın zemin katında, tarikatın erzak ve cephane depoları bulunuyordu. Bu depolar, uzun bir kuşatmaya dayanmak için gerekli olan tahıl, yağ ve silahları barındırıyordu. Üst katlarda ise Büyük Üstat’ın özel daireleri, kabul salonları, konsey odası ve şapel yer alıyordu. Bugün ziyaretçilerin gezebildiği üst kattaki salonlar, İtalyan döneminde yapılan restorasyonun izlerini taşır. Bu salonların zeminleri, Kos Adası’ndan getirilen Helenistik ve Roma dönemine ait mozaiklerle kaplıdır. Mozaiklerde mitolojik sahneler, deniz canlıları ve geometrik desenler görülür.

Sarayın bugünkü hâli, aslında büyük ölçüde 20. yüzyılın bir yeniden inşasıdır. Bu nedenle sarayı ziyaret ederken, gördüğünüz yapının ne kadarının ortaçağdan kaldığı, ne kadarının İtalyan restorasyonunun ürünü olduğu konusunda dikkatli olmak gerekir. Dış cephenin ve bazı alt kat bölümlerinin ortaçağ yapısına daha sadık olduğu, üst kat iç mekânlarının ise büyük ölçüde İtalyan döneminin zevkine göre düzenlendiği kabul edilir.

Şövalyeler Sokağı ve Dil Hanları

Büyük Üstat Sarayı’ndan doğuya, limana doğru inen Şövalyeler Sokağı, Rodos’un ortaçağ kentinin en ünlü sokağıdır. Yunanca adıyla İppoton Sokağı, yaklaşık 200 metre uzunluğunda, taş döşeli ve hafif eğimli bir sokaktır. Sokağın iki yanında, farklı dillere ait hanlar, yani “auberge” adı verilen binalar sıralanır. Bu hanlar, aynı dile mensup şövalyelerin bir araya geldiği, yemek yediği ve toplantılar yaptığı yerlerdi. Şövalyelerin bir kısmı da bu hanlarda kalıyordu.

Sokağın en görkemli yapılarından biri, Fransa Dili’nin hanıdır. Bu binanın cephesi, Gotik pencereleri, arma kabartmaları ve süslemeleriyle dikkat çeker. Sokakta ayrıca İtalya, Provence ve İspanya dillerinin hanları da bulunur. İngiltere ve Auvergne dillerinin hanları ise kentin başka bölgelerinde yer alır. Hanların cephelerinde, ilgili dilin ve o binayı yaptıran şövalyelerin armaları görülebilir.

Şövalyeler Sokağı, sanki zamanın durduğu bir mekân gibidir. Ancak bu görünüm de kısmen İtalyan döneminde yapılan restorasyonların ürünüdür. Osmanlı döneminde sokağa eklenen ahşap cumbalar ve diğer yapı unsurları, İtalyanlar tarafından “ortaçağ görünümünü bozdukları” gerekçesiyle kaldırılmıştır. Bu yaklaşım, günümüzde koruma anlayışı açısından tartışmalı bulunmaktadır; çünkü kentin Osmanlı dönemindeki katmanı da onun tarihinin bir parçasıdır.

Rodos Şövalyeler Sokağı

Rodos Surları

Rodos’un ortaçağ kentini çevreleyen surlar, yaklaşık 4 kilometre uzunluğundadır ve Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ sur sistemlerinden biri olarak kabul edilir. Surlar, şövalyelerin iki yüzyılı aşkın Rodos dönemi boyunca sürekli olarak güçlendirildi ve geliştirildi. Özellikle 15. yüzyılın ikinci yarısında barutlu silahların ve topların yaygınlaşması, surların tasarımında köklü değişikliklere yol açtı.

