Başkirler
Başkirler-Dil ve folklor
Şürele
Şürele (Tatarca: Шүрәле veya Şüräle, Rusça: Шурале) – Tatar ve Başkurt mitolojisinde ve halk kültüründe yarım cin, ormanın ruhudur. Değişik şivelerde Şüreli, Şurala, Çurala, Çürele olarak da bilinir.
Şürele sözcüğü büyük bir ihtimalle tanrı’nın eski isminden kaynaklanıyor. Tatarlar’da tek gözlü, tek kollu, tek bacaklı bir erkek olarak tasvir edilir. Ormanlarda dolanır. Vücudu kıllı ve her yanı tırnaklarla kaplıdır. Alnının ortasında tek boynuzu olduğu söylenir. Şürele avcılık yapar, karısı ve çocukları vardır. Ormanda yolunu kaybedenleri iyice şaşırtıp en kuytu köşelere götürürler. Güneş doğarken veya batarken görünebilir. O, orman yolunda insanın karşısına çıkar ve yolu şaşırdığını söyleyip ağlar, yardım ister. Yardım etmeye çalışan insanoğlunu da ormanın hiç bilinmeyen köşesine götürür, fakat ormana yalnız gelmeyen veya yanında köpek olan birinin yolunu asla kesmez. Bu yaratığın ilginç bir alışkanlığı vardır: Kendisi soru sormayı sevse de hiçbir zaman ona sorulan soruları yanıtlamaz. Parmakları, ağaç budakları gibi eğri büğrü ve tüysüzdür ve yaşadığı sürece parmaklarını birkaç kere değiştirir. Çok hızlı koşar ve gövdesi de ağaca benzediği için ağaçlar arasından fark edilmez. Sudan çok korktuğu için ondan kurtulmak isteyen bir insanın akarsuya doğru koşması gerekir.
Mişar Tatarları Şürele’nin bir nevi kötü ruh olduğunu sanırlar. Diğer Türk halklarının mitolojisinde mesela Çuvaşlar’da Şürele Arsuri, Batı Sibirya Tatarları’nda ise Pitsen olarak adlandırılır. Şürele terimi Ural-Volga Bölgesinde yaşayan halklar arasında yaygındır.
Günümüzde Şürele’nin tanınmış olmasının nedenleri nedir acaba? Ünlü Tatar halk şairi Gabdullah Tukay efsaneler ve destanlara dayanarak bu mitolojik karakter hakkında bir masal kaleme aldı. Bu masalı her Tatar çocuğu bilir.
Tukay’ın Şürele masalı ressam, besteci, koreograf, heykeltraşlara ilham kaynağını vermiştir.
Tataristan Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu’nda Şürele isimli bale başarıyla sahnelendi. Tüm bale dünyasında ün kazanmış bu bale hikayesi, büyüleyici müziği ve Avrupa okulu koreografisi ile dünyanın dört bir köşesinde izleyicilerin kalbini fethetti.
Tataristan’ın başkenti Kazan’da ‘Şürele’nin Sırları’ isimli bir bronz heykel dikildi. Heykel, masalın ana karakterleri olan oduncu Batır ve Şürele’nin kütük üzerinde oturduklarını gösteriyor.
Heykelin açılış töreni sırasında Kazan tarihinin efsaneler, sırlar ve iyi masallarla dolu olduğu, heykeltraşların Kazanlılar’a ‘Şürele’nin Sırları’ anıtını hediye etmekten memnun oldukları ifade edildi. Ayrıca anıt masalın yazarı Gabdullah Tukay’ın doğumunun 125. yıldönümü münasebetiyle yapılan kutlamalar sırasında dikildi. Böylece masallarıyla bir sürü kuşağın büyüdüğü ünlü yazarın hatrı ölümsüzleştirilmiş oldu.
Heykelin yanına yaklaşan herkese mutluluk ve güzel ruh halini verdiğine inanılır.