Erken dönem surlar, ince ve yüksek duvarlardan ve kare planlı kulelerden oluşuyordu. Ancak toplar karşısında bu tür duvarlar kolayca yıkılabiliyordu. Bu nedenle şövalyeler, surları kalınlaştırdı, alçalttı ve önlerine geniş, derin hendekler kazdı. Kulelerin yerine ya da yanına, topçu atışlarına dayanıklı ve kendileri de top yerleştirilebilen büyük burçlar inşa edildi. Surların bazı bölümlerinde, duvar kalınlığının 12 metreye kadar ulaştığı belirtilir.

Bu dönüşümde en önemli rolü oynayan isim, 1476’dan 1503’e kadar Büyük Üstat olarak görev yapan Pierre d’Aubusson’du. D’Aubusson, 1480 kuşatmasından önce ve sonra surlarda kapsamlı yenileme çalışmaları başlattı. Ondan sonra gelen Büyük Üstatlar, özellikle Emery d’Amboise ve Fabrizio del Carretto da bu çalışmaları sürdürdü. Del Carretto döneminde inşa edilen İtalya Burcu, bu dönemin en gelişmiş savunma yapılarından biridir.

Surların üzerinde birçok kapı bulunur. Bunların en ünlüleri, limana açılan Deniz Kapısı, Büyük Üstat Sarayı’nın yakınındaki d’Amboise Kapısı ve Aziz Athanasios Kapısı’dır. Her kapı, farklı bir savunma düzenine sahiptir ve genellikle dirsekli girişler, köprüler ve ek kulelerle korunur. Bugün surların büyük bölümü ziyaretçilere açıktır; surlar boyunca ve hendeklerin içinde yürüyüş yapmak mümkündür. Hendeklerde, kuşatmalar sırasında atılan taş gülleler hâlâ görülebilir.

Şövalyeler Sokağı İppoton

1480 Kuşatması

15. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu hızla güçlendi ve Doğu Akdeniz’de egemenliğini genişletmeye başladı. 1453’te İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed, Ege’deki Latin varlığını ortadan kaldırmayı hedefledi. Rodos, bu hedefin en önemli parçalarından biriydi; çünkü şövalyelerin donanması, Osmanlı deniz ticaretine ve kıyı bölgelerine ciddi zararlar veriyordu.

1480 baharında Mesih Paşa komutasındaki büyük bir Osmanlı ordusu ve donanması Rodos’a ulaştı. Kaynaklarda ordunun büyüklüğü için farklı rakamlar verilir; on binlerce askerden söz edilir. Osmanlılar kenti karadan ve denizden kuşattı. Özellikle limanın girişindeki Aziz Nikolaos Kulesi ve kentin güneydoğusundaki Yahudi mahallesinin surları, şiddetli top atışlarına maruz kaldı. Osmanlı topçuları, surların büyük bölümünü yıkmayı başardı.

Temmuz 1480’de Osmanlı ordusu, yıkılan surlardan kente girmek için büyük bir saldırı başlattı. Ancak şövalyeler ve Rodos halkı, Büyük Üstat Pierre d’Aubusson’un liderliğinde şiddetli bir direniş gösterdi. D’Aubusson’un bu çarpışmalarda birkaç kez yaralandığı aktarılır. Saldırı püskürtüldü ve Osmanlı ordusu ağır kayıplar verdi. Ağustos 1480’de Mesih Paşa kuşatmayı kaldırarak geri çekildi. Fatih Sultan Mehmed, ertesi yıl Rodos’a karşı yeni bir sefer hazırlığı içindeyken 1481’de öldü.

1480 kuşatmasının başarısızlığı, Avrupa’da büyük bir zafer olarak kutlandı. Pierre d’Aubusson, Hristiyan dünyasının kahramanı olarak görüldü ve papa tarafından kardinallik makamına yükseltildi. Ancak şövalyeler, Osmanlıların geri döneceğini biliyordu. Bu nedenle kuşatmadan hemen sonra surların onarılması ve güçlendirilmesi çalışmalarına hız verildi. 1481’de adayı vuran bir deprem de kentte ve surlarda hasara yol açtı; bu da yeniden yapılanma çalışmalarını daha da kapsamlı hâle getirdi.

Cem Sultan ve Rodos

1480 kuşatmasından kısa bir süre sonra Rodos, Osmanlı tarihinin ilginç bir olayına sahne oldu. Fatih Sultan Mehmed’in 1481’deki ölümünden sonra oğulları II. Bayezid ile Cem Sultan arasında taht mücadelesi başladı. Mücadeleyi kaybeden Cem Sultan, 1482’de Rodos şövalyelerine sığındı. Pierre d’Aubusson, Cem’i Rodos’ta misafir etti; ancak kısa süre sonra onu Fransa’ya gönderdi. Cem Sultan, ömrünün geri kalanını Avrupa’da, önce şövalyelerin ve sonra papanın gözetiminde, fiilen bir rehine olarak geçirdi ve 1495’te İtalya’da öldü.

Şövalyeler, Cem Sultan’ı elinde tutarak II. Bayezid ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Bayezid, kardeşinin gözetim altında tutulması karşılığında şövalyelere her yıl önemli miktarda para ödüyordu. Bu durum, Bayezid döneminde Osmanlıların Rodos’a karşı büyük bir sefer düzenlememesinin nedenlerinden biri olarak gösterilir. Cem Sultan’ın hikâyesi, Rodos şövalyelerinin Avrupa siyasetinde ne kadar etkili bir rol oynayabildiğini gösterir.

1522 Kuşatması ve Kanuni Sultan Süleyman

1520’de Osmanlı tahtına çıkan Kanuni Sultan Süleyman, saltanatının ilk yıllarında iki önemli hedefe yöneldi: 1521’de Belgrad’ı fethetti ve ertesi yıl Rodos’a sefer düzenledi. Rodos’un fethi, Osmanlıların Doğu Akdeniz’deki deniz yollarını güvence altına alması, özellikle İstanbul ile yeni fethedilen Mısır arasındaki bağlantıyı korumak için büyük önem taşıyordu.

Haziran 1522’de büyük bir Osmanlı donanması Rodos’a ulaştı. Kanuni Sultan Süleyman, kuşatmaya bizzat katılmak için Temmuz ayında adaya geldi. Osmanlı ordusunun büyüklüğü için kaynaklarda yine farklı rakamlar verilir; genellikle 100.000’i aşkın askerden söz edilir, ancak bu rakamların abartılı olabileceği belirtilir. Şövalyelerin sayısı ise birkaç yüz kadardı; bunlara paralı askerler ve Rodos halkından oluşan milisler eklenince savunmacıların toplam sayısının birkaç bin kişiyi bulduğu tahmin edilir.

Kuşatma yaklaşık beş ay sürdü. Osmanlılar, surları yoğun top atışlarıyla dövdü ve surların altına lağımlar kazarak duvarları havaya uçurmaya çalıştı. Şövalyeler de karşı lağımlar kazarak bu girişimlere direndi. Kuşatma sırasında Osmanlı ordusu birkaç büyük genel saldırı düzenledi; bunların bazıları ağır kayıplarla püskürtüldü. Özellikle İngiltere, İspanya ve İtalya burçlarının çevresinde çok şiddetli çarpışmalar yaşandı.

Aralık 1522’de, uzun süren kuşatma ve tükenen erzak ile cephane nedeniyle, Büyük Üstat Philippe Villiers de L’Isle-Adam teslim olmaya karar verdi. Kanuni Sultan Süleyman, şövalyelere onurlu bir teslim şartı sundu: şövalyeler silahları ve taşınabilir eşyalarıyla birlikte adayı terk edebilecek, ayrılmak isteyen Rodos halkı da onlarla gidebilecekti. Kalanların dinlerine ve mülklerine dokunulmayacağı da güvence altına alındı. 1 Ocak 1523’te şövalyeler Rodos’tan ayrıldı.