Başkurt destanı ‘Ural-Batır’
Bugünkü konumuz Başkurt destanı ‘Ural-Batır’dır. Başkurtlar – Ural bölgesindeki Başkurdistan Cumhuriyeti’nin asıl nüfusunu oluşturan Rusya Federasyonu’nun Türk dili konuşan büyük bir halkıdır.
‘Ural-Batır’ destanı kubair isimli eski Başkurt halk şiir edebiyat türüne aittir. Eser 4576 şiir ve 19 nesir satrından ibarettir.
‘Ural-Batır’, Başkurt halkının mitolojisini ve kökleri ilkel komünal sistemin egemen olduğu döneme uzanan arkaik görüşleri ve inançları yansıtan bir eserdir.
‘Ural-Batır’ destanında yer alan bazı hikaye ve karakterlere başka Başkurt destanlarında da rastlanır (mesela ‘Zayatulyak ve Hıyhılu’, ‘Kongur buga’, ‘Alpamışa’, ‘Kuzıykurpyas ve Mayanhılıu’ gibi destanlar).
Destan temelinde yatan hikaye oldukça karmaşık, Ural-Batır’ın insanların mutluluğu için canavar görünüşlü kötü ruhlar ile mücadelesini anlatıyor. Destanın kahramanları bahadır ve sıradan bir insanlar, gökyüzünde yaşayan tanrılar, doğa güçleri, mitolojik yaratıklardır.
Eserde ihtiyar adam Yanbirde ve karısı Yanbike, çocukları Ural ve Şulgen ve torunları Yayik, İdel, Nuguş, Sakmar gibi üç nesilden karakterlerin yaşam öyküleri anlatılıyor. Buna göre destan da üç kısımdan ibarettir.
Birinci kısmında dünyanın oluşumundan söz edilir, Büyük Tufan meydana gelir, ilk insanlar Yanbirde ve Yanbike ortaya çıkar, oğulları Ural ve Şulgen dünyaya gelir.
Destanın kahramanlıkları anlatan ikinci kısmında Ural ile Şulgen ölümsüzlük arayışlarına koyulur. Ural zalim Katil Han’ı yener, Yılanlar Kralı Kahkahi’nin boynunu eğdirir, yeraltı ve sualtı dünya kralı Azraka’yı öldürür, kötülük tarafını seçen kardeşi Şulgen ile savaşır, sonuçta ise yeryüzüne dirilik suyunu serperek onu ölümsüzleştirmeyi başarır.
Son kısmında üçüncü nesil kahramanlar ortaya çıkar. Babalarının işine devam eden Ural ve Şulgen’in oğulları kötü ruhlar ile mücadele eder ve yenşişma isimli dirilik suyunu elde ederler. Destan Ural’ın ölümüyle son bulur. Onun gövdesi Uraltau Dağı’na dönüşür.
Ural-Batır Destanın’dan küçük bir parça alalım:
Büyük kardeşiyle beraber Ural
Günler, aylar, yıllar sayarak
Kara ormanlar, dağlar ve çöller aşarak
Beraber aynı yoldan yürüyormuş;
Günlerden bir gün
Çoşkun çayın aktığı yerde
Yere uzanan beyaz sakallı
Bir İhtiyara rastlamışlar.
Elinde büyük sopa varmış.
Kardeşler ihtiyara yaklaşıp
Saygıyla selam vermişler.
Onları da selamlayıp ihtiyar
Kardeşlerin nereden ve nereye gittiğini sormuş,
Kardeşler de ona her şeyi anlatmışlar.
İhtiyar düşüncelere dalmış. Sonra
Sakalını eliyle okşayarak yol ağzına işaret etmiş
Şunları söylemiş:
‘Önünüzde iki yol var:
Sola giderseniz – ileride
Gülme, içten neşe sizi bekliyor.
Orada keder ve düşmalık nedir bilmeyen
Barış içinde çayırlarda kurtlar ile koyunlar,
Ormanlarda tilkiler ile tavuklar yaşar,
Kuş Samrau’ya tüm kalbiyle saygı gösterir,
Et yemez, kan içmez,
Ölüme yol vermez.