Rodos’tan ayrılan şövalyeler, yaklaşık yedi yıl boyunca kalıcı bir yurt aradı. 1530’da Kutsal Roma İmparatoru V. Karl, Malta Adası’nı tarikata verdi. Şövalyeler, Malta’ya yerleşti ve bu tarihten sonra “Malta Şövalyeleri” olarak anılmaya başlandı. 1565’te Osmanlılar Malta’yı da kuşattı, ancak bu kuşatma başarısız oldu.

Rodos ortaçağ surları

Osmanlı Dönemi ve 1856 Patlaması

Osmanlı döneminde Rodos, bir sancak merkezi olarak yönetildi. Kentin ortaçağ dokusu büyük ölçüde korundu, ancak birçok kilise camiye dönüştürüldü ve yeni camiler, hamamlar ve medreseler inşa edildi. Bunların en önemlisi, Kanuni Sultan Süleyman adına yapılan Süleymaniye Camii’dir. Caminin bugünkü yapısı 19. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Kentte ayrıca Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi, Mustafa Paşa Hamamı ve çeşitli çeşmeler gibi Osmanlı yapıları bulunur.

Osmanlı döneminde, Rodos’un ortaçağ kentinin içinde Müslüman ve Yahudi halk yaşıyordu; Rum Ortodoks halk ise genellikle surların dışındaki mahallelerde yaşıyordu. Bu düzenleme, kentin nüfus yapısını ve mahalle düzenini uzun süre etkiledi. Büyük Üstat Sarayı ise Osmanlı döneminde bir süre hapishane ve depo olarak kullanıldı.

1856’da Rodos, büyük bir felaketle sarsıldı. Büyük Üstat Sarayı’nın yakınındaki Aziz Yahya Kilisesi’nin altındaki mahzenlerde, şövalyeler döneminden kalan ve unutulmuş büyük miktarda barut bulunuyordu. Bir yıldırım düşmesi sonucu bu barut infilak etti. Patlama, kiliseyi tamamen yok etti ve Büyük Üstat Sarayı ile çevredeki yapılarda ağır hasara yol açtı. Kaynaklara göre bu patlamada yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Patlamadan sonra saray, uzun süre harabe hâlinde kaldı.

Rodos ortaçağ kentinin kuzey surları

İtalyan Dönemi ve Sarayın Yeniden İnşası

1912’de İtalya-Osmanlı Savaşı sırasında İtalya, Rodos ve Onikiadalar’ı işgal etti. 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile bu adalar resmen İtalya’ya bırakıldı. İtalyan yönetimi, Rodos’u Akdeniz’deki imparatorluk hayallerinin bir vitrini olarak görüyordu. Bu nedenle adada kapsamlı inşaat ve restorasyon projeleri başlatıldı. Rodos’un yeni kenti, İtalyan mimarlar tarafından modernist ve neo-Gotik üslupta yapılan binalarla yeniden düzenlendi.

İtalyan yönetiminin en büyük projelerinden biri, Büyük Üstat Sarayı’nın yeniden inşasıydı. 1937 ile 1940 yılları arasında İtalyan mimar Vittorio Mesturino’nun yönetiminde saray, ortaçağdaki görünümüne uygun olduğu düşünülen bir biçimde yeniden yapıldı. Ancak bu yeniden inşa, tarihî belgelerden çok mimarın ve dönemin yöneticilerinin hayal gücüne dayanıyordu. Sarayın iç mekânları, ortaçağ şövalye sarayından çok bir 20. yüzyıl resmî konutunu andıran bir tarzda düzenlendi. Saray, İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele ve Mussolini için bir yazlık konut olarak tasarlanmıştı; ancak her ikisinin de sarayı fiilen kullanmadığı belirtilir.

İtalyan restorasyonu sırasında Kos Adası’ndan getirilen antik mozaikler, sarayın salonlarına yerleştirildi. Bu mozaikler, kendi başlarına değerli eserler olsa da, ortaçağ sarayının özgün dekorasyonunun bir parçası değildir. Aynı şekilde, sarayın içindeki mobilyaların büyük bölümü de İtalyan döneminde getirilmiş Rönesans ve barok dönem eserlerdir. Bu nedenle bazı eleştirmenler, sarayı bir tarihî anıttan çok, 1930’ların İtalyan faşist yönetiminin propaganda projesi olarak değerlendirir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Rodos, önce İtalyan, 1943’ten sonra ise Alman kontrolünde kaldı. Savaşın sonunda ada İngilizlerin yönetimine geçti ve 1947’deki Paris Barış Antlaşması ile Yunanistan’a bırakıldı. 1948’de Rodos resmen Yunanistan’a katıldı. Rodos’un ortaçağ kenti, 1988’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Büyük Üstat Sarayı, bugün bir müze olarak ziyarete açıktır ve içinde Rodos’un antik ve ortaçağ tarihine ait sergiler bulunur.

Sarayın Sergileri ve Ortaçağ Kentinin Diğer Yapıları

Büyük Üstat Sarayı’nın zemin katında, Rodos’un antik dönemden ortaçağa kadar uzanan tarihini anlatan iki kalıcı sergi bulunur. Bu sergilerde antik Rodos kentinin kuruluşu, Helenistik dönemin ticari zenginliği, Bizans dönemi ve şövalyeler dönemine ait buluntular yer alır. Ziyaretçiler, burada heykeller, seramikler, sikkeler ve günlük kullanım eşyaları görebilir. Sergilerin içeriği zaman zaman değişebilir.

Sarayın dışında, ortaçağ kentinde görülmesi gereken başka önemli yapılar da vardır. Şövalyelerin Hastanesi, bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanılır ve içinde Rodos’un antik dönemine ait önemli eserler sergilenir. Müzenin en ünlü eserlerinden biri, Rodos Afroditi olarak bilinen küçük mermer heykeldir. Hastanenin avlusu ve büyük koğuşu, şövalyelerin hastane hizmetinin ölçeğini gösteren etkileyici mekânlardır.

Ortaçağ kentinin güney kesimindeki Sokrates Caddesi, kentin en canlı alışveriş caddesidir ve Osmanlı dönemindeki çarşının izlerini taşır. Bu caddenin sonunda Süleymaniye Camii’nin pembe renkli yapısı ve minaresi görülür. Kentin doğu kesimindeki eski Yahudi mahallesi, Kahal Shalom Sinagogu ile birlikte, Rodos’un çok kültürlü geçmişinin bir başka tanığıdır. Bu sinagog, Yunanistan’ın hâlâ kullanılan en eski sinagogu olarak anılır.

Aşağıdaki videoda Rodos Şövalyeler Sarayı’nı ve ortaçağ kentini izleyebilirsiniz:

Şövalyelerin Deniz Gücü

Rodos dönemi, Hospitalier Şövalyeleri’nin karadan denize yönelişini temsil eder. Kutsal Topraklar’da büyük kaleleri savunan ve atlı birliklerle savaşan şövalyeler, Rodos’ta kadırgalardan oluşan bir donanmanın komutanları hâline geldi. Tarikatın donanması, sayıca çok büyük olmasa da, iyi eğitimli mürettebatı ve deneyimli komutanları sayesinde Doğu Akdeniz’de etkili bir güçtü. Kadırgalar, kürekçilerin ve yelkenlerin birlikte kullanıldığı uzun, dar savaş gemileriydi; kürekçilerin önemli bir kısmının esirlerden ve hükümlülerden oluştuğu bilinir.

Şövalyelerin denizdeki faaliyetleri, Hristiyan Avrupa’da kutsal savaşın bir devamı olarak görülürken, Müslüman dünyasında korsanlık olarak değerlendiriliyordu. Şövalyeler, Mısır ile Anadolu ve İstanbul arasındaki ticaret yollarında gemilere saldırıyor, yükleri ve yolcuları ele geçiriyordu. Ele geçirilen yolcular, fidye karşılığında serbest bırakılıyor ya da köle olarak satılıyordu. Bu faaliyetler, tarikata önemli bir gelir sağlarken, Memlükleri ve Osmanlıları Rodos’a karşı sefer düzenlemeye yöneltti. 1440 ve 1444 yıllarında Memlükler de Rodos’u kuşatmış, ancak adayı ele geçirememişti.