İşte böyle diyar var orda.
İyiliğin karşılığına iyilik yapmak
O bereketli refah topraklarda bir adettir.
Sağa giderseniz – tüm yol boyunca
Sadece insanların gözyaşlarını görürsünüz.
O belalı diyar zülüm ve kederlerle dolu.
Kurnaz zalim kral Katil onun hükümdarı,
İnsanların kanını içiyor.
Bu ülkenin her yeri kemik yığınları,
İşte bu manzarayı göreceksiniz
Sağ yoldan giderseniz’.
Başkurt isimleri
Başkurt isimleri onun köklerine göre farklı gruplara ayrılır: bütün Türklere özgü olanlar (genelde Kıpçak), Başkurt, Fars, Arap, Moğol, Batı Avrupalı ve Rus isimleri. İsimleri oluşturan en yaygın bileşenler birçok başka Türk dillerine de özgü: ‘ay’, ‘tan’, ‘gül’, ‘bay’, ‘batır’, ‘demir’, ‘bulat’, ‘güzel’, ‘taş’ v.s.
Ebe yeni doğan bebeğin adını koyardı. Annebabanın bu adı beğenmesi halinde hayat boyunca böyle kalırdı. Ama ad kabile ihtiyarlarının kararıyla değiştirilebilirdi.
İsmin seçilmesi için onun bebeğin en yakın akrabalarının isimleriyle uyum içinde olması çok önemli: mesela Aydar-Haydar, Zilo-Lilo, Refik-Teyfik, İldus-İldar-Güldar. Çift isimler genellikle kardeşlere verilir: Şakir-Şakira, Yomil-Yomile, Roil-Royle. Ayrıca ikizlerin de genellikle çift adları koyulur. Bazen birine ‘ikiz’ anlamına gelen İkezbay ya da İkezek adı verilir.
Bazen ailenin son çocuğunun adında ‘kinye’ (‘son’) bileşeni vardır. Ailenin daha çocuklarının gelmeleri halinde isimleri annebabalarının dünyaya gelmeleri ile ilgili duygularını yansıtabilirdi: mesela Artık, Altın v.b.
Modern Başkurt anthroponym soyadı, ad ve baba adından ibarettir. Soyadları XVII. yüzyılda meydana gelmeye başladı, ama sadece XIX. yüzyılda her yerde kullanılır oldu. XX. yüzyılın başına kadar baba adını çocuklarının soyadına dönüştürme geleneği vardı, soyadları az sayıdaydı, onları genellikle üst tabakaya ait olan insanlar taşıyordu. Günümüzde soyadları zorunludur, -ov, -ev, -in gibi sonekli. Soyadları meydana gelmeden önce ad insanın babasının adı ve kendisininkinden ibaretti: Salavat Yulay, babası Yulay Aznalı v.b.
Genelde isimlere ‘ulı’, ‘yolı’, ‘ibn’, ‘bin’ sözcükleri eklenirdi. –oviç, -eviç, -ovna, -evna sonekli Rus şekli baba adları XX. yüzyılda kullanılır oldu. Ad ve baba adı ya da soyadına sadece resmi metinler ve konuşmalarda rastlanır.
Başkurtlar yaşa göre daha büyük olanlara ‘agay’ (dayı), ‘apay’ (teyze), ‘abay’ (dede), ‘iney’ (anneanne) v.b. derler. Küçükler ve akranların adını söylerler. Gayriresmi ortamda lakaplar çok yaygın. Geçmişte insanın adından sonra gelen sosyal ve dini ünvanlar (murza, bek, tarhan, hazrat, molla, abız v.s.) sık sık kullanılırdı. Kadına saygı göstermek için ‘hanım’ derler.
Günümüzde de akrabaların adlarını ağıza almama geleneği korunuyor. Ailenin bütün üyeleri birbirlerine hitap ederken akrabalığı ifade eden sözcükleri kullanırlar. Aynı adı taşıyan insana seslendiğinde genellikle ‘agaş’ yani ‘adaş’ derler.