Şövalyeler, zaman zaman diğer Hristiyan güçlerle birlikte büyük deniz seferlerine de katıldı. 1344’te İzmir’in limanındaki kalenin ele geçirilmesi, bu tür ortak seferlerin bir sonucuydu. 1365’te Kıbrıs Kralı I. Pierre’in İskenderiye’ye düzenlediği sefere de şövalyeler katılmıştı. Bu sefer sırasında İskenderiye yağmalandı, ancak kalıcı bir başarı elde edilemedi. Bu tür seferler, Haçlı Seferleri ruhunun 14. yüzyılda da sürdüğünü gösterir; ancak artık bu seferlerin amacı Kudüs’ü geri almaktan çok, Müslüman güçlerini zayıflatmak ve ticari çıkarlar sağlamaktı.

Ortaçağ Rodos’unda Gündelik Hayat

Şövalyeler döneminde Rodos kenti, iki ana bölüme ayrılıyordu. Kuzeydeki Collachium adı verilen bölüm, Büyük Üstat Sarayı’nı, dil hanlarını, hastaneyi ve tarikatın diğer resmî yapılarını barındırıyordu. Bu bölüm, bir iç surla kentin geri kalanından ayrılmıştı ve büyük ölçüde şövalyelere ayrılmıştı. Güneydeki daha geniş bölüm ise Burgo olarak anılıyor ve burada Rum, Latin, Yahudi ve diğer topluluklardan oluşan kent halkı yaşıyordu.

Kentin nüfusu, Akdeniz’in farklı köşelerinden gelen insanlardan oluşuyordu. Yerel Rum halkı, İtalyan tüccarlar, Yahudi topluluğu, Ermeniler ve diğer gruplar, şövalyelerin yönetimi altında birlikte yaşıyordu. Rodos, Doğu ile Batı arasındaki ticaretin önemli bir uğrak noktasıydı; şeker, şarap, sabun ve kumaş gibi ürünler kentin limanından geçiyordu. Bu kozmopolit yapı, kentin mimarisine de yansıdı: Gotik kiliseler, Bizans geleneğindeki yapılar ve İtalyan etkili evler, kentin dokusunda yan yana yer alıyordu.

Şövalyelerin kenti yönetme biçimi, hem askeri hem dinî bir disipline dayanıyordu. Şövalyelerin yerel halkla evlenmesi yasaktı ve Collachium’daki yaşam, manastır kurallarına benzer bir düzene göre işliyordu. Buna karşın şövalyeler, kentin ekonomik hayatına ve inşaat faaliyetlerine büyük katkı sağladı. Surların, kiliselerin ve kamu yapılarının inşasında çalışan ustalar, taş işçileri ve zanaatkârlar, kentin nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Kentin dar sokaklarında, kemerli geçitlerde ve küçük meydanlarda dolaşırken bugün hâlâ bu dönemin izlerini görmek mümkündür.

Rodos’un ortaçağ kentinde yürürken dikkat çeken bir başka ayrıntı da, sokakların üzerinden geçen taş kemerlerdir. Bu kemerlerin, depremlere karşı karşılıklı binaları birbirine destekleyerek yapıların dayanıklılığını artırmak amacıyla yapıldığı düşünülür. Rodos, tarih boyunca birçok büyük depremden etkilendiği için bu tür önlemler kentin mimarisinin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmişti. Kemerler, bugün ortaçağ kentinin en karakteristik ve en çok fotoğraflanan unsurlarından biridir.

Kentin çeşitli yerlerinde, binaların cephelerine yerleştirilmiş taş armalar görülür. Bu armalar, binayı yaptıran Büyük Üstatların ve şövalyelerin kimliklerini gösterir. Pierre d’Aubusson’un ve diğer Büyük Üstatların armaları, surlarda, kapılarda ve kamu yapılarında sık sık karşımıza çıkar. Bu armaları tanımak, kentin farklı bölümlerinin hangi dönemde ve kimin tarafından inşa edildiğini anlamaya yardımcı olur.

Şövalyelerin Rodos’tan ayrılmasından sonra kentte yaşam farklı bir yöne evrildi; ancak şövalyelerin inşa ettiği yapılar, sonraki yüzyıllarda da kentin dokusunu belirlemeye devam etti. Osmanlılar, surları ve kamu binalarını büyük ölçüde korudu ve kullandı. Bu sayede Rodos, ortaçağ şövalye kentlerinin günümüze en iyi ulaşmış örneklerinden biri olarak kalabildi.

Bugün Rodos’un ortaçağ kentinde yaşam devam etmektedir. Surların içindeki evlerde hâlâ insanlar yaşar, dükkânlar, restoranlar ve kafeler eski taş binaların içinde hizmet verir. Bu durum, kenti donmuş bir müze olmaktan çıkarıp yaşayan bir tarihî mekân hâline getirir. Ziyaretçiler, şövalyelerin yüzyıllar önce yürüdüğü sokaklarda dolaşırken, aynı zamanda modern bir Akdeniz kentinin canlılığını da hissedebilir. Akşam saatlerinde ortaçağ kentinin ışıklandırılmış surları ve sokakları, gündüzkünden farklı ve büyüleyici bir atmosfer sunar. Özellikle limandan surlara bakan manzara, gün batımında çok etkileyicidir ve pek çok ziyaretçi tarafından Rodos’un en unutulmaz görüntüsü olarak anılır.

Rodos’u bir günlük tur için değil de birkaç günlük bir konaklama için ziyaret edenler, ortaçağ kentinin farklı saatlerdeki değişen ruhunu daha iyi gözlemleme fırsatı bulur. Sabahın sessiz sokakları, öğle saatlerinin kalabalığı ve akşamın sakin ışıkları, aynı kentin üç farklı yüzünü gösterir.

Şövalyeler ve Anadolu Kıyıları: Bodrum Kalesi

Rodos şövalyelerinin hikâyesi, Türkiye kıyılarıyla da yakından bağlantılıdır. 1402’de Timur’un Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’i yenmesinin ardından Anadolu’da oluşan karışıklık döneminde, şövalyeler İzmir’deki kalelerini Timur’a kaybetti. Bunun üzerine yeni bir üs arayan şövalyeler, Rodos’un kuzeyindeki Halikarnassos’un, yani bugünkü Bodrum’un limanını seçti. 15. yüzyılın başlarında burada inşasına başlanan Aziz Petrus Kalesi, bugün Bodrum Kalesi olarak bilinir.

Bodrum Kalesi’nin yapımında, dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Mozolesi’nin kalıntılarından taşlar kullanıldığı bilinir. Mozole, büyük olasılıkla depremlerle zaten hasar görmüştü; şövalyeler, kalan taşları ve kabartmaların bir kısmını kalenin duvarlarında kullandı. Kalenin kuleleri de Rodos’taki gibi farklı dillere göre adlandırılmıştı: İngiliz Kulesi, Fransız Kulesi, İtalyan Kulesi ve Alman Kulesi bunlardan bazılarıdır. 1522’de Rodos’un düşmesinden sonra Bodrum Kalesi de Osmanlılara teslim edildi.

Bugün Bodrum Kalesi, içinde barındırdığı Sualtı Arkeoloji Müzesi ile Türkiye’nin en çok ziyaret edilen kalelerinden biridir. Rodos’u ziyaret etmeyi planlayan Türk gezginler için Bodrum, hem şövalyelerin izini sürmek hem de adaya geçmek için iyi bir başlangıç noktasıdır. Bodrum ve çevresi hakkında ayrıntılı bilgi için Bodrum gezi rehberimize göz atabilirsiniz.

Ziyaret Bilgileri ve Konum

Rodos’a Türkiye’den ulaşmanın en kolay yolu, Marmaris’ten ya da Fethiye’den kalkan feribotlardır. Marmaris’ten Rodos’a deniz yolculuğu, kullanılan tekneye göre yaklaşık bir ila iki saat sürer. Yaz aylarında Bodrum ve Kaş gibi diğer limanlardan da sefer düzenlendiği olur; ancak sefer sıklığı ve güzergâhlar mevsime ve yıla göre değişir. Rodos, Yunanistan’ın ve dolayısıyla Schengen bölgesinin bir parçası olduğu için, Türk vatandaşlarının vize durumunu seyahatten önce kontrol etmesi gerekir. Bazı dönemlerde belirli Yunan adaları için kapıda vize uygulamaları yapılmıştır; bu uygulamaların güncel durumunu resmî kaynaklardan öğrenmek en doğrusudur.

Büyük Üstat Sarayı, ortaçağ kentinin kuzeybatı köşesinde yer alır ve limandan yürüyerek kolayca ulaşılabilir. Saray genellikle sabahtan akşama kadar açıktır; ancak ziyaret saatleri mevsime göre değişir ve kış aylarında daha kısadır. Rodos’un ortaçağ kentindeki birkaç önemli yeri kapsayan birleşik bilet seçenekleri de bulunabilir. Güncel saatler ve ücretler için Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın resmî kaynaklarına başvurmak gerekir.

Sarayı ve Şövalyeler Sokağı’nı gezmek için birkaç saat ayırmak yeterlidir; ancak ortaçağ kentinin tamamını, surları ve müzeleri görmek için en az bir tam gün ayırmak gerekir. Yaz aylarında Rodos oldukça sıcak ve kalabalık olabilir. Sabah erken saatlerde sarayı ziyaret etmek, kalabalıktan kaçınmak için iyi bir seçenektir. Ortaçağ kentinin taş döşeli sokakları kaygan ve engebeli olabileceğinden rahat ayakkabılar tercih edilmelidir.

Koordinatlar: 36.4466 K, 28.2236 D. Konumu haritada görmek için Google Haritalar’da Rodos Büyük Üstat Sarayı bağlantısını kullanabilirsiniz.

Büyük Üstat Sarayı mozaik zemin

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Rodos Şövalyeler Sarayı’nı gezdikten sonra, Hospitalier Şövalyeleri’nin tarihini Kutsal Topraklar’daki kökenlerine kadar takip etmek isteyenler için bu dizideki diğer yazılar iyi bir rehber olabilir. Suriye’deki Krak des Chevaliers, şövalyelerin Rodos’a gelmeden önce yönettikleri en büyük kaleydi ve 1271’de Memlüklere teslim edildi. Ürdün’deki Kerak Kalesi ise Kudüs Krallığı’nın doğu sınırını koruyan bir başka büyük Haçlı kalesidir.

Karşı cepheyi görmek isteyenler için Halep Kalesi ve Kahire Kalesi, Haçlılara karşı mücadele eden Eyyubi ve Memlük hanedanlarının en önemli kaleleridir. Rodos’tan doğuya, Kıbrıs’a geçenler ise Lusignan ve Venedik dönemlerinin izlerini taşıyan Girne Kalesi‘ni ziyaret edebilir.

Büyük Üstat Sarayı pencereleri

Rodos Şövalyeler Sarayı, Hospitalier Şövalyeleri’nin Kutsal Topraklar’dan sonraki ikinci büyük döneminin simgesidir. Ortaçağ surları, Şövalyeler Sokağı ve Büyük Üstat Sarayı ile Rodos, Haçlı Seferleri’nin sona ermesinden sonra da şövalyelerin Doğu Akdeniz’de iki yüzyılı aşkın süre varlıklarını nasıl sürdürdüklerini gösteren eşsiz bir açık hava müzesidir.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

One thought on “Rodos Şövalyeler Sarayı: Hospitalier Şövalyelerinin Ege’deki Kalesi”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir